Ocak 8, 2021 Yazarı mermaridyy 9

Asil Kan 2 . Bölüm

Cariye Nadia

Çıkan kargaşada taht odası boşaltılırken kimse tahtın üzerinde yatan bebeği hatırlamamıştı. Elizabeth kralın bıraktığı yerde öylece uyurken gelecekteki koltuğunun üzerinde olduğunu bilmeden uykusunda gülümsüyordu. Birkaç saat sonra makamına giren Edward tahtının üzerinde ki ışık huzmesi karşısında yutkunarak bebeğin neden orada olduğunu düşünmeden edememişti. Endişeyle prensese doğru ilerlerken yardımcılara seslendi. Onun gür sesini duyan Ronald olduğu yerden hızla çıkarken Edward derin bir nefes alarak “Sen burada mıydın? Prenses neden hala burada?” kralın sorusu ile gerilen Ronald yutkunarak bakışlarını kaçırmıştı. Prensese dokunmaya cüret edemeyeceği için bebek olduğu yerde kalmıştı. Onu ancak görevli kadın ve kralın izin verdiği eşleri kucaklayabilirdi.

“Kralım haddim olmadığından prensesi alamadım. Uyuduğu için rahatsız etmek istemedim. Uyandığında görevli kadını çağıracaktım.” Kral başını sallayarak danışmanına bakarken gözleri yeniden prensese dönmüştü.

“Şuna baksana Ronald, nasılda huzurla uyuyor. Gülümsediğine göre güzel bir rüya görüyor olmalı.” Ronald krala hak verircesine başını sallarken o da gülümsemişti.

“Cariye Nadia’nın durumu nasıl Kralım?” Edward derin bir iç çekerek prensesi tahtından onu uyandırmamaya dikkat ederek alıp kendisi oturmuştu. Kollarında ki bebeğe bakarak “Şifacılar bir şey bulamadı. Neden bayıldığını anlamadılar.” Bakışları Elizabeth’e dönerken endişe ile “Sence o bir şey yapmış olabilir mi?” diye sorduğunda Ronald’ın da bakışları bebeğe dönerek duraksamıştı.

“Bilmiyorum kralım. Böyle bir durumda Prenses Elizabeth’i durdurmak mümkün olmayacak.”

“Benim endişemde bu yönde. Birkaç ay onu burada gözetim altında tutacağız Ronald. Duruma göre onu saray dışına göndermeyi düşünüyorum.” Kralın sözleri ile şaşıran Ronald hemen atılmıştı.

“Ama kralım, saray dışında olması prenses için tehlikeli olacaktır. “

“Merak etme, kimse nerede olduğunu bilmeyecek. Sadece sen ve biri daha!” Kralın sözlerine karşılık susan adam ne söyleyeceğini bilmiyordu. İtiraz etme hakkı olmadığının da farkındaydı.

“Kralım, haddim değil ama en son krallıktan gönderilen prenses kardeşinize ne olduğunu biliyorsunuz.” Edward kız kardeşini hatırlayınca üzgün bir şekilde Ronald’a bakmıştı.

“Ben babam gibi kızımı korumasız bırakmayacağım. Prensesin iyi eğitim alması için onu bu şer yuvasından göndermem gerek.”

“Anlıyorum ama,” Ronald duraksayarak derin bir nefes vermişti. “Siz nasıl uygun görürseniz.” Edward kollarında kıpırdayan bebeğe bakarak gülümsemişti. Şu birkaç haftada tüm uğraşı yeni doğan prenses olmuştu. Diğer çocuklarını düşününce onları Elizabeth kadar kucağına almadığını fark edince içini bir suçluluk duygusu sarmıştı. Özellikle prense karşı her zaman mesafeli durmuştu. Onu düşmanlarının elinden koruyabilmek için prense özellikle uzak durmaya özen gösteriyordu.

“Bu gece tüm çocuklarımı odamda görmek istiyorum,” Ronald kralın sözleri ile şaşırırken başını sallayarak gerekli kişilere haber yollamak için odadan ayrılmıştı.

“Sen söyle bakalım küçük prenses, abin ve ablalarınla vakit geçirmek ister misin?” prenses Elizabeth yeni uyanmış mahmur gözleri ile babasına bakarken gerinerek yumru olan elleri ile havayı dövmeye başlamıştı. Küçük ağzı acıktığını belli edercesine aranırken kral görevlilere seslenerek “Prensesin sütünü getirin!” diye emretmişti. Kraliyet ailesinde doğum yapmış kadınlar türlü bahanelerle bebeklerini emzirmeye yanaşmıyordu. Bu durum yıllar boyu nesilden nesile aktarılırken ilk kez Edward bu uygulamadan memnun kalmıştı. Nitekim bebeği kraliçenin kollarına teslim edemezdi. Ama bilmedikleri bir şey vardı. Ne oldursa olsun Cariye Nadia bebeklerini emzirmek için her türlü yolu kullanmıştı.

“Kralım?” şifacı kadın acele bir şekilde taht odasına girerken Edward endişeyle yerinde doğrulmuştu.

“Bir sorun mu var?”

“Kralım nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum ama…” soluklanan kadın kralın sert bakışları altında yutkunarak devam etmişti. “Cariye Nadia’nın düşük yapmaya başladığını üzüntüyle söylemek istiyorum.”

“Ne diyorsun sen kadın, ne düşüğü?” Kral hızla tahta çıkan üç basamak merdiveni inerken kadın korkuyla yerinde sallanmıştı.

“Nadia Hanımım gebeymiş kralım, bayılınca ne olduğunu anlayamamıştık ama kanama başlayınca…”

“Siz nasıl şifacısınız? Cariyeler aylık olarak muayene olmuyor mu?” Kadın üzüntüyle başını sallarken “Biz nabızdan ve belirtilerden gebeliklerini tespit ediyorduk Kralım. En son muayenede cariyenizin nabzında bir farklılık yoktu. Bebeğin anne karnında öldüğünü düşünüyoruz. Düşük olması Nadia hanımım için bir bakıma iyi oldu Kralım. Yoksa anneyi de zehirleyip ölümüne neden olabilirdi.” Kral duydukları karşısında ne yapacağını ne söyleyeceğini şaşırmıştı.

“Şimdi durumu nasıl?”

“Cenini bedeninden tamamen atması için ilaç verdik. Bedeni yorgun düştüğü için şuanda uyutuyoruz.”

“Başından bir saniye olsun ayrılmayacaksınız, beni anladınız mı? Nadia’nın yanına şifacılardan başka kimse girmeyecek. Ziyaret yok, prens ve prenses de annesinin yanına girmeyecek.” Kadın kralı onaylarken hala kollarında olan bebeği odasına götürmek için hızla oradan ayrılmıştı.

***

“Duydunuz mu Cariye Nadia’nın bebeği karnında ölmüş?” hizmetlilerden biri diğerlerine acı haberi verirken diğerler başlarını sallayarak onu onaylamıştı.

“Yazık oldu Nadia hanıma, krallığa yeni bir varis gelecekti. Şimdi sarayda düşük yapan cariyeler arasına o da girdi.”

“Garip değil mi ama, hamile olduğunu kimse bilmiyordu. Kral şifacılara kızmış olmalı. Üstelik bebek anneyi de öldürmek üzereydi.”

“Haklısın, yazık oldu!” onların konuşmasına daha fazla dayanamayan hizmetlilerin başı araya girerek konuşmuştu.

“Kesin dedikodu yapmayı. Hem size mi kaldı cariye Nadia? Bebek doğsa da doğmasa da tahtta bir hak sahibi olması çok zordu.”

“Sen ne diyorsun hanımım?”

“Doğru söylediğimi sizde biliyorsunuz? Cariye Nadia ne kadar prens doğurursa doğursun asil kandan olmadığı için tahta varis vermesi oldukça zor.” Kadının sözleri yüzlerdeki endişeyi arttırırken kimsenin duymaması için konuşmaya son vermişlerdi.

“Prenses Elizabeth’in gelişi ile sarayda dengeler bozuldu. Ama iyi yandan bakmak lazım en azından prens olmadığı için kraliçenin söz hakkı da diğer cariyeler kadar.”

“Sussan iyi edersin, yerin kulağı var. Biri duyup kraliçeye söylerse kellenden olursun.” Kadın korkuyla geri çekilirken baş hizmetlinin emriyle herkes işinin başına dönmüştü.

***

Kral önünde ki büyük maun masaya yayılmış belgeleri incelerken diğer ülkelerden gelen mektuplara cevap yazması için baş danışmanını yanına çağırmıştı. Sabahtan beri oturduğu yerden kalkmamıştı. Akşama çocukları ile vakit geçireceği aklına geldiğinde derin bir nefes aldı. Yorgundu ve çocuklara çoktan haber gittiği için iptal de edemiyordu. Sıkıntıyla geriye doğru yaslanırken gözlerini kapattı. Acaba Prenses Elizabeth uyuyor muydu? Odanın kapısının tıklatılmasıyla elinde dosyalarla içeriye Ronald girmişti.

“Ronald, lütfen bu günlük acil işlerin bittiğini söyle?”

“Maalesef kralım, halkın arzlarını dinlemek zorundasınız.” Kral başını sallayarak onu onaylarken Ronald yan tarafında durarak dilekçeleri okumaya başlamıştı.

“Doğu kapısındaki köylerde garip olayların döndüğü haberini aldık. Hayvanlar ya ortadan kayboluyor ya da içleri boşaltılmış olarak bulunuyor.”

“Sence bunu yapan ne olabilir?”

“Araştırılmasında fayda var kralım, bu gün hayvanları telef eden yarın insanlara ilişmeyeceği anlamına gelmiyor. Halk korkmuş durumda.”

 “Yarın bir araştırma ekibi yolla, ne olduğuna baksın.”

“Peki kralım.” Edward danışmanının duraksaması ile gözlerini ona dikmişti. “Sorun ne?”

“Kralım, şu haydut çetesi, yeniden ortaya çıktı. Halka eziyet ediyorlar. Dükkânlar yağmalanıyor, çocuklar kölelik için kaçırılıyor.” Kral duyduklarıyla öfkelenerek hızla yerinden kalkmıştı. “

“Sen ne dediğinin farkında mısın? Onların hepsi cezalandırılmamış mıydı?”

“Öyle ama bunar sanırım ceza alan kişilerin izinden gitmeyi amaçlamış durumda.”

“Ben onların!” Kral odasında dolanıp dururken sakinleşmek için elinden geleni yapıyordu. “Hazırlıklarını yap, onlarla bizzat ben ilgileneceğim. Benim halkıma, ülkemin geleceğine bulaşmak ne demekmiş onlara göstereceğim.”

“Ama kralım, bu işi askerlerimize bıraksanız. Sizin için tehlikeli olabilir.”

“Bunu duymamış olayım, hazırlığını yap bu hafta saray dışında olacağız.”

“Peki prenses ne olacak?” kral unuttuğu ayrıntı ile duraksamıştı. Prensesi tek başına bırakamazdı. Başını iki yana sallayarak Ronald’a çıkmasını işaret ederken Elizabeth’i güvenebileceği birine emanet etmeye karar verdi. Ama kime?

***

Nadia gözlerini araladığında başucunda bekleyen şifacı kadına gözlerini kısarak bakmıştı. Kadının uyuklayan hali uzun zamandır yanında olduğunu gösteriyordu. Başını çevirerek nerede olduğunu idrak etmeye çalışırken kendi odasında olmadığını anladığında yerinde doğrulmaya çalışmıştı. Onun kımıldaması ile şifacı kadın ürkerek yerinde doğruldu.

“Hanımım?”

“Ne oldu bana?” kadından cevap bekleyen Nadia kendisine yabancı gelen odayı incelemeye başlamıştı. “Maalesef hanımım, düşük yaptınız?” Nadia düşük kelimesini duyar duymaz hızla kadına dönmüştü.

“Düşük mü?”

“Evet, bebeğiniz karnınızda ölmüş, şanslısınız ki düşük oldu. Yoksa sizi de zehirlemeye başlayacaktı.” Nadia kadına dikkatle bakarken yutkunmadan edememişti. Elini başına götürerek emin olmak için kadının yüzünü yeniden incelemeye almıştı. Gözleri dehşetle açılırken şifacı kadın onun bu halinden korkarak konuşmaya başladı.

“Korkamayın hanımım, şuanda iyisiniz. Birkaç gün sonra tamamen temizlenmiş olacaksınız.” Nadia onu dinlemiyordu bile. En son taht odasında kucağında Elizabeth ile olduğunu hatırlayınca endişeyle kadına döndü.

“Prense Elizabeth, o… o nasıl?” şifacı kadının sorusuyla gerilirken yerinde doğrulmaya çalışan cariyeyi sakinleştirmeye çalışıyordu.

 “Lütfen kalkmamanız gerekiyor.”

“Bırak beni, prensesi görmek istiyorum.” Nadia’nın zorluk çıkarması kapıda bekleyen hizmetlileri de harekete geçirmişti.

“Cariye Nadia lütfen, kralımız bize çok kızar.” Nadia hiç bir şey duyacak durumda değildi. Başı çatlayacak gibi ağrıyordu. Kafasının içinde milyonlarca ses dolanırken elleri başına giderek çığlık atmıştı. Onun bu halinden korkan hizmetliler krala haber gönderirken şifacı sakinleşmesi için ona ilaç içirmeye çalışıyordu.

“Dokunmayın bana, prensesi görmek istiyorum!” diye diretiyordu.

Haberi alan kral hızlı adımlarla cariyenin yanına giderken dışarıdan duyulan seslerle kısa bir süre duraksamıştı. İçerden gürültüler kopmaya başladığında ise adımlarını daha da hızlandırarak hızla odanın çift kanatlı kapısında içeriye girmişti.

“Neler oluyor burada?”

“Kralım, cariyeniz prensesi görmek için ısrar ediyor.” Edward dikkatle Nadia’ya bakarken çalışanlar onun baş hareketi ile hızla odadan çıkmıştı. Edward kadına yaklaşırken başını iki avucu arasına alan kadının dehşete düşmüş gözlerini görünce yutkunmadan edememişti.

‘Nasıl olur, çıldıracağım. Prensesi görmem gerek!’ Nadia’nın beyninden geçenleri okuyan kral kaşlarını çatarak cariyenin renk atan gözlerine odaklanmıştı. ‘Söyleyemem, Krala bu durumu açıklayamam. Ben… bu çok saçma, ben asil bile değilim. Ama…’ Kral cariye Nadia’nın neden bahsettiğini anlamaya çalışırken yeniden çıldırmış gibi davranan kadını tutmak için öne atılmıştı. Gözleri kapalı bir şekilde Prenses Elizabeth’i görmek için yalvaran kadının isteği sonunda cevap bulduğunda kral hiçbir detayı atlamamak için onu göz hapsine almıştı. Bebeğini kaybetmiş bir annenin üzerine gitmek istemiyordu. Duygusal olan kadının Elizabeth’i istemesini sadece düşük yapmasına yorarken görevli kadının kolları arasında odaya giren prensesi gören Nadia kimseyi umursamadan hızla yerinden kalkmıştı. Bir an sendelese de kralın dikkatli bakışlarına aldırmayarak bebeği kollarının arasına aldı. Elizabeth şefkatli kolları hissetmiş gibi Nadia’ya gülücükler saçarken Kral kızının hareketlerini izliyordu.

‘Nadia anne!” Kral prensesin hitabı ile şok olurken Nadia prensesin gözlerine odaklanarak ‘Sen yaptın, bunu bana sen verdin!’ diye sorarken kimse ikili arasındaki konuşmayı duymuyordu.

Kral hariç!

‘Seni sevdim, çok iyisin!’ Nadia duyduğu sözlerle hem şaşkınlıktan hem de mutluluktan ağlarken ne yapacağını bilmiyordu. Odadaki diğer kişilerin farkında bile değildi.

“Teşekkür ederim küçüğüm, hayatımı kurtardın!” diye hafif mırıldansa da kral onun ne söylediğini anlamıştı.

‘O kötüydü, seni öldürecekti!’ prensesin düşüncesi ile Kral kaşlarını çatarken sonraki sözlerle adede kükremişti.

“Herkes dışarı, odada kimse kalmayacak!” odada bulunan herkes çil yavrusu gibi dağılırken kral hızla prensesin yanına giderek onu Nadia’nın kollarından almıştı.

“Sen ne yaptın?”

‘Ona yardım ettim?’

“Kralım?” Nadia’nın seslenişi ile kral yeniden kadına dönmüştü. Kadının tedirgin bakışlarından her şeyi anlayan Kral yutkunmadan edememişti.

‘Nadia anneye zarar verecekti. Benimle konuşmasını istedim. Bende…’ prensesin düşüncelerini kral da cariyede anlayabildiğinde Nadia araya girmişti. “Bana bu gücü sen verdin!” dedi farkındalıkla. Krala dönen kadın şaşkınlıkla sordu “Neden?” diye.

“Bunu ancak Elizabeth bilebilir. Sende farkındasın Nadia bu durumu kimsenin bilmemesi gerekiyor. Senin için yeni bir durum ama öğrenilirse senin de çocuklarında hayatı tehlikeye girer. Nadia başını sallarken kralın neden bahsettiğini elbette ki biliyordu. Tarih boyunca süre gelen törelerinde kralın eşlerinin normal insanlardan seçildiğini biliyordu. Daha birkaç güne kadar asil olmasa da kendisi de normal bir insandı. Şimdi duyma yeteneğine sahip olduğu öğrenilirse hem kendi hem de ondan olan çocukların hayatı tehlikeye girerdi. Kral prensese dönerek konuşmuştu.

“Bu yaptığın ile Nadia annene zarar verebilirdin. Sakın bir daha ona bunu yapma prenses. Ve kimseye de söyleme!” Elizabeth Nadia’ya bakarken ağlamaya başlamıştı. Nadia ise hala kralın ‘annen’ dediği noktada takılı kalmıştı. Şuanda hiçbiri bilmiyordu ama Nadia’ya bahşedilen bu özellik birçok kez hem prensesin hem de kralın hayatını kurtaracaktı.

***

Kral Edward en güvendiği adamlarını toplayarak halkına musallat olan adamları yakalamak için yola çıkmıştı. Elizabeth’i Ronald ve Nadia’ya bıraktığını öğrenen Kraliçenin rahat durmayacağını bilse de onun emrine itaatsizlik yapamayacaklarının bilincinde olarak içi rahattı. Yine de kraliçenin babasına güvenmiyordu. Atını dörtnala sürerek en son saldırının olduğu köye doğru ilerlemeye başlamıştı. Edward bu güne kadar hiçbir vatandaşına güçlerini kullanmamıştı. Hiçbir asil kanın da kullanmasına izin vermemişti. Bu kez ders olması için güçlerini bile kullanabilirdi. Küçük çocukları ve genç kızları kaçırıp onlardan faydalanmak Edward’ın kırmızıçizgisini oluşturuyordu. Yanına yaklaşan komutanının seslenmesi ile duraksamıştı.

“Kralım?”

“Bir şey mi oldu komutan?”

“Atların biraz dinlenmesi gerekiyor!” Adamın gözüne baktığında onun endişesini anlayabiliyordu. İlerde pusu atılmış olabileceğinden şüphelendiğini söylemeye çekindiği için atları bahane ederek durmalarını istemişti. Kendisi pusu olup olmadığını anlamak için önden gitmeyi düşünüyordu. Kral komutanına gülümseyerek “Atlar gayet sağlıklı, daha terlemediler bile. Hadi yola devam edelim.” Komutan kralın sözleri ile gerilirken kral öne doğru ilerleyerek atını iyice hızlandırmıştı.

“Hadi!” Kral ve dikkatli bir şekilde ilerlerken komutanın haksız olmadığının farkındaydı. İzleniliyordular. Atını yavaşlatırken komutanına ve askerlerine dönerek sadece kendi aralarında bilinen pusu işaretini yaparak onları uyarmıştı. Komutan kalkanını kaldırarak son anda gelen oku savuştururken Kral kendisine doğru gelen oku kılıcı ile engellemişti. En az on beş kişi onlara doğru ilerlerken askerler atlarını ileri sürerek grubun arasına dalmıştı. Edward hedefin kendisi olduğunun farkındaydı. Adamların gözlerinde kralı öldürenin alacağı ödül işaretleri dolaşıyordu. Kral adamlarının daha fazla oyalanmaması ile ilk kez kılıcıyla değil güçlerini kullanarak onları geri püskürtmeye karar vermişti. Kendisine doğru elinde büyük balta ile gelen adamı elini kaldırarak tek hareketi ile ağaca savururken onun bu hareketini gören askerleri dahil herkes korkuyla yerinde çakılı kalmıştı. Kralın gözlerinde ki değişim haydutları korkutmaya yetmişti. Avucunu yukarıya doğru kaldırarak gür sesi ile konuştu.

“Bu gün ölmek istiyorsanız devam edin, eğer şimdi teslim olmazsanız sonunuz arkadaşınız gibi olur.” Adamlardan biri kralın sözlerine karşılık ileri doğru atılırken Edward elini uzatarak yerde olan dalı adamın göğsüne saplamıştı. Gözleri hala ateş saçıyordu. Adamlar korkuyla elindeki silahları bırakırken kendi askerleri titreyerek adamları teslim almıştı. Kralları ile ilk kez göreve çıkmıyorlardı ama kralı ilk kez sivil halka güçlerini kullanırken görüyorlardı. Bu durum askerlerin dikkatinden kaçmazken Edward adamlarına “Onları bağlayıp güvenlik güçlerine teslim edin. İşimiz bittikten sonra bizzat ben ilgileneceğim!” dediğinde adamlar korkuyla yalvarmaya başlamıştı.

***

Kraliçe kralın emirini aldığında çılgına dönmüştü. Prensesi nasıl olurda asil olmayan cariyesine bırakırdı. Babasına öfkeyle bakarken “O lanet olası kadın tüm engellemelerime rağmen hamile kalmayı başardı. Buna tahammül edemem,” dediğinde adam kızından korkmaya başlamıştı.

“Kraliçem, lütfen sakin olun. Belli ki kral bebeğini kaybettiği için gelene kadar prensesle ilgilenmesinde sakınca görmedi.”

“Prensese annesini yaklaştırmazken o kadının bakmasına tahammül edemiyorum.”

“Barbara, o kadın olsa da olmasa da prensesle zaten ilgilenmeyecektin. Bunu unutuyorsun galiba. Bu süre zarfında bebeğin gücünü öğrenmek zorundayız.” Kraliçe Barbara babasına hak verse de aklındaki kötü düşünceleri kenara atamıyordu. Hizmetlileri sürekli cariyenin konağını gözetlerken onun hakkında bilgi toplamaya başlamıştı.

Nadia uyuyan prensese hayranlıkla bakarken yanına gelen oğlunun avucunun içindeki böceği görünce birden ürkmüştü. “Prensim, o hayvana dokunmamalısın,” dediğinde küçük prens omzunu silkeleyerek “O benim oyun arkadaşım,” dedi. Nadia oğlunun hayvanlara düşkün olmasının nedenini gücüne bağlarken bir yandan da böceği elinden bırakmayan oğluna üzülmeden edemiyordu. Prens aşırı saf niyetliydi ve kandırılmaya müsait bir yapısı vardı. Onun ilerde kral olabilecek olması kadını düşündürüyordu. Kral olursa oğlu güç peşine koşanların maşası olabilirdi. Bunu düşünmek bile istemiyordu.

“Prensim, arkadaşını prensese yaklaştırma olur mu? O daha küçük bir bebek ve arkadaşın ona zarar verebilir.”

“Ama ben onunla konuştum, kardeşime zarar vermeyeceğine bana söz verdi,” dediğinde Nadia yutkunmadan edememişti.

“Öyle bile olsa onu kardeşin büyüyene kadar prensesten uzak tutmalısın. Sen artık ağabeysin ve kardeşini korumak senin görevin.” Prens heyecanla Elizabeth’e bakarken elinde ki böceği küçük kavanozuna koyarak hızla uyuyan kardeşinin yanına yaklaşmıştı.

“Anne, büyüyünce Elizabeth beni sevecek mi?” diye sorduğunda Nadia oğlunu kucağına alarak saçlarını öpmüştü.

“Elbette sevecek, prenses senin gibi abisi olduğu için çok şanslı hayatım. Sakın onu yalnız bırakma olur mu?” küçük prens hevesle başını sallarken Elizabeth’in gerinerek uyanması ikilinin gülümsemesine neden olmuştu.

“Uyanıyor, baksana ne kadar güzel.” Nadia oğluna hak verirken Elizabeth gözlerini açar açmaz genç kadınla göz göze gelmişti.

“Merhaba güzelim,” Elizabeth sıcak ses karşısında gülümseyerek etrafa ışık saçmıştı. Prens kardeşine hayranlıkla bakarken “Baksana ışık saçıyor,” dediğinde Nadia oğlunun heyecanına gülümsemişti.

“Evet hayatım, kardeşin ışık saçıyor. Bak Elizabeth abin seni görmeye gelmiş.” Elizabeth gözlerini prense dikerek bir süre bakmış sonra kolları ile havayı döverek heyecanla hareket etmeye başlamıştı.

‘Böcek, böcek,’ diye heyecanlanan prensesi sadece Nadia duyabiliyordu. Küçük prensin kardeşini hayvan arkadaşları ile tanıştıracağını düşündüğünü o zaman fark eden Nadia elini ağzına kapatarak kahkahasını engellemeye çalışmıştı. Göz temasını kesmeyen genç kadın prensese cevap vermişti. ,

“Prenses, hayvanlarla oynamak için daha küçüksün. Kral baban bu yaptığını duyarsa çok kızar.”

‘Ama Nadia anne, abim beni koruyacağını söyledi,’ dediğinde Nadia oğluna bakmıştı.

“Kardeşini her zaman koruyacaksın değil mi Prensim?”  Prens elini Elizabeth’in yeni çıkmaya başlayan sarı saçlarına koyarken hevesle başını sallamıştı.

“Söz veriyorum anne, Elizabeth’i her zaman koruyacağım.” Nadia kendi kızını düşündü. Şuanda diğer prenses kardeşi ile bahçede olduklarına emindi. İki kızın da bitkiler üzerine olan etkisi görülmeye değerdi. İkili birlik olup prensi aralarına almadığında prens onlara kızarak zararlı böcekleri bitkilerine sarıyordu. Prensesler neden bitkilerin öldüğünü anlamazken kralın bahçıvanları ‘zararlı böcekler sarmış’ diyerek açıklama yaptıklarında kral prensin aşağı eğilen yüzünü görünce şüpheyle oğluna bakmış ve herkesi dışarıya çıkararak prensle tek başına kalmıştı. O günü unutamıyordu Nadia. Oğlunun kardeşlerinin çiçeklerine zarar vermesi Kralı da Nadia’yı da şaşırtmıştı. Prensin tek savunması “Beni aralarına almıyorlar!” olmuştu. Nadia düşüncelerinden beyninde, “Ben onların çiçeklerini ayaklarımla ezeceğim, abimi üzüyorlar,” diye yankılanan sesle çıkmıştı.

“Sakın prenses, bu yaptığınız çok yanlış.”

“Ama onlar prensimi üzüyorlar.”

“Öyle bile olsa prens bunu tek başına aşmalı. Onu kardeşlerine karşı kışkırtmamalısın. Büyüyünce onun arkadaşı sen olursun.” Elizabeth abisine gülümseyerek baktığında Prens hala kardeşine hayran hayran bakıyordu.

“Anne, onu kucağıma alabilir miyim?” Nadia tedirgin bir şekilde oğluna bakarken Elizabeth’in de kendisine heyecanla baktığını görerek derin bir nefes almıştı.

“Peki ama önce oturmanı istiyorum. Bu şekilde kardeşini düşürmezsin.” Prens annesinin dediğini aceleyle yaparken yere yuvarlanmıştı. Onu bu haline gülen kadın oğlunun düzgün oturmasını sağlayarak prensesi beşiğinden alıp abisinin kucağına vermişti. Bir yandan tetikte bekleyen Nadia Elizabeth’in ağlaması ile hızla ona bakmıştı.

“Anne, neden ağlıyor?” Prensin üzgün sesiyle Nadia oğluna gülümsemişti.

“Prenses acıktı hayatım, hadi onu yatağına yatırıp mamasını verelim. Sonra yeniden onu kucağına alırsın olur mu?” Prens üzgün bir şekilde annesine bakarken Elizabeth açlığın verdiği ağrı ile ağlamasına devam ediyordu. Nadia görevlilerden prensesi yemeğini getirmesini istediğinde hizmetli kız hızla bebek için hazırlanan sütü almaya gitmişti. Nadia oğlunu kucağına alırken bir yandan da sızlayan göğsünü ovalıyordu. Düşükten sonra garip bir şekilde göğsünden süt gelmeye başlamıştı. Hekim kadınlar ona süt kesici ilaç verse de bu durum zamanla düzelecek gibi görünmüyordu. Hizmetli kadın elinde süt ile odaya girdiğinde Nadia dikkatle kadına bakıyordu. Davranışındaki tedirginlik Nadia’nın gözünden kaçmazken bebeğe yaklaşan kızı durdurarak elindeki sütü istemişti.

 “Ben yediririm, sen çıkabilirsin.”

“Ama hanımım, siz…” Kızın gözlerinin içine baktığında gördükleri karşısında son anda tepkisini engellemişti. Dişlerini sıkarken kızın elinde ki sütü alıp “Ben veririm dedim, sen işine dön. Bir daha da lafımı ikiletme.” Kız korkuyla hızla başını eğerken ağır adımlarla odadan çıkmıştı. Nadia bir elinde ki süte bir de kapanan kapıya bakıyordu.

“Bu ne cüret!” diye öfkeyle odada dolanırken Elizabeth’in hala ağladığını görünce dayanamamıştı. Elinde ki sütü ona içiremezdi. Kimin yaptığını bilmese de bebeğin hasta olması için sütüne ilaç karıştırılmıştı. Sütü odada ki saksılardan birine dökerken prens şaşkınlıkla annesine baktı.

“Annecim?” prensin sesi ile kendisine gelen Nadia ona ne cevap vereceğini bilmiyordu. Göğsünde hissettiği sızı ile oğluna yaklaşırken prensin “Kardeşimin sütünü neden döktün anne?” diye sordu.

“Prensim, sen sütü nasıl seversin?”

“Sıcak severim…”

“Kardeşinde sütü sıcak seviyor hayatım. Ama hizmetli abla sütü soğuk getirdi.”

“Ama Elizabeth ne yiyecek?” İşte can alıcı soru buydu. Prenses açtı ve ona verecek başka sütü yoktu. Göğsündeki sızı yeniden baş gösterirken kararsız bir şekilde bebeğe bakmıştı.

“Prensim, seninle bir sır saklayalım mı?” küçük oğlan hevesle annesine bakıp başını salladı.

“Ben prensesi doyuracağım, sende kimseye onu doyurduğumu söylemeyeceksin… anlaştık mı?” Prens annesine şüpheyle bakarken Nadia beşikte yatan bebeği alıp büyük yastıkların üzerine oturarak zorlukla göğsünü açmıştı.

“Bunun için kral beni asacaktır ama aç kalmamalısın bebeğim. Şimdi karnını doyuracağız.” Elizabeth Nadia’nın göğsüne açlıkla saldırırken Nadia küçük bir kahkaha atmıştı.

“Çok mu acıktın?” Elizabeth gözleri çakmak çakmak kadına bakarken prens araya girerek “Anne beni de doyurur musun?” diye sormuştu. Nadia şaşkınlıkla oğluna bakarken hafif gülümsemişti.

“Sen artık abi oldun prensim, annenin seni emzirmesi doğru olmaz. Küçükken seni de doyurmuştum.” Prens kardeşinin hızlı hızlı emmesi karşısında kıkırdayarak ona bakmıştı.

“Baksana anne, çok acıkmış.”

“Bu aramızda sır tamam mı küçüğüm,” Nadia oğlundan onay alınca bu kez Elizabeth’e bakmıştı.

“Kimseye söylemeyeceksin tamam mı Elizabeth?”

“Anne o da bebek, konuşamıyor ki?” Nadia yine dikkatsiz davrandığı için kendine kızmıştı.

“Haklısın prensim, annen hata yaptı.” İkilinin konuşması bebeğin doyup yeniden uykuya dalmasına kadar sürmüştü. Elizabeth’in uyumasını fırsat bilen Nadia boş biberonu eline alarak kapıda ki hizmetlilere vermişti. Prensin uykusu gelmesi ile onun bakımını üstelenen hizmetliye prensi odasına götürmesini istemişti. Bu günü kazasız atlatmıştı. Kral gelene kadar gözünü dört açması gerekiyordu.

***

Uzun yorumlarınızı bekliyorum. Umarım okuyucu olarak biz yazanlara eksiklerimizi söyleyerek yardımcı olursunuz

1.BÖLÜM <<<<<<—–>>>>> 3.BÖLÜM

1850cookie-checkAsil Kan 2 . Bölüm