Ocak 19, 2021 Yazarı mermaridyy 0

ASİL KAN 4. Bölüm

Bölüm hakkında düşüncelerinizi yazarsanız sevinirim. İlk kez bu tarz bir hikaye yazıyorum. Sizin düşünceleriniz bana yardımcı olacaktır. Keyifli okumalar!

Prens Adrian

*****

Edward atın üzerinde ilerlerken oldukça düşünceliydi. Kardeşinin öldüğünü duymak adamı sarsmıştı. Kralın iki kız kardeşi vardı. Biri babası tarafından saraydan gönderilerek eğitilmesini istemişti ama tedbirler de zafiyet göstermişti. Kardeşi altı ay sonra ortadan kaybolmuştu. Ne kadar arasalar da onu bulamamışlardı. Diğer kız kardeşi zayıf bir bedene sahipti. Kanından gelen güce fazla dayanamamış ve genç yaşta hayata gözlerini yummuştu. Şimdi ise kardeşinin oğlu kendi topraklarında bir başınaydı. Küçücük çocuk, karanlık ormanda bir başına ne yapacaktı? Kendi kendine düşünürken komutanının seslenmesi ile duraksamıştı.

“Kralım, sizi bu kadar düşündüren nedir?” Edward bir süre düşündükten sonra komutanına dönerek bakmış ve “Şu küçük çocuğu düşünüyordum. Onun yaşında bir çocuk için buralar çok tehlikeli.” Komutan kralın düşman çocuğuna bile merhametli davranması karşısında gururlanmıştı. Edward iyi bir kraldı. Masumlara ilişmeyecek kadar da merhametliydi. Bir süre daha düşündükten sonra “İki asker ayarla, saraya dönüp ormanda arama yapmak için birkaç adam getirsin. Çocuğu tez zamanda bulmamız lazım.”

“Ama kralım, çocuğu bulursak…”

“O çocuk bulunacak ve kim olduğunu kimse bilmeyecek. Bunca yabancıya kucak açan bu krallık bir çocuğa mı sahip çıkamayacak. Sana emrimdir komutan, çocuğu bulup bana getireceksin ve kim olduğunu kimse bilmeyecek. Senden başka.” Adam şaşkınlıkla kralına bakmıyordu. Kralla bir sırrı paylaşacağı için heyecanlanmıştı. Atıyla geri durarak askerlerin arasından iki kişi seçip kralın emrini söylemişti. Çocuğa zarar gelmemesini de özellikle tembihlemişti. İşi biraz da abartarak çocuğa zarar geldiği taktirde asılacaklarını belirterek atını çevirip kralın yanına doğru hızlandı. Grup bir süre daha ilerlerken ormanlık alan dışına doğru geldiklerini evlerden gelen cılız ışıklarla anlamıştı.

“Dikkatli olun, köye ulaştık.” Kralın emri ile herkes sessizce yolda ilerlerken etrafı incelemeye almışlardı. Her türlü saldırıya karşı önlem alınsa da bazen önlemler yeteli olmayabilirdi. Bunu bile tecrübeli askerler kralın etrafında durarak yoluna devam ederken ağaçlık alandan çıkıp yeşil arazide bulunan birkaç eve doğru ilerlemeye başladı. Onları henüz kimse fark etmemişti. Ya da fark edip saklanmışları. Askerlerden biri ileride ki bir yeri göstererek “Orada bir han var Kralım,” diye uyarırken komutan askerin gösterdiği tarafa bakmıştı. Bir grup evden uzakta ormandan çıktıktan sonra görünen başka bir grup ev daha vardı. Onların durumu daha iyi durumda olduğu uzaktan bile belli oluyordu. Atlar ilerledikçe insan sesleri de gelmeye başlamıştı.

“Bir eğlence olmalı!” komutanın sözleri ile kral gerilirken gözlerini kısıp biraz ilerde olan hareketliliğe dikkat kesildi.

“Dikkatli olun, tuzak olabilir.” Komutan kralın baktığı tarafa dönerken o da hareketliliği görmüştü. Askerlerine işaret verirken herkes savunma konumunu almıştı.

“Ne düşünüyorsunuz kralım?”

“Birileri bizden önce haber uçurmuş,” dedi. Komutan olası bir durum olduğu için krala hak verdi.

“Tehlikeli olabilir, siz geride dursanız?” Komutanın sözleri ile Edward tek kaşını kaldırarak komutanına bakmıştı. Onun alaycı bakışları komutanın tedirgin olmasına neden olmuştu. Bazen kralın kendileri gibi normal olmadığını unutuyordu.

“Beni düşünmeyin, siz halka zarar gelmemesini sağlayın yeter.”  

Askerler hızlanarak ileri doğru hareket ederken han olduklarını düşündükleri yere geldiklerinde hala etrafta kimsenin olmaması onlarında dikkatini çekti. Askerlerden biri eli kılıcının kabzasında komutanına yaklaşarak sormuştu.

“Komutanım sizce de ortada kimsenin olmaması garip değil mi?” komutan etrafı gözetlerken saldırının nereden geleceğini anlamaya çalışıyor bir yandan da askerine cevap veriyordu.

“Tuzak kurduysan garip değildir.” Edward henüz atından inmemiş bir şekilde etrafına bakınırken kulağına yankılanan cılız ıslık sesini tanıyarak hızla ardını dönmüş ve kendisine doğru gelen oku görünce gözlerini oka dikerek onun yönünü geldiği yöne doğru çevirmişti. Herkes olana şaşırırken çalılıkların arasından çıkan onlarca adam naralar atarak onlara doğru elinde kılıçlarıyla koşmaya başlamıştı.

“Kralım çok kalabalıklar!”

“Bu arazide ekin yoktur değil mi komutan?” dediğinde komutan kralın enden bu soruyu sorduğunu anlayamamıştı. Askerler yerlerini alırken gelen saldırıyı savuşturmak için ellerinde kılıçla yaklaşan kalabalığı beklemeye başlamıştı. Kralın ileri emri olmadığı için hepsi tedirgin olmuştu.

“Ekin yoktur kralım, belli yabani ot dolu burası!” Kral aldığı cevapla elini hafif sallayarak çalılığın biranda ateşe almasını sağlamıştı. Adamlar neye uğradıklarını şaşırırken askerler birer adım geri çekilerek alevler arasından kurtulmaya çalışan adamlara acıyarak bakıyorlardı. Şanslı olanlar alevlerden kendisini ormana doğru atmıştı. Edward bakışlarını yanan alevlerden çekmezken geri püskürtülen adamlardan sonra alev alan yerler biranda kendisini kara dumanlara bırakmıştı. Askerlerinin şaşkın bakışları arasında atından inen Edward hana doğru ilerlemeye başladı. Her adımda evlerinin penceresinde beliren insanların korkmuş bakışlarını görebiliyordu.

Komutan kraldan önce hana girip kimsenin olup olmadığını anlamaya çalıştı. İçeride birkaç kişiden başka kimse yoktu. Kralın kapıdan içeri girmesi ile herkes ayaklanmıştı. Elleri önünde başları aşağıda bekleyen kalabalık Edward’ın bir dakika duraksamasına neden oldu.

“Başlarınızı kaldırın. Buranın sahibi kim?” Adamların içinden biri öne çıkarak “Benim efendim!” diye cevap verdiğinde komutan ona kızarak “Kralının önüne eğil!” diyerek bağırmıştı. Komutanın uyarısı ile herkes şaşkınlıkla eğilirken kralın bizzat köylerine geldiğine hala inanamıyorlardı.

“Kralım affedin!” adamlardan nidalar yükselirken kral elini kaldırarak onları susturmuştu.

“Aldığım haberlere göre bazı akılsızlar yine çocuklarımıza ve kızlarımıza el uzatmaya başlamış. Bilgisi olan var mı? Sizin köyde böyle bir şey yaşandı mı?” kralın sorusu ile herkes tedirgin bir şekilde bir birine bakmıştı. Onlar söylemese de kral gözlerine bakıp ne olduğunu okuyabiliyordu. Halkı korkmuş durumdaydı. Gözleri hepsinin üzerinden gezerken birinde duraksamıştı. Karşısında ki adam korkmuş gibi görünse de düşüncelerinde korkmadığı aksine onlarla dalga geçtiğini duyabiliyordu. Adama belli etmeden bakışlarını çekerek kalabalık arasında dolanmaya başlamıştı.

“Şimdi beni iyi dinleyin, krallığımı geleceğine el sürenleri en ağır şekilde cezalandıracağıma emin olabilirsiniz. Hepsini ibretlik olarak köy köy dolaştıracağım. Burçlarda asılacaklarını söylememe bile gerek yok. Kaç çocuk kaçırıldı, kaç kız ailelerinden koparıldı hepsini öğreneceğim. Sorumlular sanırım bir önceki gruba ne olduğunu hafife alarak benim emrime karşı geldiler. Bilinsin ki Kral Edward emrine karşı gelenleri asla affetmez.” Edward son kez onlara bakarak komutana dönüp “Askerlere söyle, köydeki evleri gezip kayıp çocuk ya da kız var mı öğrensinler. Akşama yola çıkacağız.” Komutan kralım emri ile dışarıda ki birkaç askere söylenileni yapması için emir vermişti.

Edward hanın içini inceleyerek zaman geçirmeye çalışıyordu. kimseden ses çıkmazken bakışları yeniden han sahibine dönmüştü.

“Senin bir oğlun vardı diye duydum, nerede?” Kral aslında adamın düşüncelerini okuyarak ona sormuş, bunu da araştırma yapmış gibi göstermişti. Adam tedirgin olarak etrafına bakmaya başlamıştı.

“Kralım, hastalıktan kaybettik.” Adam yalan söylerken gözlerini kaçırmıştı.

“Demek öldü?” Edward hala adamın yüzüne bakıyordu. Onun neden çekindiğini anlayabiliyordu. Sakladığı bir kızı daha vardı. Onun da alınmasından korktuğu için sessiz kalmaya çalışıyordu. Kralın bakışları bu kez diğer adamın üzerine takılmıştı. Adamın her düşüncesinde dişleri olabildiğince daha da sıkılıyordu. Çocukların akıbetini adamın kafasının içindekilerden öğrense de sabretmeli ve onu suçüstü yakalamalıydı. İki saat sonra askerler topladıkları bilgilerle kralın huzuruna çıktıklarında Edward yerinden kalkarak komutanına dönmüştü.

“Kayıp çocukların kimliklerini tespit edip not alın. Çocukları bulunca hangi köye gönderilecekleri belli olsun.” Kralın kendinden emin duruşu köy halkını rahatlatsa da bir tarafları hala çok korkuyordu. Komutanına askerleri toplamasını söyleyerek yola çıkacaklarını belli etmişti. Edward atına binerken oldukça rahat davranıyordu. Onun bu rahat davranışları komutanı her zaman kralına hayran bırakmıştı.

“Deh!” atını topuğuyla dürterek ileri doğru atılırken askerler de kralı takip etmeye başlamışlardı. Ormanın içine girdiklerinde duraksayan Edward komutanın soru dolu bakışlarıyla karşılaştı.

“Neden durduk komutanım?”

“Avlayacağımız tavşanı bekliyoruz.” Komutan anlamasa da birkaç dakika sonra ormana giriş yapan atlı dikkatini çekmişti. Edward askerlerini çalılıkların ardında görülmeyecek şekilde konumlandırırken adamın önlerine çıkmasını beklemiş ve sessizce hızla giden adamın arkasından onu takip etmeye başlamıştı. Adam araya açsa da Edward’ın sakin davranışları askeri rahatlatıyordu. Yarım saatlik bir takibin ardından büyük bir şelalenin yanına ulaştılar. Edward etrafına bakınırken komutan adamın birden nereye kaybolduğunu anlamaya çalışıyordu. Askerler bir süre sessizce etrafı incelerken Edward bulunduğu yerden hiç ayrılmadan etrafı gözlemlemeye devam ediyordu. Gözlerini kapatarak şelalenin sesinde huzuru aradı. Keskin kulakları bir süre sonra ince çığlıkları duyduğunda atını ağacın arkasına sürerek sesin yaklaşmasını bekliyordu. Şelaleye doğru ilerleyen birkaç adamın kucağında kurtulmak için debelenen çocuk dikkatini çekmişti.

“Bırak beni, seni pişman edeceğim.” Çocuk sürekli aynı kelimeleri tekrarlarken bir yandan da küçük yumrukları ile adamın sırtını dövüyordu. Edward sessizce adamların nereye gittiğini anlamaya çalışırken çocukla göz göze geldiğinde donup kalmıştı. Kısa bir an olsa da Edward onun kim olduğunu anlamıştı. Gözleri kendi kopyası gözlerle çakışırken nefes alamadığını hissederken dişlerini sıkarak çocuğun şelaleden dökülen suyun ardında kaybolmadan önce söylediği sözü dudaklarından okuyabilmişti.

“Dayı!” Edward yaşadığı şoktan komutanının seslenişi ile çıkmıştı. Kral hala olanlara inanamıyordu. Yeğeni onu tanıyordu.

“Ne yapacağız kralım, adamların yerini öğrendik. İçerde kaç kişi olduğunu bilmiyoruz.” Kral hala içeriye giren çocuğun son seslenişini düşünüyordu.

“Bir süre bekleyelim, karanlık çökünce içeriye sızarız.” Komutan askerleri bir araya toplarken oldukça dikkatliydi. Askerlere karanlık bastığında içeri gireceklerini söylerken beklemek Edward için hiç bu kadar zor olmamıştı. Güneş çökmeye hava kararmaya başladığında başladığın da şelalenin altındaki mağaranın dışında hareketlilik dikkat çekmişti. Edward adamlarına saklanmalarını söylerken suların arasından dışarıya, arkasına baka baka hızla kaçmaya çalışan çocuğu görünce dayanamayarak ona doğru ilerlemeye başlamıştı. Henüz kendisini fark etmeyen çocuk başını çevirip karşısında Edward’ı görünce korkarak geri çekilmiş ve dengesini sağlayamayarak suların döküldüğü göle düşmüştü. Edward hiç beklemeden küçük çocuğun peşinden suya atlarken komutan kralın hareketi ile endişelenerek suyun yüzeyine çıkmayan adamı arıyordu.

“Askerler, kralı bulun!” Komutanın emrine uymak için suya atlamaya hazırlanan askerler kollarında küçük çocukla su yüzüne çıkan Edward’ı görünce sudan çıkması için ona yardım etmeye çalıştılar.

“Kralım?”

“Uzaklaşın, mağaraya girin ve hepsini yakalayın!”  kralın emri ile askerler mağaraya girdiklerinde Edward kollarında baygın yatan cılız çocuğa bakıyordu.

“Ufaklık hadi uyan!” Edward çocuktan tepki alamadıkça çıldıracak gibi oluyordu. Sırılsıklam olan çocuğun üzerini çıkarırken oldukça dikkatliydi. Ne beklediğini bilmiyordu ama kollarında ki çocuk kadar cılız bir çocuk beklemediği kesindi. “Annen sana yemek vermedi mi?” çocuğun üzerini çıkararak aile sembolü olan doğum lekesini omzunda görünce duraksamıştı. O kesinlikle bir asil kandı, kendi kanından bir varisti. Çocuğun üzerini atının terkisinde bulunan battaniye ile örterken birkaç dakika sonra komutan yanlarına vardığında tek kaşını kaldırarak komutanına baktı.

“Ne çabuk döndün, içerde kimse yok muydu yoksa?” Komutan şaşkın bir şekilde krala bakarken onun sorusuna cevap vermişti.

“Kralım, içeride birçok adam ve çocuk var. Kayıp kızlarda mağarada ama…”

“Ama?”

“Hepsi ölü gibi uyuyor!” Edward komutanının sözleri ile gerilmişti. Kollarında ki çocuğa bakarak  “Adamları bağlayın, çocuklarla kızları bir araya toplayıp uyanmalarını bekleyin,” dedi. Komutan kralın dediklerini yapmak için geri dönerken Edward uyanmayan çocuğu hafif sarsmaya başlamıştı.

“Uyan artık, annen nerede öğrenmek zorundayım.” Çocuk gözlerini hafif araladığında kendisine doğru eğilmiş olan adamı görünce ürkmüş, sonra onun kim olduğunu anladığında ise yüzündeki gülümseme ile şakımıştı.

“Dayıcım?” Edward kendisine ‘dayı’ diyen çocuğu kimsenin duyup duymadığını anlamak için etrafına bakınırken çocuğu doğrultarak kollarına almıştı.

“Sen beni tanıyorsun ama ben senin adını bile bilmiyorum.”

“Adrian,” çocuk gülerek dayısına sarılırken korkularından arınmış gibi rahatlamıştı. Annesi en güvendiği insandı. Annesi dayısının onu koruyacağını söylediyse dayısına da güvenirdi. Edward çocuğu kollarının arasına alarak etrafta tehlike olup olmadığını anlamaya çalışırken Adrian dikkatle kralın hareketlerini izliyordu.

“Dayı, annemi bulabilecek misin?” Edward gelen soruyla irkilmişti. Annesinin öldüğünü çocuğa nasıl söylerdi ki?

“Annen artık aramızda olamayabilir küçüğüm!” Çocuk dayısının gözlerine dikkatle bakarken Edward o gözlerde onların başına neler geldiğini öğreniyordu. En son kardeşinin nehrin sularında kaybolduğunu öğrendiğinde çocukla birlikte yerinde doğrulmuştu.

“Merak etme Adrian, anneni bulmak için elimden geleni yapacağım.” Edward gözlerini mağara girişine çevirirken bir taraftan da üşüyen bedenini ağaca dayayarak rüzgardan korumaya çalışıyordu.

“Sana dayı dememem gerek değil mi? annem benim düşman kralın oğlu olduğumu söyledi.”

“Yalnızken istediğin kadar diyebilirsin Adrian, ama tıpkı baban gibi burada da düşmanlar var. Senin kim olduğunu öğrenmemeliler, anlıyor musun?”

“Beni bırakacak mısın?” Çocuk korkuyla adama bakarken Edward çocuğu göğsüne yaslayarak onu cevaplamıştı.

“Asla, seni asla bırakmayacağım. Sakın korkma. Belki benimle seni saraya götüremeyeceğim ama her zaman yanında olacağım. Bana söz vermeni istiyorum Adrian, büyüyene kadar kim olduğunu kimseye söylemeyeceksin.” Adrian dayısına başını sallarken hala tedirgindi.

“Peki nereye gideceğim?” komutanın kendilerine doğru geldiğini gören Edward yeğenine dönerek “Bana kralım demelisin, unutma bu aramızda bir sır olarak kalacak.” Dedi.

“Kralım, içerisi tamam. Çocuklar kendine gelmeye başladı.”

“Bu iyi haber, adamları ibret olsun diye köy köy gezdireceğiz. Sonunda da meydanda cezaları verilecek.”

“Emredersiniz Kralım…” Komutan bir süre hala kralın kucağında ki çocuğa bakara düşünmüştü. Aklını karıştıran konuyu sormadan edemdi.

“Anlamadığım bir şey var kralım, adamlar nasıl o kadar derin uykuya daldı?” Adrian bakışlarını kaçırırken komutanın dikkatle yeğenine baktığını görünce dikkati üzerine çekmek için konuşmuştu.

“Belki de çok yorgunlardı.”

“Sanmıyorum, senin bir fikrin var mı ufaklık?” Adrian kendisine soru soran adama kaşlarını çatarak bakmıştı. Daha bu yaşta asi olacağı belli oluyordu. Edward yeğeninin bakışları karşısında gülümserken komutan kendisine dik dik bakan çocuğun sözleri karşısında şaşkına dönmüştü.

“Onları ben uyuttum. Annem bana toz vermişti, içeceklerine koydum,” dediğinde Kral çocuğun zekasına hayran kalmıştı.

“O tozu bize de öğretmelisin!”

“Asla, o bizim aile sırrımız.” Adrian Edward’a dönüp soracakken dayısının bakışları ile susmak zorunda kalmıştı. Komutan kralın ıslak üzerini görünce hızla kendi atındaki battaniyeyi alarak krala uzatmıştı.

“Kralım hasta olacaksınız,” Edward kendine uzatılan battaniyeyi omuzlarının üzerinden geçirerek Adrian ile birlikte sarınmıştı. Birkaç dakika sonra askerlerden birine küçük çocuğu vererek ona dikkat etmesi konusunda uyardı. Asker kralın özellikle bir çocuğu korumaya alması diğerlerinin de dikkatini çekerken, Adrian onların bakışlarına aldırmayarak hissettiği güven duygusuyla dayısının mağaraya doğru gidişini izliyordu. Kral ağır adımlarla mağaraya doğru ilerlerken komutanı da hemen arkasından içeriye girmişti.

Edward meşalelerle aydınlatılan mağaranın içine göz atarken uyanmaya başlayan çocukların gözlerinde ki korkuyu gördükçe öfkesi artıyordu. Adamlar bağlanıp bir köşede bekletilirken Edward mağaranın içine dolanmaya başlamıştı. Mağaranın bir kısmı kafes şeklinde ayrılmıştı. Genç kızların birçoğunun hali perişan durumundaydı. Gözleri her birinin üzerine gezinirken komutan yanına gelerek sormuştu.

“Kralım, ne yapmayı planlıyorsunuz?” Edward bir süre sessiz durduktan sonra adamlardan sesler gelmeye başlayınca ayılmaya başladıklarını anlamıştı. Ağır adımlarla etrafta dolaşmaya devam etmişti. Çocuklar korkuyla birbirine sokulurken Edward çocuklardan birinin yanına yaklaşarak saçını okşamaya başlamıştı.

“Korkmayın artık, yakında evde olacaksınız.” Çocuklar bir bir oturdukları yerden kalkarak krala yaklaşmıştı. Askerler tetikte bekliyordu. Adamların ayılması ile kral onlara bir şey söylemeden hepsinin gözlerine dikkatle bakarken handa ki adam kralı görünce korkuyla yutkunmuştu. Edward kısa bir süre onun gözlerindeki korkuyu içine çekerken hafif gülümsemişti.

“Yine karşılaştık, değil mi?” diyerek komutanına dönüştü.

“Adamları iplerle atlara bağlayın, köyleri gezmeye gerek yok. Aldıkları her nefes onlara ödül olur!” askerler kralın dediklerini yaparken geride kalan iki askere çocukların hangi köylerden olduklarını öğrenmelerini istemişti. Kızları ailelerine teslim edilmek üzere yanlarına alınırken Edward yeğeninin yanına giderek onu atının üzerine bindirmişti.

“Kralım, çocuğu biz alalım. Siz…” Edward komutanın sözünü elini kaldırarak keserken askerlerin şüphelenmemesi için “Küçük kahramanımız benimle gelecek. Siz diğer çocuklara dikkat edin. Köyden olan çocukları teslim ettikten sonra diğer çocuklar için at arabası bulun.”

“Emredersiniz kralım,” Adrian dayısının kollarında at üzerinde ilerlerken sessizce Edward’a “Annemi ne zaman bulacaksınız kralım?” diye sordu. Edward aklına gelen kardeşi ile üzülmüştü. Üzgün bir şekilde çocuğa sarılırken “Merak etme küçüğüm, anneni bulmak için elimden geleni yapacağım.” Adrian dayısına güveniyordu. En yakın köyden kaçırılan çocuklar tespit edilip ailelerine teslim edilirken suçlularla yollarına devam etmişlerdi. Yol boyunca kral ve askerlerin tutukladığı adamları linç etmek isteyen birçok kişi ile karşılaşsalar da askerler onları uzaklaştırmayı başarmıştı. Edward komutanına bildirerek bir süreliğine gruptan ayrılmıştı. Kollarında uyuya kalan Adrian’ı daha sıkı tutarak atının üzerinde ilerlerken kendisine merakla bakanlara aldırmıyordu. Kasaba güvenlik güçlerine geldiğinde onu karşılayan askerlerin başı başını eğerek kralın kucağında ki çocuğu almıştı.

“Kralım, sizi burada görmek, bir soru mu oldu?” Kral adamın sözleri ile kaşlarını çatarken az önce attan inerken aldığı çocuğu yeniden alırken binadan içeriye girerek baş görevlinin odasına geçmişti.

“Kralım, nasıl yardımcı olabilirim.”

“Sınır nehrinde kaybolan bir kadını araması için askerleri gönderin. Kadın ölü ya da diri bulunmadan kimse geri dönmeyecek.” Adam kralın sert sözleri ile yutkunurken ne söyleyeceğini bilememişti.

“Kadının eşkali belli mi?”

“Sarı saçlı, yeşil gözlü, tahmini 1,70 boylarında olmalı.” Askerler aldıkları eşkaldeki kadını bulmak için söylenilen nehre doğru ilerlerken Edward yeğeni ile ne yapması gerektiğine karar vermeye çalışıyordu. Onu saraya götüremezdi. Sarayda durumlar şimdilik sakin olsa da karışacağına hiç şüphe yoktu.

***

Kraliçe Barbara odasında deli gibi dolanırken hala beklediği bilginin gelmemesi için kadını çıldırtıyordu. Prensesin hala hasta olmaması elini kolunu bağlamış durumdaydı. İstedikleri olsaydı bebeğin gücünü bir şekilde öğrenmesi gerekiyordu. Odasının kapısı açıldığında öfkeyle kapıdan girene bakmıştı.

“Kraliçem?”

“Neden hala bu bebek hasta olmadı?” Kraliçe öfkeyle babasına doğru ilerlerken adam kraliçenin söylediklerini kimsenin duyup duymadığını anlamak için hemen ardına bakmıştı. Odanın kapısını hemen kapatırken acele ile kraliçenin yanına ulaşmıştı.

“Sesinizi alçaltmalısınız kraliçem, biri duyarsa kralın kulağına gider.” Kraliçe delirmişti.

“Kimin duyduğu önemli değil. Anlamıyor musun baba, Elizabeth son umudumuz. Bilmek zorundayım.”

“Mutlaka öğreneceğiz, sende biliyorsun. Biraz vakit geçsin.”

“Ben hemen öğrenmek istiyorum. Bilmek zorundayım.” Kraliçe eli saçlarında odada dolanırken kendi kendine ‘bilmeliyim,’ diye sayıklıyordu. Babası kadının durumunu endişe ile izlese de elinden bir şey gelmeyeceğinin farkındaydı. Kral prensesi koruma altına almıştı. Ona ulaşmasına izin verilmiyordu. Sinirle köşede duran vazoyu yere sallarken, vazo büyük bir gürültü ile paramparça olmuştu.

“Kraliçem sakin olun lütfen. Kral döndüğünde ondan izin isteriz. Ne oldursa olsun siz onun seçtiği kraliçesiniz, izin verecektir.”

“Bunun olmayacağını sende biliyorsun baba, kral eskisi gibi bana yakın davranmıyor.”

“Siz eminim bir yolunu bulursunuz, şimdi biraz dinlenin.” Adam kızını yatağına oturtarak yavaşça yatmasını sağlamıştı. Uyumasını sağlamak içinde her zaman kullandığı ilacını vererek ağır adımlarla odadan çıktı.

***

Genç kadın baş tarafa oturmuş kendisine geçmiş olsun ziyaretine gelen sarayın ileri gelen yetkililerinin hanımlarına dikkatle bakıyordu. Garip bir şekilde kendisini rahat hissediyordu. Daha önceki resmi ziyaretlerde gerilen Nadia ilk kez bu kadar güçlüydü. Bunun için içten içe Elizabeth’e minnet duyarken konuşan kadına bakışları döndü.

“Hanımım, duyunca çok üzüldük. Ne mutlu ki size bir şey olmadı.”

“İyi dilekleriniz için teşekkür ederim.” Nadia eliyle işaret ederek ikramlıkları tatmaları için kadınlara icazet vermişti. Saraya geldiğinden beri kendisine yakın olmaya çalışan kadınların gözlerindeki niyetleri okurken istem dışı gülmüştü. Odada bulunan sekiz kadından sadece iki tanesi niyetinde samimiydi. Diğerleri sıkılmış bir şekilde sahte gülümseme ile Nadia’ya sorular soruyor, bunu da oldukça iyi bir ifade ile saklıyordu.

“Kral prenses Elizabeth’i size vermiş diye söylentiler var sarayda. Kraliçe bu duruma bir şey söylemedi mi?” Nadia kadının gözlerindeki aşağılayıcı bakışlara karşılık gülmüştü.

“Kralın sözünün üzerine kim ne söyleyebilir ki? Ayrıca söylentilerin gerçek dışı olduğunu bilmelisiniz. Kral acımı biraz hafifletsin diye prensesle zaman geçirmemi uygun gördüler.”

“Yine de kraliçenin kızını görmesine izin verilmediği söyleniyor.” Nadia kaşlarını çatarak maliye bakanının karısına bakmıştı.

“Sanırım bu konuyu düşünmek sizin haddiniz değil.” Nadia’nın sert sesi ortamı gererken birkaç kadın Nadia’nın alt tabakadan geldiğini düşündükleri için bu çıkışa kızdıklarını gözlerinden okuyabiliyordu.

“Cariye Nadia, sanırım söylenenleri yanlış anladığınızı düşünüyorum. Malum elit kesimden olmadığınız için sözlerimizi anlamamanız normal,” diyen kadını elini kaldırarak susmuştu.

“Ben sizi oldukça doğru anladım, şimdi izninizle… Ne demişler ziyaretin kısası makbuldür. Bir dahaki sefere geleceğinizi haber ederseniz müsait olup olmadığımı size bildiririm.” Nadia kadına ters bir şekilde bakarak ayağa kalkmıştı. Birkaç adım attıktan sonra samimi olduğunu düşündüğü iki kadına gülümseyerek “Sizleri müsait bir zamanda çay içmeye beklerim,” diyerek kimsenin vedasını dinlemeden hızla odadan çıkıp kendi odasına gitmişti. Şuanda tek düşüncesi Elizabeth’in acıkıp acıkmamasıydı. Nasıl olsa kral saraya döndüğünde diğer problemlere bir çare bulacaktı.

***

Yorumlarınızı eksik etmeyiniz.

3.BÖLÜM <<<<<—–>>>>>> 5.BÖLÜM

2111cookie-checkASİL KAN 4. Bölüm