Şubat 2, 2021 Yazarı mermaridyy 0

Asil Kan 6. bölüm

Keyifli okumalar.

Üç yıl Sonra

Küçük kız sarayın koridorlarında peşinde hizmetliler koştururken ardından seslenenlere kulak asmıyordu. Bazı koridorların aydınlatması loş olsa da Elizabeth için bu durum hiç önemli değildi. Yeni keşfettiği yeteneği sayesinde elinde ateş topu oluşturarak karanlığın üstesinden gelmeyi öğrenmişti. Henüz üç yaşında olmasına rağmen zekası göz doldururken kral babası onun zekasını başkalarının anlamaması için çok uğraşıyordu.

“Prenses lütfen bizi bekleyin.”

“Yakalayamazsınız ki?” Elizabeth hoplaya zıplaya Nadia annesinin odasına doğru ilerlerken karşıdan gelen dedesini görünce duraksadı. Dedesi olacak adamdan hiç hoşlanmıyordu. Ne zaman kendisini görse ekşi bir şey yemiş gibi yüzünü buruşturan adama o da aynı şekilde karşılık verirken hizmetliler prensesin duraksaması ile ona yetişerek arkasında elleri önünde beklemeye başladı.

“Prensesim, sarayın içinde bu şekilde koşmanız hiç yakışık almaz.” Elizabeth omzunu silkerken yaşlı adamın kendisine doğru ağır adımlarla yaklaşmasını beklemişti. Garip bir şekilde adamdan hem korkuyor hem de korkmuyordu. Adam Elizabeth’in yanına gelerek ellerini arkasına bağlayıp hafif gülümsedi. Samimiyetten uzak gülümseyerek karşılık prense onu taklit ederek ellerini arkasına bağlayıp başını olabildiğince yukarıya kaldırmıştı.

“Prenses?”

“Kraliçenin babası?” Elizabeth’in hitabı ile kaşlarını çatan adam homurtuyla bir şeyler söylese de kimse anlamamıştı.

“Ben sizi dedenizim. Bana kraliçenin babası diye seslenmemelisiniz.”

“Ama kral babam bana istediğim gibi seslenebileceğimi söyledi.”

“Kralın sizi şımartmaktan vazgeçmesi gerek artık.” Adam kendi kendine söylense de oradaki herkes adamın dediğini duymuştu. Bir süre dik dik toruna bakan adam prensese biraz daha yaklaşarak “Annenizi ziyaret etmelisiniz. Uzun zaman oldu kraliçemizin yanına gitmediniz.” Elizabeth kendisini her gördüğünde öfkelenen kraliçeyi hatırlayınca omzunu silkeleyerek “Annem beni görmek isteseydi gelirdi, demek ki görmek istemiyor.” Diyerek omzunu silkti. Prensesin yaşından büyük laflar etmesi uzun zamandır adamın dikkatini çekiyordu. Ne zaman ona yaklaşmaya çalışsa kral Edward tarafından engellenirken fırsatını bulmuşken prensesi biraz konuşturmaya karar verdi. Kafasında ki düşünceleri okuyan küçük kızdan habersiz sorgusuna başlarken köşe başından çıkan prens Drew ile kaşları iyice çatılmıştı. Sekiz yaşında ki prens her zaman prensesin etrafında dolanıyordu.

“Abicim,” Elizabeth prense doğru koşarak sarılmıştı.

“Prensesim, bu hiç hoş bir davranış değil.” Hizmetli kadın Elizabeth’i uyarsa da küçük kızın umurunda değildi. Prens kardeşine karşılık verirken gülümseyerek kızın koşmaktan dağılan saçını düzeltmeye başladı.

“Yine koşturuyordun değil mi prenses. Bundan vazgeçmelisin, düşüp yaralanabilirsin.”

“Ben düşmem ki bak!” diyerek Elizabeth öne doğru düşerken birden havada asılı kalması he hizmetlileri hem de yaşlı adamı şoka uğratmıştı. Elizabeth beyninde yankılanan seslerle yaptığı hatayı anlayarak hemen düzelirken mahcup bir şekilde prense bakmıştı.

“Elizabeth!” Prensin kızgın sesiyle üzgün bir şekilde başını eğerken, dedesi olacak adamın prens hakkında kötü düşündüğünü anlayınca kaşlarını çatmıştı. Bakışları adamın ardında duran duvardaki meşaleye takılınca gözleri parlamıştı. Göz kapaklarını kapatmasıyla meşale adamın uzun kuyruklu ceketine düşmüştü. Adam hissettiği sıcaklıkla yanan ceketini görünce bağırarak koşmaya başladı. Onun korkuyla kaçışması ve ardından koşan görevlileri izleyen iki kardeş bir süre şaşkın baktıktan sonra kahkaha ile gülmeye başladı.

“Gördün mü prensim, nasılda koşuyordu?”

“Prenses, babamın ne söyledi sana? Bir daha kimsenin yanında bu şekilde davranma. En iyi lider…”

“Kendini saklayan liderdir.” Elizabeth abisinin sözlerini tamamlarken mahcup olmuştu.

“Kral babama söylemeyeceksin değil mi?”

“Ben söylemesem de o anlayacak biliyorsun.” Prenses üzgün bir şekilde başını sallarken abisinin koluna girerek Nadia’nin odasına doğru ilerledi. Odanın kapısına geldiklerinde küçük kız koşarak kapıyı aralarken izin almadan içeri girdiği için hizmetlilerden yine bir uyarı almıştı.

“Nadia anne, ben geldim.” Cariye Nadia küçük kızın neşeli sesiyle gülümseyerek onu karşıladı.

“Hoş geldiniz prenses.”

“Anne, nasılsın?” Prensin de odaya girmesi ile Nadia’nın keyfi yerine gelmişti. Kasnaktaki panosunu bırakarak prens ve prensesi iki yanına oturtarak onları dinlemeye başlamıştı. Drew iyi giden derslerinden bahsederken Elizabeth’te abisiyle bazı derslere girdiği için ona destek çıkıyordu. Bir süre sohbet ettikten sonra içeriye Nadia’dan olma prenses girmişti. Nadia her zamanki gibi elinde çiçekle odasına giren kızı Floria’yı görünce gülümsedi.

“Prensesim, bu ne güzel bir çiçek.” Prenses bakışlarını iki kardeşine dikerek yüzünü asmıştı. Ne zaman annesinin yanına gelse bu ikisinin onun yanında olduğunu düşünürken Elizabeth onun kıskandığını anlayarak kaşlarını çatmıştı.

“Anne, bunu senin için yetiştirdim.” Saksıyı annesine uzattıktan sonra Elizabeth’i kenara iterek onun yerine oturmuştu. Elizabeth üzülse de belli etmedi. Yerinden kalkarak odanın kapısına doğru giderken Nadia küçük kızın asılan yüzünü görünce duraksamıştı.

“Nereye gidiyorsun prenses? Daha yeni gelmiştin.” Elizabeth arkası dönük bir şekilde Nadia’ya cevap vermişti.

“Benim dersim vardı, unutmuşum Nadia anne, sonra görüşürüz.” Nadia itiraz edemeden küçük kız odadan çıkıp gitmişti. Nadia yanında ki kıza dönerek kaşlarını çattı.

“O yaptığında neydi Floria? Elizabeth senden küçük ve sen onun kalbini kırdın.”

“Bana ne sürekli senin yanında, birazda kraliçe annesinin yanına gitsin.” Nadia şaşkınlıkla kızına bakmıştı.

“Bu yaptığın çok ayıp, Prensese haksızlık yapıyorsun.” Drew kız kardeşine bakarak kaşlarını çattı.

“Bir daha prensese böyle davranırsan seni babama şikayet ederim Floria,” küçük kız abisine bakarak ağlamaklı bir şekilde baktı.

“Senin kardeşin benim o değil. Beni sevmiyorsun, hep onun yanında duruyorsun. Benimle oynamıyorsun.” Prensesin bağırarak abisine sayması Nadia’yı şaşkınlığa uğratmıştı. Drew suçlamalara dayanamayarak yerinden kalktı.

“Asıl sen beni sevmiyorsun. Sürekli diğer prenseslesin. Benimle hiç oynamadınız. İkiniz sürekli şu aptal bitkilerle uğraşıp birbirinize hava atıyorsunuz. Bir daha Elizabeth’e kötü davranırsan seninle konuşmam.”  İki çocuğun kavgası Nadia’nın araya girmesiyle son bulmuştu.

“İkinizde susun, bu davranışınız da ne böyle. Siz kardeşsiniz. Nasıl böyle konuşabilirsiniz. Kral bu söylediklerinizi duysa sizden utanırdı.”

“Ama anne!”

“Ama anne!” iki çocuğun itirazı ile Nadia elini kaldırarak onları susturmuştu. Kızının gözünde kıskançlığı görürken, oğlunun görünce kardeşini koruma duygusunu okuyabiliyordu. Başını iki yana sallayarak Floria’yı gözetim altında tutması gerektiğini fark etmişti. Anlaşılan Kralın ikinci cariyesi kızının aklını karıştırmaya başlamıştı bile. Prens kraliçenin ailesine kayıt edilmişti. Kızını da kaybetmeye dayanamazdı.

“Prensim, bizi prensesle yalnız bırakır mısın?” prens hırsla odanın kapısına doğru ilerlerken annesinin ardından seslenişlerine kulak asmamıştı.

***

Edward tahtına oturmuş yetkililerle devlet işlerini konuşmaya başlamıştı. Sorunların bir kısmı anlaşmalarla çözülse de bir kısmı hala askıda kalmıştı. Savaş bakanının yıllardır yapmış olduğu hazırlıkla krala arz edilirken maliye bakanı da devlet kasasında bulunan paranın hesabını bildiriyordu. Yaptığı her harcamanın hesabı krala belgelerle verilse de Edward adamın gözlerinden her şeyi okuyabiliyordu. Sıkıntıyla diğer yetkililere bakarak en son baş danışmanına döndü.

“Ronald, gerekli tüm belgeleri odama getirirsin. Seninle sonra bir toplantı yapalım.”

“Emredersiniz Kralım.” Kral konuşmasına ve ikazlarına devam ederken taht odasının kapısının zorlanarak açılmasıyla bakışlar kapıdan içeriye giren küçük adımların sahibine dönmüştü. Kral şaşkınlıkla prenses Elizabeth’e bakarken ne söyleyeceğini bilememişti. Yetkililer prensesi görünce şaşırsa da hemen toparlanarak başlarını öne eğip henüz üç yaşında ki kıza selam verdiler.

“Prenses Elizabeth?” Edward kapıda ki askerlerin ne olduğunu merak ederken Elizabeth’in bakışlarından onların uyuduğunu çoktan öğrenmişti. Üstelik onları uyutan prensesten başkası değildi.

“Babacım?”

“Prenses bu yaptığın hiç doğru değildi? Sakın bir daha asker abilerini uyutayım deme.” İkili düşüncelerle konuşurken Elizabeth ağlayarak kralın kucağına koşmuştu.

“Babacım?” Kral kızını kollarına alıp odada bulunan yetkililere toplantının bittiğini söyleyerek dışarıya çıkarmıştı.

“Elizabeth, ne oldu?”

“Kimse beni sevmiyor.”

“O da nereden çıktı, baban seni çok seviyor.” Elizabeth sıcak gözyaşları dökerken Edward şaşkınlıkla silerken elini yakan yaşlara bakmıştı. Prensesin gözyaşları bile insanı yakacak türdeydi.

“Ağlama hayatım, hadi ne olduğunu anlat.” Prenses ağlayarak krala prensesle arasında geçenleri anlatırken Edward iki kızının anlaşamamasına üzülmüştü. Sadece birkaç yıl sonra Elizabeth’i sarayın dışına eğitime gönderecekti.

“Prenses öyle demek istememiştir. Hem Nadia annen de seni çok seviyor. Sen böyle yaparsan onu da üzersin.”

“O da yakında beni sevmeyecek. Yakında bebeği olacak.” Kral şaşkınlıkla kızına bakarken yutkunmadan edememişti. Daha önceden cariyesinin karnındaki ölü bebeği bilen kızının sözleri kralı şaşırtmıştı.

“Nadia annenin bebeği mi var.” Elizabeth babasının sorusuna hevesle başını sallamıştı. Az önce ağlayan o değilmiş gibi kocaman gülümseme ile “Evet, yakında benimle oynayacakmış. Hem diğer prensesler gibi de değil. Çok güzel.” Kral prensesin her sözünü şaşkınlıkla dinliyordu. Elizabeth bebeğin varlığının yanında prenses olacağını da söylüyordu. Edward kızını kucağına alarak yüksek bir kahkaha atmıştı.

“Bunu kimseye söyleme tamam mı prenses. Sakın, kimse Nadia annenin karnında prenses olduğunu bilmemeli.”

“Ama neden?”

“Bunu söylersen sana kötü davranırlar.” Elizabeth yüzünü asarak başını salladı. Zaten bu gün yapmaması gereken bir şey yapmıştı. Babası öğrendiğinde ona çok kızacaktı. Edward düşüncelere dalan prensesin aklından geçenleri okuyunca bu gün verdiği haber için ona kızmamaya karar verdi. Bakışları kızıyla kesişirken Edward ona gülümsemişti.

“Bugün yaptığın hiç doğru değildi biliyorsun değil mi prenses?” Elizabeth babasının sözleri ile gözlerini kocaman açarak ona baktı.

“Özür dilerim babacım, ben bilemedim. Sadece prensime göstermek istemiştim.”

“Neyi?”

“Bana koşmamamı söyledi, düşermişim. Ama ben koşmayı çok seviyorum.” Edward iki çocuğunun iyi anlaşmasına çok seviniyordu. Prens Drew’in diğer prenseslerden çok Elizabeth’e yakın olduğunun da farkındaydı. Derin bir iç çekerek henüz üç yaşında ki kızına baktı. Zaman çabuk geçiyordu. Genlerindeki güç sayesinde prens ve prenses yaşıtlarına göre zeki ve bedenen daha geniş hatlı büyüyorlardı. Elizabeth beş yaşında ki bir çocuğun bedenine sahipti. Onu oyalamak için farklı yönler bulmalıydı. Kapı ağzından gelen hitabet ile bakışları askerin içeriye girmesine yardım ettiği oğlu Drew’e takılmıştı. Çocuk yere bakarak acele ile salona girdi.

“Kralım, prenses Elizabeth’i bulamıyorum…” Kral çocuğun başını kaldırıp kucağında ki prensesi görmesiyle susması karşısında tek kaşını kaldırarak prense baktı. Prens annesinin odasından çıktıktan sonra her yerde üzgün olan kardeşini aramış ama bulamamıştı. Sekiz yaşındaki çocuk sarayda kardeşinin başına gelebilecek tehlikelerin farkında olarak endişeyle durumu kral babasına bildirmek istemişti. Prensesi taht odasında görünce rahatlasa da kendine hakim olamayarak konuşmuştu.

“Elizabeth! Bu yaptığın çok sorumsuz bir davranıştı. Seni ne kadar aradım biliyor musun? Bütün arkadaşlarıma seni sordum ama hiç biri seni görmediğini söyledi.” Kralın vardığını unutan küçük çocuk kardeşinin yanına giderek prensesin aşağıya doğru eğilen başını yukarıya kaldırmıştı. Elizabeth gözleri dolu bir şekilde abisine bakarken Drew dayanamayarak “Ağlama sakın, senin gözyaşların yakıyor, silemiyorum.” Dediğinde Edward gülümsemişti. Prenses babasının kucağından inmeye çalışarak abisine doğru giderken Drew hemen onu kollarına aldı.

“Özür dilerim prensim, ama Floria beni sevmiyor. Orada kalırsam Nadia annemi de üzerdi.” İki kardeş sarılırken Edward sessizce onları izliyordu. İçinden iki kardeşin her zaman bu şekilde kalması için dua etti.

“Korkma, seni koruyacağımı söylemiştim. Hem ben varken başka arkadaş istememelisin.” Edward oğlunun son sözleri ile öksürerek varlığını belli ederken Drew kralı fark edince hemen prensesten ayrılarak mahcup bir şekilde başını aşağıya eğdi.

“Kralım, ben özür dilerim. Sizi unuttum.” Çocuğun yüzü ala çalarken Edward tahtından kalkarak iki çocuğunun önünde diz çökmüştü. Drew şaşkınlıkla kral babasına bakarken Elizabeth sanki bir kralın önlerinde diz çökmesi normalmiş gibi babasına gülümseyerek bakıyordu. Edward prens ve prensesin yanağını okşarken ikisini de kollarının arasına çekip sarıldı. ,

“Sizinle gurur duyuyorum çocuklar. Her zaman birbirinizin yanında olun. Çok çabuk büyüyorsunuz, ileride bu ülkeyi siz yöneteceksiniz. Unutmayın, her zaman adaletli ve koruyucu olun.” Elizabeth babasını tam olarak anlamasa da Drew onun ne demek istediğini anlayacak yaştaydı. Krallığın tek prensi olarak babasından sonra tahta geçeceğini biliyordu. Ne kadar babasının yalnızlığını gördükçe bunu istemese de kral olmaktan kaçamayacağının farkındaydı. ‘Keşke prenses kral olsa!’ diye içinden geçirirken Edward oğlunun aklından geçirdiklerine inanamamıştı. Prens bu yaşta tahta geçmek istemediğine o kadar emindi ki Edward yutkunmadan edemedi.

“Drew, dersler nasıl gidiyor?”

“Askeri eğitimler yeni başladı kralım, diğerleri öğretmenime göre iyi gidiyor.”

“Askeri eğitim nedir babacım?”

“Elizabeth, krala kralım diye seslenmelisin. Kraliçe duyarsa çok kızar.” Edward prensin kardeşini uyarması ile kaşlarını çatmıştı. O ana kadar prensin kendisini baba demekten kaçındığını fark edememişti.

“Prensim, kralda olsam öncelikle sizin babanızım. Bir baba kendi çocuklarına babalık yapamazsa ülkesinde ki çocuklara nasıl yapsın?” Drew bakışlarını kaçırırken Edward birilerinin prense ayar verdiğini düşünmeye başladı. Başı eğik olan oğlunun yüzünü kendisine kaldırarak sordu.

“Yalnız kaldığımızda ya da aile içine bana baba demekten çekinme sakın.” Edward dikkatle oğlunun gözlerinden düşüncelerini okurken kraliçenin çocuğu nasıl korkuttuğunu öğrenmişti. Çocuğun başını okşayarak “Sana bir sır vereyim mi Drew? Kraliçe sana hiçbir şey yapamaz. Senin yetkin ondan üstün. Sen bu ülkenin veliahdısın. Beni anladın mı? Sen ondan korkarsan kardeşlerini kim koruyacak?” prens merakla babasını dinlerken hafif gülümsemişti.

“Bana kötü davranamaz mı? Ama o kraliçe.”

“Sende prenssin.”

“Ama benim annem asil değilmiş.” Edward dişlerini sıkarak küçük bir çocuğun aklına kimin bunları soktuğunu öğrenmek istiyordu. Nadia’nın karnında ki prens olsaydı kanunlara göre seviyesi yükselecekti. Ama prensesin dediğine göre bebek kız olacaktı. Başını iki yana sallayarak “Annen kim ne derse desin asil bir kan doğurdu. Bu onu asil yapar. Sakın kendini ezdirme. Şimdi dersine git ve çok çalış. Ne kadar güçlü olursan anneni ve kardeşlerini o kadar iyi korursun.” Çocuk hevesle başını sallarken Elizabeth araya girerek “Bende güçlü olmak istiyorum. Bana ne bende öğrenmek istiyorum,” diye diretirken Drew kardeşine gülümseyerek “Ben sana öğretirim,” dedi.

İki kardeş taht odasından ayrılırken Edward yarım kalan toplantısı için saray yetkililerini yeniden huzura çağırmıştı. Uzun süren toplantı sonrası Ronald kralın yanında kalırken diğerleri odadan ayrılmıştı.

“Ronald, emanetim nasıl?” Ronald kısa bir duraksamanın ardından derin bir iç çekmişti.

“Kralım, iyi durumda. Dilediğiniz gibi eğitimine ara vermeden devam ediliyor.”

“Annesinden hala haber yok mu? Üç yıl oldu…”

“Bahsettiğiniz nehri kıyı boyu aradık. Biliyorsunuz nehirde sınır bölgesine dökülen kısma set çekmiştik. Suya kapıldıysa oradan geçmesine imkan yok. Bazı casus askerlerinin cesedine ulaşsak da ondan bir haber yok.”

“Yaşıyor olabilir o zaman?”

“Emin değilim ama olabilir. Bunun için çevre köyler araştırılıyor. Gizli olmasını istediğiniz için dikkat çekmemeye çalışıyoruz. Bu da zaman kaybına neden oluyor.” Edward başını sallayarak düşünceli bir şekilde danışmanına baktı.

“Sence çocuk nasıl? Gelişme gösteriyor mu?” Ronald kralın sözlerine istem dışı gülmüştü. Kralın gençliğini bilen adam “Dayısına çekmiş,” dediğinde Edward gözleri büyüyerek Ronald’a baktı.

“Sen…”

“Onun kim olduğunu elbette biliyorum Kralım, çocuk sizin küçüklüğünüzün kopyası gibi. Özellikle şehir dışında bir evde tutuyorum ki tanınmasını engellemek için.”

“Anlıyorum.”

“Adrian, çok yetenekli. Hızlı öğreniyor ve aşırı hareketli. Bir de sanırım şifa verme yeteneğine sahip. İlaç yapımında oldukça iyi, bu yaşında çoğu şifacıdan daha etkili ilaçlar yapıyor.”

“Prensesin de şifacılığa merakı vardı. Gücünü anlayabildin mi?”

“Prens çok zeki kralım, prenses ona yeteneklerini gizlemeyi öğretmiş. Sadece insanları uyutabildiğini ve taşlaştırma yaptığını fark ettim.”

“Taşlaştırma mı?” Ronald kralın sorusuyla o güne gitmişti. Prens Adrian ile ormana girdiklerinde ona avlanmayı öğretecekti. Çocuğun baktığı yöne kafasını çevirdiğinde yerinde donup kalan tavşanı görünce şaşırmıştı. Adrian tavşana ağır adımlarla giderken hayvan yerinden bile kıpırdayamamıştı.

“Evet kralım, avlanırken tavşanı dondurduğu kendi gözlerimle gördüm.”

“Sence bu yeteneği ne kadar gelişmiş durumda. Gücü olan birine de aynısını yapabilir mi?” Ronald başını bilmediğini belirtircesine sallarken Edward düşünceliydi. Eğer kendi gücüne yakın güçleri de dondurma özelliğine sahipse sıfırlayıcı olabilirdi. Ronald’a bakarak derin bir iç çekti.

“Adrian sıfırlayıcı olabilir Ronald. Onu iyi gözlemeni istiyorum.” Ronald kralın sözlerine şaşırırken duruşunu değiştirmişti.

“Sıfırlayıcı mı? Sıfırlayıcılar…”

“Biliyorum, sıfırlayıcılar kendi ülkesini kurmaya çalışırlar. Adrian’ın şuanda öyle bir niyeti olduğunu sanmıyorum.”

“Ya prens Drew’e karşı gelirse?” Edward danışmanının sözlerini düşünmeye başlamıştı.

“Öyle bir şey olacağın sanmıyorum. Şuanda sadece yeğenimin iyi eğitilmesini istiyorum. Yakında onu görmeye gideceğim.”

“Ama kralım, bu duyulursa…” Edward elini kaldırarak onu susturmuştu.

“Ben onun ailesiyim. Onu yalnız bırakamam. Biliyorsun, çocuklarım konusunda sadece sana güvenebilirim. Yeğenimde sana emanet.”

“Emredersiniz kralım. Yalnız bir konu vardı. Adamlarımızdan kraliçenin babasının da birini araştırdığımı öğrendim. Henüz kim olduğunu bilmiyorum ama Adrian olabilir diye düşünüyorum. Onlar prensi bulursa…”

“Yeğenimi öldürmeye çalışırlar. Alexix’in emri tüm ülkelere gönderildi. O çocuğun idamını istiyor. Nedenini söylemiyor ama çocuğu öldürene büyük vaatleri var.”

“Ne yapacaksınız? Adrian’ı bulması zor. Nitekim onun yaşın da birçok çocuk var ülkede. Sizin o günkü cezanız herkese ders oldu kralım. Çocuklarımız artık daha güvende.” Kral Edward yıllar önce çocuklara ve kızlara musallat olan suçluları şehir meydanında canlı canlı yakarak cezalandırdıktan sonra kimse bir daha aynı suçu işlemeye cesaret edememişti. Halkı güven içindeydi. En azından çocukları için korkmuyorlardı. Açgözlü yetkililerin de hakkında gelmeye kararlıydı.

“Maliye bakanlığına müfettiş atamanı istiyorum. Tüm belgeler incelenecek. Harcamaların nereye gittiğini öğrenmek istiyorum.” Ronald kralın sözlerini not alırken diğer devlet işlerini de konuşarak güne son vermişlerdi.

***

Nadia gün boyu yanına gelmeyen Elizabeth’i düşünmekten kendini alamıyordu. Yatmak için hazırlanarak odayı aydınlatan kandillerden birini bırakarak diğerlerini söndürdü. Yatağına geçtiğinde uyuyamayacağını anlamıştı. Geç olmuştu ama bu gün olanlardan sonra prensesi görmeden için rahat etmeyecekti. Yerinden kalkarak yeniden üzerini giyindi. Acele ediyordu. Kapı ağzında her zaman bekleyen bir hizmetli olurdu. Odasının kapısını açtığında hizmetli kız hemen başını eğip “Hanımım,” diye seslendi. “Bir isteğiniz mi var hanımım?” Nadia kadına bakıp cevapladı. “Prensesi görmeye gideceğiz, hazırlık yap.” Hizmetli kadın karanlık yolu aydınlatmak için önden kandili tutarak ilerlerken Nadia onu ağır adımlarla takip ediyordu. Gecenin karanlığında duvarda oynaşan gölgeler genç kadının içini karartmaya yetmişti. Daha önce sarayda bu saatte dolaşmamıştı. Bir süre daha ilerledikten sonra kulaklarına yankılanan sesle duraksadı.

“Kim var orada?” Nadia gelen sese dönerken iki askerle birlikte birkaç kişinin daha onlara doğru geldiğini görmüştü. Adamların kim olduğunu bilmiyordu. Daha önce sarayda görmediğine emin olsa da hizmetlisi önüne geçerek askeri cevapladı.

“Cariye Nadia, prenses Elizabeth’in odasına gidiyoruz.” Asker biraz daha yaklaşarak onları tespit ederken Nadia’nın bakışları arkada duran iki adama takılı kalmıştı. Onun bakışlarından tedirgin oldukları belli oluyordu.

“Sizin kadınlar tarafında ne işiniz var?” Nadia adamlara sert bir şekilde sorarken askerler yutkunmuştu.

“Kraliçe bizi çağırmıştı.”

“Bu saatte, cariyeler bölümünde adamları hangi hakla çağırıyor. Üstelik…” Askerlerin arkasında ki adamları işaret ederek “Yabancı adamların bu bölümde olduğunu kral öğrenirse size ne yapar bilmiyor musunuz?” dediğinde askerler başlarını eğmişti.

“Bizim bir sucumuz yok hanımım, bize emredileni yapıyoruz.”

“Siz kimsiniz ve sarayda ne arıyorsunuz?” Nadia adamların gözlerinden bakışlarını çekmezken adamların geçerli bir yalan aradıklarını bakışlarından anlıyordu. Gerçeği nasıl olsa gözlerinden okumuş olsa da bunu belli etmemeliydi. Korkuyordu ama korkusunu içinde yaşıyordu.

“Anlaşılan cevap vermeyeceksiniz. Asker, bu ikisini zindana götür. Kralı da bildir.” Askerler başlarını hızla kaldırırken yutkunmuşlardı.

“Ama hanımım, kraliçe…”

“Kraliçe de bu sorumsuz davranışının hesabını krala verecek. Bu bölüm kadınlara aittir. Aileden olmayanlar içeri giremez. Kralın eşleri dahil prenseslerin ve prensin olduğu bölüme yabancıları ne sebeple soktuğunu öğreneceğiz.” Adamlar ileri atılacakken arkadan gelen sesle durmuşlardı.

“Onların aileden olmadığını nereden biliyorsunuz?” Kraliçe hizmetlisinden olanları duyunca endişelenerek hızla odasından çıkıp olaya el atmaya karar verdi. Nadia’nın bu saatte odasının dışında olması canını sıkmıştı. Üstelik görmemesi gereken bir şey görmüştü. Onun hicabına bakmayı aklına koyarak olaya dahil olmuştu.

“Kraliçe?”

“Bu saatte odanızda olmanız gerekiyordu. Neden dışarıdasınız?” Nadia kraliçenin gözlerinde ki hırsı gördükçe korkuyordu. Kadının adamları kurtarmak için yalan söylediğini biliyordu.

“Prensese bakmaya gidiyordum. Bu gün onu göremedim.”

“Prenses bu saatte uyuyordur. Bunu düşünemediniz mi?”

“Elbette, ancak uyusa da iyi olduğunu bilmek isterim”

“Siz kendi prensesinizle ilgilenin cariye, benim prensesimle ben ilgilenirim.”

“Prensesi siz dünyaya getirmiş olabilirsiniz ancak kral onunla ilgilenmemi benden istedi. Ayrıca konumuzun bu olduğunu sanmıyorum. Bu saatte yabancı erkeklerin kadınlar bölümünde ne aradığını açıklarsanız sevinirim.”

“Haddini bil. Kim oluyorsun da kraliçeyi sorguluyorsun?” Nadia kaşlarını çatarak kraliçeye bakmıştı. Kadın güçlüydü. O basit bir cariyeyken kraliçenin karşısında nasıl durabilirdi ki. Nadia arkasını dönerek izin isterken devam etmeden önce “Kralın bu olanlardan haberi olacağına emin olabilirsiniz kraliçe. Ben haddimi bilebilirim ama kral Edward eşlerinin olduğu bölüme yabancı erkekleri almamanız gerektiğini size hatırlatacaktır.” Kraliçe öfkeli bir şekilde Nadia’ya doğru adım atacakken koridorlarda yankılanan sesle duraksamıştı. Askerlere adamları götürmesini söylerken kendisi de hızla odasına doğru ilerledi. Kralın bu bölüme kime geldiğini bilmiyordu. Kendisine gelmesini ümit etmekten başka çaresi yoktu.

Nadia az önce olanlara inanamıyordu. Aklı karmakarışık olurken kendisini Elizabeth’in odasına güçlükle atmıştı. Kraliçe onunla uğraşacaktı. Özellikle bu geceden sonra ondan gelecek hamleleri bekleyecekti. Krala elbette bu gece gördüğü adamları söyleyecekti. Söylemek zorundaydı. Masum bir çocuğun hayatı söz konusuyken susmasına olanak yoktu. Prensesin odasında ki hizmetli kadın Nadia’yı görünce hızla oturduğu yerden kalkmıştı.

“Hanımım?”

“Prenses uyudu mu?” kadının cevap vermesini beklemeden prensesin tüller arasında kaybolmuş yatağına yaklaşmıştı. Yatağa yaklaştığında içi sıkıntıyla doldu. Yatağın tülünü hızla geriye açtığında ise karşılaşmayı beklemediği manzarayla öfkeyle konuşmuştu.

“Herkes dışarıya, krala haber verin.” Hizmetli prensesin yatağına yaklaşmak isterken onu durdurarak dışarı çıkmasını emretmişti.

“Kim olursa olsun kraldan başka odaya girmeyecek. Anlaşıldı mı?” hizmetliler ne olduğunu anlamadığı için korkmuş bir şekilde odadan çıkmıştı. Nadia prensese daha da yaklaşarak yatağında çözülmeyi bekleyen buz gibi duran prensese baktı. Elini uzatmış ama dokunmaya korkmuştu. Ona zarar vermek en son isteyeceği şeydi.

“Prensesim, lütfen size bir şey olmasın.” Birkaç dakika sonra odanın kapısı gürültüyle açılırken Nadia ıslak gözlerler krala bakmıştı.

“Kralım,” Edward aldığı haberle hızla prensesin odasına doğru ilerlemişti. Geceyi ikinci cariyesinin odasında geçirmeyi planlarken vazgeçip odasına doğru ilerledi. Kadınlar bölümünden çıkmadan önce hizmetlinin telaşla kendisine doğru gelmedi durmasına neden olmuştu. Kadının prensesin hizmetlisi olduğunu anladığında ise endişeyle prensesin odasına doğru yürümeye başladı. Kadının konuşmasına bile gerek yoktu. Kral bir şey olduğunu anlamıştı.

“Nadia?”

“Kralım, prensese bakın!” Edward hızla yatağa yaklaştığında prensesin buz kütlesinin içinde uyuduğunu görünce derin bir nefes almıştı. Korkmuş kadını kollarının arasına alarak sıkıca sarıldı.

“Korkma Nadia, prensese bir şey olmadı.”

“Ama, o…” Nadia yeniden prensese baktığında yutkunmuştu. Elizabeth sanki pamukların içindeymiş gibi buzun içinde rahat bir pozisyon arayarak uykusuna devam etmişti. Nadia onun hareket etmesini şaşkınlıkla izlerken Edward kadının şaşkınlığına gülümsedi.

“Hadi çıkalım, yoksa onu uyandıracağız.” Nadia şaşkın bir şekilde odanın kapısına doğru ilerlerken hizmetlisine prensesin odasında kalmasını emretti. Odaya kimse girmeyecek, prensesin yatağına kimse yaklaşmayacaktı.

***

Umarım yorumlarınızı eksik etmezsiniz.

5.BÖLÜM <<<<<—–>>>>> 7.BÖLÜM

2850cookie-checkAsil Kan 6. bölüm