Asil Kan 11. bölüm

Elizabeth kendisini takip eden kişiyi gördüğüne hiç şaşırmamıştı. Hançerini biraz daha bastırırken sivil birine zarar veremeyeceğini düşünüyordu. Başını iki yana sallayarak “Neden beni takip ediyorsun?” diye sordu.

Adrian salonda herkesin eğlendiğini görünce etrafına daha dikkatle bakmaya başlamıştı. Prenses Feliscia’yı göz hapsine tutsa da içgüdüsel olarak bakışları sürekli prenses Elizabeth’e kayıyordu. Hala gördüklerini sindirememişti. Ablasına olan davranışlarından hiç hoşlanmamıştı. Prensesin kralın yanına gidip bir süre konuştuğunu görmüş, uzaktan ne konuştuklarını dudak okuyarak öğrenmişti. Yeni kralın prenses Elizabeth’e düşkün olduğu ona sarılışından belli oluyordu. Derin bir iç çekerken Elizabeth’in salonun kapısına doğru ilerlediğini görünce ayakları onu prensesin peşine doğru sürüklemişti. Dalgınlıkla ilerlerken yaptığı hatayı boğazına dayanan hançer ile anlamıştı. Prensesin karma karışık düşüncelerini okurken kendisini sivil sanmasına neredeyse gülümseyecekti. Hissettiği baskı ile bakışlarını Elizabeth’e sabitledi.

“Merak ediyordum, herkese karşı bu kadar saldırgan olup olmadığınızı!” Elizabeth gözlerini kısarken adamın düşüncelerini okuyamadığı için şaşırmıştı.

“Saldırgan mı? Ben mi saldırganım?”

“Ablanıza olan davranışınıza şahit oldum, bence kendinize göre rakipler bulmalısınız.”

“Sizi ilgilendirmeyen konulara burnunuzu sokmayın. İşinizi iyi yapın kâfi!” Elizabeth yüzünün yarısı maske ile kapalı olan adama dikkatle bakıyordu. Gözlerinde ki bir şey genç kızın içini ürpertirken kendisine neler olduğunu anlayamamıştı. Hançerini geri çekerek arkasını dönüp hızlı adımlarla oradan uzaklaştı. Arkasından şaşkın bir şekilde bıraktığı adamın ne durumda olduğunu bilmeden…

***

Elizabeth sarayın koridorlarında ağır adımlarla ilerlerken her gün yeni bir yerini keşfediyordu. Özellikle tören ve eğlence olduğu zamanlarda sarayda herkes çekilirdi. Birkaç hizmetliden başka kimse ortalıkta dolanmazdı. Bu da Elizabeth’in rahat bir şekilde sarayda dolanmasına olanak sağlıyordu. Sarayın kuzey kısmında ilerlerken dikkatini çeken kapıdan içeriye girdiğinde kendisini karşılayan karanlığa gözlerini kısarak bakarken elinde ki ateşi yakmak üzereyken gözünün önünde beliren görüntülerle şaşkınlıkla yutkunmuştu.

“Görüyorum!” Elizabeth yutkunarak yeni keşfettiği gece görüşü yeteneğiyle hem şaşırmış hem de korkmuştu. Karanlık taşların üzerinde ki lekelerden hoşlanmamıştı. Ağır adımlarla ilerlerken biraz ileride gördüğü merdivenle o tarafa doğru ilerledi. Keskin kulakları etraftaki sesleri algılamaya çalışırken nefes sesinin dışarı çıkmaması için dikkat ediyordu. İlerledikçe sarayın alt katına doğru iniyor ve her adımında bedeni ürperiyordu. Arkasından duyduğu kapı kilitleme sesi ile birden irkilen genç kız adımlarını hızlandırarak neyle karşılaşacağını bilmeden elini duvarlara sürerek ilerliyordu. Daha derinlere indiğinde ise yutkunmadan edememişti. Sarayın zindanlarına indiğini fark edince içinde garip bir his oluşmuştu. Daha önce sarayın altında bir zindan olduğunu duymamıştı. Babası onu bu konuda uyarmamıştı. Ağır adımlarla ilerlemesine devam ederken sessiz olan duvarlar sanki genç kızla konuşmaya başlamıştı. Kulaklarına yankılanan çığlıkları duymak Elizabeth’i dehşete düşürürken gözleri dolmaya başlamıştı. Duvarlara sıçrayan işkence gören kişilerin kan izleri Elizabeth’i dehşete düşürmüştü.

“Özür dilerim!” kimden dilediğini bilmeden genç kız fısıltı gibi özür dilemişti. Elini duvardaki kan izlerine dolaştırdıkça kanın sahibinin çektiği acıyı bedeninde hissediyordu. Ne kadar elini çekmek istese de başaramayan Elizabeth, birisi elini tutuyormuş gibi tutsak edilmişti. Bedeni daha fazla acıya dayanamayarak yere doğru çökerken gırtlağından söküp alınan çığlığa engel olamamıştı.

“Baba!”

***

Adrian şaşkın bir şekilde kendisinden uzaklaşan genç kızın arkasından bakarken kulaklarına dolan ayak sesi ile arkasını dönmüş ve prenses Felisa ile göz göze gelmişti. Genç adam gülümseyerek prensesi selamlarken Felisa ona karşılık vererek adımlarını yavaşlatmıştı. Yüzünde ki maskeye rağmen Adrian çok gösterişli bir genç adamdı. Özellikle gözlerini gören genç kızların içi eriyordu. Adrian başını eğerek “Prensesim,” diyerek yanında duran genç kızdan bakışlarını kaçırırken Felisa güzelliğinin farkında olan genç bir kız olarak başını kaldırarak konuşmuştu.

“Sizi tebrik ederim. Kralın danışmanı olduğunuza göre babamın gözüne girmiş olmalısınız.” Adrian dayısının sözü geçince tedirgin olsa da ifadesini değiştirmemişti. Karşısında ki bir asil kandı ve gücünü bilmediği bir asil kanın yanında dikkatli olması gerektiğini çok küçük yaşta öğrenmişti.

“Kral Edward lütufta bulundular prensesim.”

“Öyle olduğuna eminim ama sizin de bazı meziyetleriniz olmalı ki bu göreve layık görüldünüz. Gerçi benim çokbilmiş kardeşim de danışman oldu. Ondan size sıra kalır mı bilmem.” Felisa’nın bakışlarında yanıp sönen alevi son anda fark edip bakışlarını çeken genç adam yutkunmadan edememişti.

“Prenses Elizabeth’le anlaşacağımıza inanıyorum. Sonuçta ülkenin istikbali için çalışacağız.”

“Sen yine de emin olma. Elizabeth herkese üsten bakmaya bayılır. Dikkat çekmek için elinden geleni yapar.” Adrain prensese bakmasa da yanında bulunan hizmetlisinin düşüncelerini okuyabiliyordu. Hizmetlinin prensesi yalanlayan sözlerini duydukça kaşlarını çatmıştı. Karşısında ki prenses daha kendi hizmetlisinin ne düşündüğünü anlayamıyordu. Başını iki yana sallayarak Felisa’ya cevap vermişti.

“Prenses Elizabeth’le baş edebileceğime inanıyorum.” Adamın sözlerine hizmetliler neredeyse gülecekti. Felisa kaşlarını çatarak Adrian’a bakarken öfkeyle ellerini yumruk yapmıştı. Adrian korkusuz bir şekilde genç kızın gözlerine bakarak derinliklerinde olan kıskançlığı görebiliyordu. Derin bir iç çekerek başını eğip “İzin verirseniz tören salonuna dönmek zorundayım. Sözlerinizi dikkate alacağım.” Adrian hızlı adımlarla tören salonuna doğru ilerlerken güçlü bir elin kalbini sıktığını hissetmişti. Nefes alması zorlaşırken tüm bedeni acıyla kıvranmaya başlamıştı. Güçlü olmak için elini duvara dayadığında gelen acı beyninde yankılanan çığlıkla birden gitmişti. Adrian kendine gelir gelmez hızla tören salonuna giderken kapıdan içeriye girer girmez dayısı ile göz göze gelmişti. Edward’ın gözlerinde ki korkuyu görünce yutkunan genç adam dayısının etkisi altına girerek ona doğru adımlamıştı. Edward’ın kulağına doğru eğilirken bunu neden yaptığının bile farkında değildi. Hipnoz olmuş bir şekilde hareket ediyordu. Edward zaman kaybetmeden hızla yerinden kalkarak salonun kapısına doğru ilerlerken Adrian ve Drew onu takip ediyordu.

“Baba ne oldu?” Drew babasının beyaza kesen yüzü karşısında endişelenerek sorarken Edward adımlarını daha da hızlandırarak sarayın kuzey bölümüne doğru ilerliyordu. Beyninde yankılanan ‘Baba kurtar beni,’ çığlığı Edward’ı dehşete düşürmüştü.

‘Elizabeth, neredesin?”

‘Zindanda!’ Edward duyduğu cevapla koşmaya başlamıştı. Kızı zindandaydı. Elizabeth’in gücünde biri türlü işkencelerin yapıldığı zindanda ağır yaralar alırdı. Drew ve Adrian eski kralı koşarak takip ederken Drew daha önce görmediği bir kapının açılıp kapandığını duymuştu. Drew yanında ki genç adama bakarken Adrian “Sizce ne oldu?” diye sormadan edememişti.

“Babam bu kadar telaşlandıysa söz konusu olan kişi Elizabeth olmalı.” Drew hiç düşünmeden babasının kaybolduğu kapıdan içeriye girerken hayvanlardan aldığı yeteneği ile karanlık alanda hızla ilerliyordu. Kulaklarına yankılanan çığlıkla “Elizabeth!” diye bağırarak koşmaya başladı. Adrian onu uzaktan takip ederken etrafı aydınlatacak bir şeyler bulmaya çalışıyordu. Yeteneğini kullanmasına olanak yoktu. Duvarda duran eski meşaleyi etrafına bakınarak hızla yakmış ve seslerin geldiği yere doğru ilerlemeye başlamıştı. Ne göreceğini bilmiyordu ama kesinlikle karşılaştığı manzarayla hazırlıksız yakalanmıştı.

Edward kızına ulaştığında onu duvarın dibince yerde yatarken bulmuştu. Bedeninin bazı yerlerinden kan aktığı gibi yüzü kan içinde kalmıştı. Genç kızın gözleri kapalı olsa da kanın kaynağının gözleri olduğunu biliyordu.

“Elizabeth, kızım.” Genç kız babasını duymuyordu bile. Arada boğazına takılan çığlıklarla inlerken Edward kızını kollarına alarak hızla geldiği yolu geriye adımlamaya başlamıştı. İlk olarak Drew ile karşılaşmıştı. Genç adamın korkuyla “Elizabeth!” diye yanına koşması Edward’ın kendine gelmesine neden olmuştu.

“Drew, yolu aydınlat!” Drew babasının dediğini yapacağı sırada Adrian yanlarına meşale ile gelmişti. Genç adamın gözleri Elizabeth’in kan içinde kaldığı yüzüne takılı kalmıştı.

“Adrian, hadi gitmemiz gerek.” Adrian hipnozdan çıkmış gibi yolu aydınlatırken yaşına rağmen hiç zorlanmadan kızını taşına dayısına üzgün bir şekilde bakmıştı. Onun korkusunu içinde hissediyordu. Sarayın güvenli koridorlarına çıktıklarında onları gören hizmetlilerin ağızlarından korku nidaları yükselirken cadı kazanı çoktan saray koridorlarında kaynamaya başlamıştı.

“Hemen hekimi çağırın!” Elizabeth’e belki bir şey yapamayacaklardı ama en azından uyanmasını sağlayabilirlerdi. Edward meraklı bakışlar altında genç kızı yatağına yatırırken bir yandan da etrafa emirler yağdırıyordu. Drew arkasını dönerek camın dibinde olan büyük yılana kızgın bir şekilde bakmıştı. “

“Sana onu korumanı söylemiştim, şu hale bak!” Adrian kralın kime kızdığını anlamak için arkasını döndüğünde şaşkınlıkla yutkunmuştu. Kocaman top olmuş yılan kralın karşısında korkuyla başını aşağıya eğerken Drew bir süre sonra yılanın yanına giderek Adrian’ın şok olmuş bakışları arasında başını okşamaya başlamıştı.

“Özür dilerim dostum, senin her yere giremeyeceğini unutuyorum bazen. Affet!” Yılan başını iki yana sallarken Adrian yatakta inleyen genç kıza doğru dönmüştü. Edward dikkatle prensesin kanla kaplı yüzünü temizlemeye çalışıyordu. Adrian yatağa doğru yaklaşacağı sırada birden önünü kesen yılanla göz göze gelmişti. Neredeyse beş metre büyüklüğünde ki yılan ayağa dikilerek genç adama dilini çıkarıp yaklaşmaması için uyarıda bulunuyordu.

“Dostum, o bizden. Ona izin var!” Drew’in sözleri ile Adrian yılanın kendisine şüpheyle baktığına yemin edebilirdi. Karşısına çıkma hızının aksine ağır bir şekilde geri çekilen yılan arada genç adama bakmayı ihmal etmiyordu.

“Kralım, o nasıl?” Drew babasına ‘kralım’ diyen genç adama hüzünlü bir şekilde bakmıştı. Kuzen olmalarına rağmen her zaman aralarına bir uzaklık girecekti.

“Adrian, onun elini tutmanı istiyorum.” Adrian şaşkın bir şekilde dayısına bakarken Drew de ileri atılarak “Ama baba,” dediğinde Edward kimseye aldırmayarak odada sadece Drew ve Adrian’ın kalmasını söyleyerek herkesi dışarıya çıkarmıştı. Odada yalnız kalan üçlü birbirine bakarken Edward ayağa kalkarak üzgün bir şekilde genç adamın omzunu kavramıştı.

“Annenin iyileştirici gücü vardı, biliyorum ki sende de var. Prensesin acısını ancak sen dindirebilirsin.” Adrian dayısına üzgün bir şekilde bakarken artık Drew’in de gerçeği bildiğine emin olmuştu.

“Ama ben…”

“Lütfen!” Edward’ın bakışlarına dayanamayan genç adam yatağa yaklaşarak genç kızın elini tutmuştu. Bedenine yayılan enerji ile sarsılan Adrian bakışlarını prensesten çekemiyordu. Sanki genç kızın bedeninden kendi bedenine bir çarpılma oluyordu. Vücudu titrerken odaklanmaya çalıştı. Gözlerini kapattığında annesinin kendisine öğrettiği tekniği uygulamaya çalıştı. Gözlerini açmasa da genç kızın bedenindeki hasarın boyutunu hissedebiliyordu. Ellerini tuttuğunda kollarında ki yarala yavaş bir şekilde kapanırken Drew yutkunarak ikiliyi izliyordu. Ses çıkarmamak için neredeyse nefes bile almayacak durumdaydı. İşi bittiğinde Adrian bakışlarını kaçırarak dayısına döndü.

“Ne oldu?” Edward şüpheyle yeğenine bakarken Adrian mahcup bir şekilde konuşmuştu.

“Benim iyileştirici gücüm sadece dokunduğum yeredir. Prensesin bedeninde çok yara var.” Edward acıyla gözlerini kapatırken bir kez daha babasının merhametsiz ceza yöntemlerine saydırmaya başlamıştı. Kral olduğunda ilk işi sarayın altında ki zindanı kapatmak olmuştu. Ama bu gün kızı orada acı çekenlerin acılarını yaşamıştı.

“Yaraları nerede?”

“Sırtında ve bacaklarında… Kırbaçlanmış!” Edward gözlerini kapatırken Drew öne atılarak “Buna kim cesaret eder?” diye adeta kükremişti. Onun kükremesiyle yılan başını tehditkâr bir şekilde kaldırırken Adrian elleriyle oynuyordu.

“Yap şunu!”

“Ama…”

“Biz arkamızı döneriz, kızımın acılarını dindir!” Adrian yutkunarak dayısına bakarken izi almak için bu kez yeni kral Drew’e bakmıştı. Adrian’in tedirgin bakışlarına karşılık Drew neredeyse kardeşinin acısına ağlayacak duruma gelmişti.

“Babam ne dediyse onu yap. Ama sakın kardeşime fazla bakma.” Adrian başını iki yana sallayarak kıskanç bir abi ile karşı karşıya olduğunu düşünerek üzgün bir şekilde gülümsemişti. Kral ve Edward ardına dönerken yılan dikelerek dikkatle genç adamın hareketlerini izliyordu. Onun bakışlarından ürperen Adrian “Kralım, şu dostunuza bana şu şekilde bakmamasını söyler misiniz? Yaralar için odaklanmam gerekiyor.” Drew tek işareti ile yılanı yanına çağırmıştı. Adrian rahat bir nefes alarak genç kızın döndürerek elbisesinin arkasında ki bağcıkları çözmeye başlamıştı. İlk kez bir kadına bu şekilde dokunacaktı. Aklı karma karışıktı.

“Odaklan Adrian!” genç adam dayısının uyarını duyunca onun düşüncelerine sızdığını hemen anlamıştı. Sessizce “Sizce de bana haksızlık yapmıyor musunuz? Prenses bile olsa o genç ve güzel bir kız. Bende sağlıklı bir erkeğim.” Dediğinde Edward’ın kızgın homurtusunu duymuştu. Elizabeth’in sırtında ki yaraları görünce gözlerini kapatan genç adam acıyı bedeninde hissedince şaşkın bir şekilde gözlerini açmıştı. Elini hafif bir şekilde yaraların üzerine gezdirerek odaklanmaya çalıştı. Yaraların derinliğine göre bazı yerlerde zorlansa da garip bir şekilde güçleniyordu. Bir süre sırtında ki yaraların yavaşça kapanmasını izledikten sonra eteğini hafif kaldırarak genç kızın ayak bileklerine tutarak aynı işlemi oraya da uygulamıştı. Prensesin nasıl bu hale geldiğini bilmiyordu. Öğrenmek istese de zamanı olmadığının farkındaydı. Kapı ardından gelen sesle hızla yerinde doğrularak genç kızı üzerini kapatıp pencerenin yanına ulaşıp dışarıya bakmaya başladı. Edward’a aynı hızla kızının başına çökmüştü.

“Prensesim, açın gözlerinizi.”

“Kralım, ah kızım nasıl oldu?” Barbara kapıyı açıp hızla odaya girdiğinde Edward kaşlarını çatarak ana kraliçeye bakmıştı.

“Odaya ben varken bu şekilde giremezsiniz ana kraliçe.” Barbara kaşlarını çatarak kocasına bakmıştı. Odada Drew ve yeni danışmanı olduğunu görünce daha da çatılmıştı o kaşlar.

“Yabancı insanlar kızımın odasında durabilirken ben annesi olarak neden giremiyorum.”

“Yabancı dediğin kişi kızınızın hayatını kurtardı.” Edward prensesin kolay ölmeyeceğini elbette biliyordu ama ana kraliçenin bunu bilmesine gerek yoktu.

“O olmasaydı prensesi bulamazdık.” Barbara pencerenin kenarında duran genç adama dikkatle bakarken yüzünde ki maskeye yüzünü buruşturarak bakmıştı. Maskenin altında nasıl bir yüz olabileceğini merak etmiyordu. Maske takıyorsa çirkin olsa gerekti. Yatağa yaklaşarak prensesin diğer elini tutarken Edward odada ki fazlalıkların çıkmasını emretmişti. Drew kardeşini biran olsun yalnız bırakmak istemiyordu.

“Kralım, sizin eğlenceye dönmeniz gerekiyor.” Barbara yeni krala söylenirken Drew onu duymamıştı bile.

“Bu nasıl olur baba, sarayın altında öyle bir yer olduğunu bilmiyordum.”

“Kral dedenizin zamanından kalma orası. Suçluları bizzat kendisi cezalandırmak isterdi.”

“Ama burası saray!” Drew’in aklı almıyordu. Öyle bir yerin varlığı genç adamı dehşete düşürürken Elizabeth’in çektiği acıları tahmin bile edemiyordu. Barbara Edward’ın dudaklarından bir şeyler mırıldadığını fark edince kaşlarını çatmıştı. Eski kral bir zamanlar kız kardeşinin yaptığı gibi anlamadığı kelimeler kullanıyordu. Barbara yutkunarak fark etti ki kralın iyileştirici gücü vardı. O da diğer ailesi gibi şifa gücüne sahipti. Ama bilmediği Edward’ın bilerek daha önce kardeşinden duyduğu cümleleri tekrarladığıydı. Yoksa ana kraliçe gibi zeki biri kızının nasıl iyileştiğini sorgulamaya başlayacaktı. Adrian dayısına kısa bir bakış atarak kaşlarını çatmıştı. Dudaklarını okuyabildiği için kelimelerini anlayabiliyordu. Boğazını temizleyerek “İzniniz olursa ben artık çıkayım kralım,” dediğinde Edward ve Drew ona bakmıştı. İkisi de kraldı. Biri tacını bırakmış olsa da Adrian için hala kraldı.

“Teşekkür ederim Adrian, sen çıkabilirsin.” Adrian Drew’in işareti ile odadan çıkarken dikkatli bakışların da odak noktasıydı.

***

Prenses Felisa ve Floria karşılıklı durmuş fısır fısır konuşuyordu. İkisinin de davranışları oldukça şüpheliydi. Adrian yanlarından geçerken kulaklarına dolan “Elizabeth’i ilk kez bu kadar savunmasız gördüm Floria,” diyen kızın sesi olmuştu. Elleri iki yanda istemsizce yumruk olurken içinden diğer yarısının kötü niyetli biri olmaması için dua ediyordu. Diğer prenses kardeşine sessizce cevap vermişti.

“İyi olmuş, belki o koca burnunu her şeye sokmaz.” İki kız kıkırdarken Adrian sinirlenmişti. Kardeşi hastaydı ve onlar bundan keyif alıyordu. Adımlarını hızlandırarak koridoru döndüğünde gördüğü kişiyle adımlarını yavaşlatmıştı. Kenara çekilerek yanına gelen kraliçe Katren’ı başını eğerek “Kraliçem,” diye selamlamıştı.

“Kralı gördünüz mü?”

“Prenses Elizabeth rahatsızlandı, onun yanındalar.” Katren başını sallarken üzüldüğünü belli etmişti. Diğer prenseslerin aksine Elizabeth ona sıcak davranmıştı.

“Bilginiz için teşekkür ederim, iyi günler.” Katren ağır adımlarla peşinde kendisine verilen hizmetlilerle ilerlerken Adrian bir süre arkasından bakmıştı. Kızın düşüncelerinden gerçekten üzüldüğünü anlamıştı. Yoluna devam ederken aklında hala prenses Elizabeth vardı. Bembeyaz teninde ki yaralar ona hiç yakışmamıştı.

***

Katren ağır adımlarla prensesin odasına doğru ilerlerken etrafını incelemeye çalışıyordu. Daha önce sarayın bu kısmına gelmemişti. O daha çok mutfak tarafına hizmet eden çalışanların arasında bulunmuştu. Koridorda yol ayrımına geldiğinde hizmetlilerine bakarak “Prensesin odasın ne tarafta?” diye sorduğunda hizmetli başı önde doğu tarafını işaret etmişti. Katren gösterilen tarafa doğru ilerlerken kulağına yankılanan gülme sesleri ile duraksadı. Sarayın koridorlarında sesli gülenin kim olduğunu merak etmişti. Adımlarını sesin geldiği tarafa doğru çevirirken iki prensesin oldukça keyifli olduğunu görünce kaşlarını atmıştı.

“Prenses Floria, prenses Felisa?” diyerek onlara seslenirken iki prenseste genç kıza kaşlarını çatarak bakmıştı.

“Bir şey mi vardı?” Kraliçe iki prensesin de kendisini selamlamadığını görünce dişlerini sıkmıştı.

“Öncelikle karşınızda kraliçenin olduğunu bilerek konuşmanızı tavsiye ederim.”

“Sen…” Prenses Felisa kraliçeye doğru atılmak isterken Floria onu durdurmuştu.

“Kendini önemli biri olarak görme, bir ay kraliçe olacaksın.”

“Bir ay bile olsa sizin kraliçenizim. Terbiye almadığınız o kadar belli ki. kral Edward kızlarının şu davranışını görse eminim sizden utanırdı.”

“Sen bizimle bu şekilde konuşamazsın.”

“Sizinle istediğim gibi konuşurum. Ayrıca kız kardeşiniz hasta yatağında yatarken sizin burada gülerek konuşmanız çok uygunsuz. Demek ki dedikodular doğruymuş.”

“Ne dedikodusu?”

“Prenses Elizabeth’i nasıl kıskandığınızın dedikodusu. İki şapşal prenses bir prenses kadar olamadığı dedikodusu…”

“Sen…” İki prenseste ileri atılırken arkalarından gelen sesle duraksamışlardı.

“Neler oluyor burada?” Drew babasının diretmesine dayanamayarak eğlence salonuna dönerken karşılaştığı manzara ile duraksamıştı.

“Neler oluyor burada?” Katren ardına dönerek henüz bir kere bile konuşmaya fırsat bulamadığı kral eşine selam vererek beklemişti. İki prenseste ağabeylerini görünce yutkunmuştu.

“Kralım?”

“Size burada ne olduğu sordum?” Katren iki prensese bakarak hafif sırıtmıştı.

“Prensesler size açıklayacaktır, değil mi prenses Felisa?”

“Ben…”

“Evet sen, yine ne yaptınız?”

“Abi…” Kral Drew araya girerek elini kaldırmıştı.

“Abi yok artık, saray içinde hitaplarınıza dikkat edin.”

“Ama, bu kendini kraliçe sanan kadın bizi azarladı.”

“Kendini kraliçe sanan kadı mı? Siz aklınızı mı kaçırdınız? Kraliçeye nasıl bu şekilde saygısızlık edersiniz. Ayrıca Elizabeth orada hasta yatarken siz burada kavga mı ediyorsunuz?”

“Onun hastalığı bizi ilgilendirmez. Ayrıca hasta olmasına da hiç üzülmedim.” Drew dişlerini sıkarak iki prensese bakarken arkadaki görevlilere işaret vererek “İki prensesi de odalarına götürün. Ben izin vermeden odadan çıkmayacaklar.”

“Bunu yapamazsınız?”

“Biraz daha konuşursanız ikinizi de saraydan gönderirim. İnanın buna hiç üzülmem. Şimdi haddinizi bilin ve emre uyun!”

“Babama bu yaptığını söyleyeceğim.” Drew kraliçenin elini tutup kolunu kırarak oraya yerleştirmişti. İkili prenseslerin bağrışları altında tören salonuna doğru ilerlerken Drew dayanamayarak konuşmuştu.

“Sizin için zor olmalı. Elizabeth’e her zaman güvenebilirsiniz ama diğer kardeşlerim için aynısını söyleyemeyeceğim.” Drew’in sesi üzgün çıkmıştı.

“Prenses Elizabeth daha iyi mi?” Drew duraksayarak kraliçesine baktı. Onun yüzünde samimi olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Genç kızın yüzünden üzüntüsünün samimi olduğunu anlayınca derin bir nefes bırakmıştı.

“Daha iyi, iyi de olacaktır.”

“Umarım çabuk toparlanır.” Drew hizmetlilere işaret ederek geriye çekilmelerini istemişti. Katren onun neden bu şekilde davrandığını anlayamasa da önemli bir konuda konuşacağını anlamıştı.

“Sizinle açık konuşacağım kraliçem, bütün kardeşlerimi severim ama Elizabeth’in yeri ayrıdır. Ona karşı umarım iyi olursunuz. Elizabeth benim için her şeyden, herkesten daha önemlidir. Umarım anlatabilmişimdir.” Katren kocasının ciddi ifadesi karşısında yutkunmadan edememişti. Kardeşini koruyan adama hayranlık duyarken aklına kendi abisi gelmişti. Onu zorla bir sınır prensi ile evlendirmek istemişti. Babası ağabeyine inanarak ona uymuş, kızının yalvarmalarına kulak asmamıştı. Yüzü asılırken Elizabeth’in ne kadar şanslı olduğunu düşündü.

“Prenses Elizabeth sizin gibi ağabeyi olduğu için çok şanslı.”

“Asıl şanslı olan benim. Elizabeth doğana kadar çok yalnızdım. O benim hayata tutunma nedenim oldu. Kendime güvenimi sağladı.” Katren başını sallayarak krala cevap vermişti.

“Prensese karşı iyi olacağıma söz veriyorum. Tabi bu durum karşılıklı olursa geçerlidir. Ne yazık ki bana nasıl davranılırsa karşımdaki kişiye aynı şekilde davranmak gibi bir özelliğim var.” Drew kraliçenin açık sözlü oluşuna gülümsemişti.

“Prensesle iyi anlaşacağınıza eminim. Elizabeth’te herkese iyi davranmaya çalışır. Bazen aptallık derecesine olsa da her zaman iyi huyludur.”

“Elimden geleni yapacağım,” ikili salona doğru ilerlerken birbirini tanımaya çalışmıştı. Salondan içeriye girdiklerinde ise eğlenen topluluk onlara yol vererek dans alanının ortasına gelmişlerdi. Kral ve kraliçe ilk danslarını ederken onları hayranlıkla izleyenleri unutmuşlardı. Kraliçe Katren hayatının ne yöne gittiğini düşünmeden edemiyordu. Bir prensle evlenmemek için evinden, ülkesinden kaçmıştı ama şimdi başka bir ülkenin prensi ile evlenip aynı gün kraliçe olmuştu. Kaderinden kaçamayacağını anlayan genç kız iyi bir kraliçe olabilmek için elinden geleni yapmaya karar vermişti. Ülkenin ne şekilde iyi yönetildiğini biliyordu. En azından eşi de eski kral gibi iyi huyluydu. Dans müziği bittiğinde ikili tahtlarına geçerken Nadia’a onlara bakarak sevgiyle gülümsedi. Kral karsısın elinden tutarak annesine gülümsedi. Nadia derin bir iç çekerek oturduğu yerden kalkıp uzun zamandır görmediği prensesi bulmak için salondan ayrılmıştı.

***

Prenses Elizabeth aldığı yaralarla oldukça derin bir uykudaydı. Her türlü tehlikeye açık olan genç kız arkasından yapılan sinsi planlardan habersizdi. İki prense ellerine geçen fırsatı değerlendirmek için gece yarısının çökmesini bekliyordu. İlk kez kral babalarının gece prenseslerin odasında kimse kalmayacak emrine memnun kalmışlardı. Bu şekilde Elizabeth’e daha kolay yaklaşacaklarını düşünüyorlardı.

Felisa kız kardeşini beklerken etrafta kimsenin olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Floria yanına geldiğinde sinsice sırıtmıştı.

“Buldun mu?” Floria elinde ki zehirli sarmaşığı ona gösterirken odanın penceresinin altına başlarını yukarıya kaldırarak gülümsemişti.

“Bakalım bu kez seni kim kurtaracak.”

“Sessiz ol, biri duyarsa kurtulamayız.” Felisa iki kat yukarıda ki pencereye ulaşmak için güçlerini kullanarak sarmaşıktan merdiven oluştururken Floria etrafı gözetliyordu. İkili sinsi planlarını uygulamaya çalışırken odada onları bekleyen sürprizden haberleri yoktu.  

***

yorumlarınızı bekliyorum.

10.BÖLÜM <<<<<—–>>>>> 12.BÖLÜM

4210cookie-checkAsil Kan 11. bölüm
mermaridyy hakkında 333 makale
Yasemin Yaman KTÜ Orm. End. Müh. mezunu. Şuanda Parola Yayınlarında yazar. Hobileri yazmak, müzik dinlemek, basit çizimler yapmak ve manga okumak. Benim Küçük Gelinim ve Göremediğim Sen, Sen Olmadan Asla, Kara Duvak, Hep Seni Bekledim adında beş kitabı basıldı.

10 yorum

  1. Allahım şu iki prensesi çok güzel bir surpriz beklesin ne olur drew ile katren çok sevimli oldular gibi adrian ile elizabeth e zaten bayılıyorum harika bir bölümdü

  2. Allah’ım ne sinsi çıktınız siz ya Elizabeth in yerinde siz olsanız ne güzel olurdu ama olmuyor işte drew in yılanı karşılar sizi inşallah görürsünüz kötülük yapmayı ellerine emeğine yüreğine aklına sağlık yazarım çok güzel bir bölümdü

  3. İşte hırs ve kıskançlık bakalım size ne belalar açacak . Ama bu adrian hala aptallık ediyor hala diğer yarısı iyi olsun diye umuyor hala o benim diğer yarım olamaz demiyo cıx cıx cıx

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*