Asil Kan 13. Bölüm


Elizabeth gelen kişilerin kimin olduğunu duyduğunda gerilmişti. Bakışları Drew’e kayarken onun sakin olması aklını karıştırmıştı. Ağabeyini biraz olsun tanıyorsa gergin olmalıydı. Üstelik törende kraliçesine olan hayran bakışlarını da yakalamıştı. İlk kez ağabeyi için mutlu olmuştu. Kendisi ne kadar onun yanında olmaya çalışsa da bir süre sonra kralın yalnız kaldığının farkındaydı. Babası her zaman ‘yanında sana omuz olacak biri yoksa yalnızsındır’ derdi. Ne kraliçe ne de diğer cariye babasının yalnızlığını giderememişti. Nadia annesi ne kadar ona yoldaş olmaya çalışsa da alt tabakadan geldiği için babasına istediği gibi yaklaşamamıştı.
“Ne düşünüyorsun?” Elizabeth’in sorusu ile gülümseyen Drew omzunu silkeleyerek “Hiç bir şey sadece merak ediyorum,” dediğinde prenses kaşlarını çatmıştı.
“Siz kapıdakiler, biriniz kraliçeye ailesinin geldiğini bildirsin, ona göre hazırlık yapsın,” dediğinde Elizabeth ilk kez ağabeyinin bakışlarından bir şey okuyamamıştı. Adrian salondan çıkmak için izin istediğinde Drew ona izin vermemişti.
“Kalmalısın, bu aile meselesi olsa da düşman bir devletin savaş bakanı gelen.”
“Siz nasıl uygun görürseniz.” Adrian’ın sözleri ile Elizabeth neredeyse gülecekti. Genç adamın itaatkâr ses tonu ona komik gelmişti. Yaklaşık on dakika sonra taht odasının kapısının açılması ile salona ilk başta babası yaşında ama ondan daha çökmüş görünen adam girmiş ve hemen ardından da oldukça yapılı kendinden birkaç yaş büyük olduğunu tahmin ettiği başka biri girmişti.
“Hoş geldiniz, umarım yolculuğunuz sorunsuz geçmiştir?” Drew yerinden kıpırdamadan iki adama üstten bakarken yaşlı olan öne çıkarak konuşmuştu.
“Aldığımız haberi doğrulamak için geldim. Kızımın sizin karınız olduğunu duydum, yersiz bir dedikodu olabileceğini düşünüyorum.”
“Neden? Kızınızın benim eşim olması sizi neden bu kadar rahatsız ediyor?”
“Takdir edersiniz ki düşman topraklarda yaşıyoruz.” Adamın sert konuşmasını Drew de aynı sertlikle karşılık vermişti.
“Düşman topraklar mı? Madem düşmandık siz nasıl bu şekilde elinizi kolunuzu sallayarak topraklarıma adım attınız. Tek taraflı düşmanlığınız başınıza dert olacak.”
“Siz bizi tehdit mi ediyorsunuz?”
“Ben tehdit etmem kayın babacım, sadece uyarıyorum. Ülkenizdeki karışıklığı çözmek yerine haklınızı bizim sınırımıza doğru iteliyorsunuz. Kazanamayacağınız savaşlara girmekten vazgeçin.”
“Siz bizimle böyle konuşamazsınız.” Adam ileri atılırken oğlu daha tehditkâr bir şekilde krala bakmıştı.
“Biz bu evliliği kabul etmiyoruz, hemen şimdi kızımı bana getirin!”
“Öncelikle sesinizin tonunu düşürün, sizin karşınızda basiretsiz bir prens yok. Ben bu ülkenin kralıyım!” Drew’in gür sesi salonda yankılanırken iki adam alaycı bir şekilde gülmüştü.
“Kral Edward neye dayanarak sizi kral yaptı. Hayvanlarla konuşmaktan başka bir gücünüzün olmadığın herkes biliyor.” Drew kaşlarını çatarak karşısında ki iki adama bakmıştı.
“Öyle mi?”
“Eğer kızımı vermezseniz sınırda duran birliğim sınır köylerinizi yerle bir edecektir.” Elizabeth ileri doğru atılırken Drew elini kaldırarak onu durdurmuştu.
“Kraliçemin babası olduğunuz için sözlerinizi bağışlıyorum. Sınırda birliğinizin olduğunu bilmediğimi mi sanıyorsunuz. O beğenmediğiniz hayvanlarım şuanda birliğinizin etrafını sarmış durumda.” Adam yutkunarak kralın arkasından yükselen üç başlı yılana bakarken Elizabeth üzerine düşen gölgeye bakmamak için kendisi ile savaşıyordu.
“Kralım, şu hayvanı tepemden çekseniz!” Elizabeth’in tedirgin sesi Drew’i güldürmüştü. Adrian sakince olayları izlerken Drew tek hareketi ile yılanı geri göndermişti. Ayaklarının dibindeki vahşi kedi gerinerek kalktığında iki adam da yutkunarak daha önce fark etmedikleri hayvana bakmıştı.
“Hayvanları hafife almamalısınız. Bir fil yada aslan sürüsü birliğinizi yerle bir edebilir.” Üstelik aç bırakılan sırtlanları söylemiyorum bile.” Drew’in sözlerine karşılık iki adam daha da öfkelenmişti.
“Kendinize çok güvenmeyin Kral Drew, bu yanınıza kalmayacaktır. Hayvanları engelleyebileceğimize emin olabilirsiniz.” Hiç konuşmayan genç adam öne doğru çıkarken Drew’in elini kaldırarak alev topunu çevirmesiyle iki adamın ateş çemberinin arasına kalması bir olmuştu. Elizabeth gergin bir şekilde tetikte beklerken iki adamda şaşkınlıkla ona bakmıştı. Kralın farklı güçlerinin olması onları korkutmaya yetmişti.
“Geldiniz, saraya girmenize izin verdim. Ama kimse kraliçemi bu saraydan çıkaramaz. Kızınızla konuşun ve sarayımı derhâl terk edin. Bir sonraki karşılaşmamızda kayın babam olduğunuzu unutacağıma emin olabilirsiniz.” Drew’in sözleri ile kapıdan taktim edilen kraliçenin salona girmesi bir olmuştu. Kraliçe babası ve ağabeyini görünce gerilse de dik durmaya çalışmıştı. ,
“Katren, bunu bize nasıl yaparsın?” kraliçenin babası ileri atılırken Drew az önce yok ettiği alevi ikisi arasında set yapmıştı.
“Kraliçemden uzak durun.”
“O ailesine ihanet etti, evlenmesi gereken prensle evlenmedi.” Kraliçe ağır adımlarla kralın yanına doğru ilerlerken babasının sözlerine aldırış etmemişti. Drew oturduğu yerden kalkarak kraliçenin tahtta çıkan merdivenleri çıkması için ona elini uzatarak gülümsemişti.
“Kraliçem?” Katren kralın hareketine şaşırsa da gülümsemeyi başarmıştı.
“Kralım beni çağırmışsınız.”
“Ailenizin geldiğini size bildirmelerini söylemiştim, bildirilmedi mi?”
“Habercinizin yanlış duyduğunu düşünmüştüm. Benim ailem yok kralım!” Kraliçenin sözleri ile ortam iyice gerilmişti.
“Katren, nasıl bu şekilde konuşursun? Bizi hiçe mi sayıyorsun?” Ağabeyinin sesini yükseltmesi ile Drew araya girmek istemiş ama Katren ondan önce davranarak konuşmuştu.
“Siz mi? Siz kimsiniz? Benim ailem tüm yalvarmalarıma rağmen zalim olduğunu bildikleri prensle beni evlendirmeye zorladığında öldü. Siz bayım, kendi oğlunuz için kızınızı harcadığınızda babam olma sıfatını kaybettiniz. Ve siz, kardeşinizi korumak yerine kendi hatanızın bedelini benim üzerime yıktınız. Ben ne sizin kızınız ne de sizin kardeşinizim.” Katren sözlerini tamamladığında adam ileri atılmak istemiş ama bu kez duyduklarına sinirlenen Elizabeth öne çıkarak öfkeyle konuşmuştu.
“Olduğunuz yerde kalın, bir adım daha atarsanız parçalarınızı ülkenize gönderirim.” Elizabeth’in sözleri ile gerilen adamlar donup kalmıştı. Prenses Elizabeth’in ne kadar güçlü olduğunu çevre ülkelerin hepsi tarafından biliniyordu. Drew’a bakarak Elizabeth devam etmişti.
“Kralım başka bir konuşma yapmayacaksanız, bu ikisini sınır dışına gönderelim. Bir daha kraliçemize yaklaşamasınlar.” Drew karısına bakarken kraliçenin gergin bir şekilde eliyle oynadığını görünce üzülmüştü.
“Kraliçem, kararı size bırakıyorum. Onlar sizin aileniz. Her ne kadar istemiyorum deseniz de kan bağı kuvvetlidir. Sonradan pişman olmanızı istemem.” Katren kocasına bakarken akmak üzere olan gözyaşlarını geri göndermeyi başarmıştı.
“Burada benim ailemden kimse yok, bir kardeşim var, onu da bu saatten sonra göstermeyeceklerine eminim.”
“Buna kimse engel olamaz. Siz istediğiniz sürece kardeşinizi görebilirsiniz.” Katren heyecanlanırken babasının öfkeli bakışların görünce heyecanı gitmişti. Başını sallayarak kararı krala bıraktı. İki adam sınır dışı edilirken Elizabeth’te hazırlıkları yapmak için salondan ayrılmıştı.
***
Genç adam gün boyu önüne konulan kağıtları incelerken sıkıntıyla nefes aldı. Saatlerdir oturduğu yerden kalkmamıştı. Bir yandan işine odaklanmaya çalışırken diğer yandan da aklı prensese takılıyordu.
“Dik başlı!” kendi kendine söylenirken kendisine verilen yardımcılardan biri yemek yemediğine dair uyarıda bulunmuştu. Adrian yüzünde ki yarım maskeyi çıkarmak ve biraz olsun tenini havalandırmak için odasında yiyeceğini belirterek oturduğu yerden kalkarken derin bir iç çekti. Ağır adımlarla kendisine verilen odaya doğru ilerlerken bir yandan da gün boyu görmediği prenses Felisa’nın bir yerlerden çıkmasını umut ediyordu. Koridorda ilerlerken kulakları etraftaki sesleri algılıyordu. Taş duvarlar arkasında ki en cılız sesi bile duyabilecek bir yeteneğe sahipti.
“Hadi ama, peşimi bırakmalısın!” kulağına yankılanan cılız sesle genç adam duraksamıştı. Peşindeki yardımcısı onun durmasıyla merakla sordu.
“Bir şey mi oldu efendim?”
“Yok, sadece bir ses duyduğumu sandım.”
“Çalışanlardır efendim, yemeğiniz soğumadan yemelisiniz.” Adrian yardımcısının sözleri ile devam ederken aynı sesi yeniden duymuştu.
“Kahretsin, bırak artık peşimi!” Adrian dayanamayarak sesin geldiği yöne doğru ilerlemeye başladığında yardımcısı ona odasının diğer tarafta olduğu hatırlatmasını yapmıştı.
“Bir şey unuttum, sen geri dönebilirsin.” Adam şüpheli bir şekilde genç adamın arkasından bakarken Adrian ona aldırmayarak yoluna devam etmişti. Son koridoru da geçerek sesin sahibine ulaştığında duraksamıştı. Kızın kime saydırdığını ancak duvarda kıvrılarak ilerleyen koca yılanı görünce anlamıştı. Bedeni ürperirken kral Drew’in neden prenses Elizabeth’i bu kadar çok korumaya çalıştığını anlamaya çalışıyordu. Elizabeth önünde iki adamın varlığını fark ettiğinde genç adama sert bir şekilde çarpmıştı.
“Kahretsin!”
“Ağzınıza küfür yakışmıyor prenses,” Elizabeth duyduğu sesle dişlerini sıkarken hemen arkasında yükselen gölgenin sahibini fark edince yutkunmadan edememişti. Yılan Adrain’ı tehdit olarak algılayarak genç kızın arkasından yükselerek genç adama dil çıkarmaya başlamıştı.
“Şu yılana sahip çıkmalısın, saldırgan duruyor.” Elizabeth elini sallayarak yılanı sakinleştirirken Adrian dikkatle ikiliyi izliyordu.
“Bu tarafta ne arıyorsunuz?” Adrian ne cevap vereceğine karar vermeye çalışırken Elizabeth dikkatle onu süzüyordu. Garip bir şekilde genç adamın düşüncelerini okuyamıyordu.
“Yolu şaşırdım, sarayda yeniyim biliyorsunuz.”
“Elbette, ama bu taraf kadınlar için. Yabancı erkeklerin girebileceği bir alan değil.” Adrian başını eğerek konuşmuştu.
“Affedersiniz prenses, bundan sonra daha dikkatli olurum.” Elizabeth nedense Adrian’in sözlerine inanmamıştı. Başını sallayarak ilerlemeye devam ederken Adrian onun arkasından takip etmeye başlamıştı.
“Sizin odanız yanlış hatırlamıyorsam bu tarafta.” Elizabeth işaret ederek eliyle gösterdiği yere bakmasını sağlarken arkalarından gelen sesle ikisi de gerilmişti. Elizabeth saraydan ayrılmadan iki prensesi görmek istemediği için gerilmişti. Yaptıklarını öğrendiğinde onlara zarar vermekten korkuyordu. Adrian ise eşi olduğunu düşündüğü prensesin yanlış anlayabileceği düşüncesi ile gerilmişti.
“Ne oldu Elizabeth, artık çalışanlarla mı arkadaşlık ediyorsun?” Floria’nın sorusu ile Elizabeth derin bir nefes alarak iki ablasına dönmüştü.
“Bunda ne sakınca var?”
“Kendi sınıfından biriyle arkadaşlık etmelisin…” Floria konuşmaya devam ederken Adrian’ın bakışları prenses Felisa’daydı. Elizabeth ablasına cevap vereceği sırada prenses konuşmasına devam etmişti.
“Doğru ya kimse seninle arkadaş olmak istemiyor. Şu kibrinle…” Elizabeth sıkılmış bir şekilde başını sallarken Adrian genç kızın üzerine giden ablasına odaklanmıştı. O gözlerde ki bariz kıskançlığı görebiliyordu. Elizabeth’in alttan almak için elinden geleni yaptığının da farkındaydı.
“Kalıp sizinle sohbet etmek isterdim ama gitmem gerekiyor. Bir süre sarayda olmayacağım, lütfen ağabeyime sorun çıkarmayın!” dediğinde Adrian iki prensesin gözlerinde yanan ışığı görünce yutkunmadan edememişti. Şüpheyle ikiliyi izlerken Elizabeth selam vererek hızla oradan ayrılmıştı.
“Prenses Felisa, Prenses Floria, izninizle.” Adrian iki prensesin yanından ayrılmak üzereyken Floria seslenerek onu durdurmuştu.
“Sen Drew’in danışmanıydın değil mi?”
“Sizin için ne yapabilirim.” Adrian sorusunu sorarken sesini hiç çıkarmayan Felisa araya girerek konuşmuştu.
“Floria, gitmemiz gerek. Hadi…” Adrian prensesin sözleri ile ikiliyi dikkatle incelemeye çalışmıştı. İçine yerleşen kuşku genç adamı yiyip bitiriyordu. Bu yüzden prensesin biraz daha uzaklaşmasını bekledikten sonra koridorun duvarına yaslanarak odaklanmaya başladı. Birçok sesin ardından iki prensesin sesini duymaya çalışıyordu. Sonunda başardığında memnuniyeti kısa sürmüştü.
“Floria, neden sürekli Elizabeth’i üzerimize salıyorsun?” Felisa kardeşine çıkışırken Floria omzunu silkeleyerek cevap vermişti.
“Asıl senin susmana şaşırdım. Felisa, benden çok sen ondan nefret ediyorsun sanıyordum.”
“Buna emin olabilirsin ama yabancıların yanında kendine hakim olman gerek.”
“O önemsiz biri…”
“O Kralın danışmanı. Duyduklarını Drew’e anlatırsa bize ne olacağını düşünmüyor musun?”
“Bir şey yapamaz. Geçen gece olanları örtbas etti sende biliyorsun. Babama söyleyebilirdi ama yapmadı. Sence neden?” Felisa omzunu silkelerken Floria neşeli bir şekilde devam etmişti.
“Ne kadar Elizabeth’i sevse de ben onun aynı anneden olan kardeşiyim.”
“Bence buna fazla güvenme Floria, Elizabeth’i öldürmeyi başaramadık ama ağabeyimin sessizliği beni korkutuyor.” Adrian duyduğu sözlerle yerinde çakılı kalmıştı. İki prenses kardeşini öldürmek istiyordu.
“Eğer o garip uyuma yöntemleri olmasaydı başaracaktık.”
“Yılanı da unutmamak gerek, biran bizi yutacak sandım.” Adrian her duyduğunda içine yerleşen endişeye aşırıyordu. Eşi olduğunu düşündüğü kızın bu kadar kötü kalpli olacağına inanamıyordu.
“Sende duydun, sarayda olmayacağını söyledi, bu fırsatı kaçıramayız.” Felisa’nın sözleri ile Adrian’ın bakışları Elizabeth’in az önce kaybolduğu koridora takılmıştı. Kulaklarına yankılanan ikinci bir sesle hızla kendisine gelen genç adam yaslandığı duvardan çekilerek odasına doğru ilerlemeye başlamıştı. İki prensesin saray dışında ne yapacaklarını merak ediyordu. Dikkati dağılmasaydı da öğrenecekti. Yemeği boş vererek hızla kralın odasına doğru ilerledi. Bir şekilde prensesin saray dışına çıkmasına engel olmalıydı. Bunu neden yaptığını bilmiyordu ama Elizabeth’i koruma içgüdüsüne engel olamıyordu. Acaba kralda kendisi gibi mi hissediyordu.
Tahta odasının kapısından içeriye hızla girerken kralın önünde eğilmiş genç kızı görünce duraksamıştı. Üzerinde kahve tonlarda bir kıyafet olan genç kız bir prensesten çok bir erkeğe benziyordu. Altın sarısı saçları kalın bir örgüyle sırtından aşağıya dökülüyordu. Elinde yayı, sırtında oklarıyla bir savaşçıya benzeyen genç kız ayağa kalktığında Drew ona sarılarak “Dikkatli ol Elizabeth,” diyerek ona uyarıda bulunmuştu. Elizabeth oldukça heyecanlı olsa da asıl heyecanını saray dışına çıktığında yaşayacağını biliyordu. Geri çekildiğinde kendilerine doğru ilerleyen genç adamı görünce hafif gülümsemişti.
“Kral size emanet danışman Adrian,” Adrian başını sallarken nasıl söylediğini bilmeden konuşmuştu.
“Saraydan ayrılmanızın doğru olmadığını düşünüyorum.” Drew genç adamın sözleri ile gerilirken Elizabeth’in gülen ifadesi değişmişti.
“Bunu neye dayanarak söylüyorsunuz?”
“Ağabeyiniz tahtta yeni oturdu, henüz kendisini ispatlamış değil. Başınıza bir iş gelirse yetersiz görülecektir.”
“Bunun olacağını sanmıyorum. Drew oldukça akıllı bir kral olacak.”
“Yine de düşüncemi söylemek zorundayım. Daha yeni kalktınız ve hemen saray dışında görev aldınız. Bu sizin için yıpratıcı olacaktır.” Drew atışan ikilinin arasına girerek konuşmaya son vermişti.
“Elizabeth’in kendini koruyacağına inanıyorum.” Drew Adrian’a bakarken bakışlarından ‘Uzatma artık’ diye söylendiğini okuyabiliyordu. Adrian bakışlarını kaçırarak başını eğerken “O zaman prensese eşlik edecek adamların sayısını çoğaltalım,” dedi.
“Buna gerek yok, ben prensesim diye ortalarda dolanmanın hiçbir faydası olmaz. Bu durum gizli kalmalı.”
“Sizce gizli kalabilecek biri misiniz? Sizi gören hemen kim olduğunuzu anlayacaktır.”
“Yoksa sizde bir kaçak mısınız? Maske takmanızın sebebi tanınmak istememeniz mi?” Elizabeth’in sorusu ile yutkunan genç adam prensesin gözlerini kısmasına neden olmuştu.
“Bu kadar yeter Elizabeth,” diye araya giren Drew’e dönen genç kıza ağabeyinin bakışlarından az önce sorduğu sorunun gerçekliğini okuyabilmişti. Şaşırsa da duygusun bastırmayı başarmıştı. Birden başına giren ağrıyla gözlerini kapattığında Drew’in düşüncelerine sızamadığını kavramıştı. Onu engelleyen bir güç vardı. Yorulmamak için bu durumu saraya döndüğünde halletmeye karar vererek izin isteyip salondan ayrılmıştı. Gitmeden önce annesi ana kraliçeyi de görmesi gerekiyordu. Elizabeth’in salondan ayrılması ile Adrian hızla krala dönmüştü.
“Onun gitmesine izin vermemeliydiniz.”
“Bana bir neden söyle.” Drew dikkatle genç adama bakarken Adrian sıkıntıyla nefes vermişti.
“Olanlardan haberim var, prenseslerin…” Drew hızla oturduğu yerden kalkarken Adrian bir adım geri gitmişti.
“Başka kim biliyor?”
“Henüz kimsenin bildiğini sanmıyorum.” Drew derin bir nefes alırken rahatladığını belli etmişti.
“Bunu kimsenin duymaması gerek.” Adrian genç adamın sözlerine öfkelenmişti.
“Bu hafife alınacak bir durum değil. Saray içinde bile güvenli olmayan kardeşinizi nasıl saray dışına gönderirsiniz. Prenseslerin ona saldıracağını tahmin edemiyor musunuz?”
“Bu konuda merak edilecek bir durum yok.”
“Yoksa prenses Floria’nın dedikleri doğru mu? Ceza almamasının nedeni aynı anneden olmanız mı? Elizabeth’in değeri yok mu gözünde.” Drew Adrian’in sözleri ile hızla genç adamın yakasına yapışmıştı.
“Sakın bir daha Elizabeth’in değerini sorgulama. Diğer üç kardeşim bir yana Elizabeth bir yana. O ikisi ceza almadığını düşünebilir ama bir daha prensese yaklaşamayacaklar. Babam o işi halletti. Güçlerinin Elizabeth üzerinde hiçbir etkisi olmayacak.” Adrian şaşkınlıkla yakasında ki ellere bakıyordu. Drew kendisini toparlayarak tahtta çıkan merdivenleri tırmanırken “Başka bir şey var mı?” diye sordu.
“Hayır, yok. İzninizle…” Adrian salondan çıkarken Drew az önce genç adamın yakasını kavrayan eline bakıyordu. Daha önce kontrolsüz davrandığı olmamıştı. İki prensesin yaptığı ihaneti daha fazla saklayamayacakları belli olmuştu. Adriana öğrendiyse diğerlerinin de öğrenmesi an meselesiydi. Anne ve babası o sabah saraydan ayrılırken yanlarına küçük prensesi de almışlardı. Üçünün güvende olacağını biliyordu. Ama Elizabeth, işte onun güvenliğinden artık o kadar emin değildi.


***
Adrian ayrıldığı salondan hızla uzaklaşırken aklında prenses Felisa’ya daha yakın davranmak vardı. Bu şekilde beyninden geçenleri okuyabilirdi. Belki zorlanacaktı ama masum birine sırf kıskandıkları için zarar vermeye çalışmalarına izin veremezdi. Dayısı sarayda olsaydı ona anlatırdı anacak bu görevde tamamen yalnızdı.

Umarım beğenmişsinizdir. Yorumlarınızı bekliyorum.

12.BÖLÜM <<<<<—–>>>>> 14.BÖLÜM

6110cookie-checkAsil Kan 13. Bölüm
mermaridyy hakkında 333 makale
Yasemin Yaman KTÜ Orm. End. Müh. mezunu. Şuanda Parola Yayınlarında yazar. Hobileri yazmak, müzik dinlemek, basit çizimler yapmak ve manga okumak. Benim Küçük Gelinim ve Göremediğim Sen, Sen Olmadan Asla, Kara Duvak, Hep Seni Bekledim adında beş kitabı basıldı.

4 yorum

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*