Mart 30, 2021 Yazarı mermaridyy 21

Asil Kan 14. Bölüm

Her duygunun bir karşılığı olduğunun bir karşılığı bir nedeni vardır. Seversin mutlu olursun, üzülürsün ağlarsın, başarırsın gururlanırsın. Canın acır ya saldırır ya da köşene çekilip acını yaşarsın. Ancak hissettiği bu duygunun karşılığını bir türlü bulamayan genç adam ne yapacağını bilmiyordu. İçini sıkan duyguya ne anlam vereceğini nasıl davranması gerektiğini bilmiyordu. Ağır adımlarla sarayın koridorlarında ilerlerken oluşan hareketlilik dikkatini çekmişti. Bir grup hizmetlinin telaşla koşuşturduğu yöne doğru adımlarını atarken saray bahçesine çıkmıştı. Hizmetliler iki yana dizilirken Adrian neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Yanından geçen başka bir hizmetliyi durdurarak, “Ne oldu, ne bu telaş?” diye sorduğunda hizmetli aceleci bir şekilde “Prenses Elizabeth saraydan ayrılıyor,” dediğinde Adrian şaşırmıştı. Kral dayısı saraydan ayrılırken bu kadar telaş olmamıştı.

Adımlarını ilerletirken sarayın kapısından dışarıya Prenses Elizabeth çıkmıştı. Kendisini selamlayan hizmetlilere kısa bir bakış atarak başını iki yana sallamıştı.

“Bunu neden yapıyorsunuz, size toplanmamanızı söylemiştim.” Elizabeth’in sözleri ile hizmetlilerin başı olduğu belli olan bir kadın ile adam öne çıkarak prensesin önüne eğilmişti.

“Prensesim, sizi nasıl geçirmememizi söylersiniz? Ne zaman geleceğiniz belli değil, saray siz olmadan çok sıkıcı olacak.” Prenses gülerek orta yaşlı kadının omzuna hafif dokunarak karşılık vermişti.

“Ana kraliçe görmesin, çok kızar,” Prensesin eğilerek sessiz konuşmasına karşılık diğer hizmetliler kıkırdamıştı.

“Böyle konuşmayın prenses…”

“Neyse boş verin onu. Ben gelene kadar kendinize dikkat edin. Benim odamdan da uzak durun.” Prensesin uyarısına karşılık Adrian şaşırmıştı.

“Ama prensesim odanızı temizlememiz gerekir.”

“Odada kocaman bir koruma var, size zarar verebilir. Gelince birlikte temizleriz.” Kadın telaşla etrafına bakınarak “Bu şekilde konuşmayın prenses, bizi işimizden edeceksiniz,” dedi. Elizabeth kahkaha atarak hizmetlilere bakmıştı.

“Hepinize teşekkür ederim, artık işinize dönmelisiniz.” Hizmetliler genç kızı selamlamış ama yerinden ayrılmamıştı.

“Burada ne oluyor?” Kral Drew saray bahçesine çıkarken yanında eşi kraliçe Katren de vardı.

“Ah, kralım onları bağışlayın lütfen,” derken prensesin sesinde ki muziplik hemen belli oluyordu. Adrian uzaktan onları izliyordu.

“Kraliçem, bu ne şeref?”

“Sevgili kralın değer verdiği kardeşi benim de kardeşimdir prenses. Umarım tez zamanda işinizi halledip sağ salim geri dönersiniz.”,

“Çok teşekkür ederim kraliçem.” Elizabeth’in yüzünden gülümseme eksik olmuyordu. Başını iki yana sallayarak sarayın üst kısımlarından gelen sesle başını yukarı kaldırmıştı.

“Ona ne yaptın Elizabeth!” Drew içinde hissettiği kısılma ile hayvanlarından birinin başının dertte olduğunu anlamıştı. Elizabeth omzunu silkerek cevap vermişti.

“Benimle gelmeye çalışıyordu bende ateş çemberine aldım. Dışarı çıkamamıştır!”

“Ne yaptın, yılanlar ateşten nefret eder.”

“O da söz dinleseydi!” Elizabeth abisinin değişen yüzünü görünce yutkunarak hemen çemberi kaldırmıştı.

“Özür dilerim, senin hissedeceğini unutmuşum.” Drew kaşlarını çatarak kardeşine bakarak söylenmişti.

“O seni korumak istiyordu sadece ona daha iyi davranmalısın.”

“Sana söyledim kralım, benimle gelmesine olanak yok. Tamam hızlı olabilir ama yanımda kocaman bir yılanla dolaşamam.” Drew kardeşine hak veriyordu. Dostunu gören halk kalp sektesiyle gidebilirdi. Başını iki yana sallayarak gülümsedi.

“Sana yeni bir arkadaş vereceğim, ama dikkatli olmanı istiyorum.” Elizabeth kralın sözleri ile gözlerini kısmıştı.

“Yoksa bana vahşi kedini mi vereceksin?”

“Onu sana veremeyeceğimi biliyorsun Elizabeth!” diyerek arkasını gösterdiğinde prenses arkasına döndüğünde kendisine ağır adımlarla yaklaşan hayvanı hayranlıkla izliyordu. Nitekim görebileceği en güzel hayvan kendisine koyu parlak mavi gözlerle bakıyordu. Daha önce bu kadar asil bir hayvan görmemişti. Hizmetliler korkuyla bir adım geri gitse de kralın hayvanlarının kendilerine zarar vermeyeceğini de biliyorlardı.

“Bu nedir, daha önce böyle bir hayvan görmemiştim.” Drew hayvanı yanına çağırarak başın okşarken prensese gülümsemişti. Simsiyah üzerinde gri çizgileri olan hayvanın bakışları ile gözleri çakıştığında yutkunmadan edememişti.

“Bu bir jaguar, bundan sonra senin yanında duracak. İkiniz birlikte büyüyeceksiniz.”

“Birlikte büyümek mi? bu daha da büyüyecek mi?” Drew kahkaha atarak Elizabeth’e bakmıştı.

“Elini uzat Elizabeth, onunla tanışmanı istiyorum.” Elizabeth tereddütsüz elini uzatarak hayvanın başını okşarken gözlerinde dalıp gitmişti. Jaguarın hipnoz edebilecek kadar derin bakışları vardı.

“Harika, bu muhteşem.” Drew hayvanla göz göze gelerek bir süre öylece bakmıştı. Onların kendi aralarında konuştuğunu biliyordu. Kral birkaç dakika sonra gülümseyerek ayağa kalktığında Elizabeth’e dönerek “Artık senindir. O seni koruyacağı gibi sende onu korumalısın. İkinize de başarılar dilerim. Bu arada,” diyerek arkasında ki adama dönüp “Hazır mı?” diye sorduğunda Elizabeth hala Jaguara bakıyordu.

“Bundan sonra sana vereceğim ata binmeni istiyorum.”

“Ama benim atım var,” derken itiraz etmek istemiş ama Drew ona aldırış etmeyerek en az jaguar kadar gece karası bir atı göstererek “Sana geceyi veriyorum, vahşi bir attır ve diğer atlardan daha hızlıdır,” dediğinde Elizabeth’in yüzü asılmıştı.

“Hızlı olabilir ama ben atımı seviyordum.”

“Elizabeth, bu görevde onu almanı istiyorum.” Prenses ağabeyine karşı çıkamayacağını bildiğinde sessiz kalmıştı.

“Siz nasıl isterseniz kralım,” diyerek kral ve kraliçeyi selamlayarak kendisine verilen ata doğru ilerlemişti. Sarayda ki en iyi adamlardan dört tanesini de yanına alan genç kız atına binerek jaguara seslendi.

“Hadi dostum, gidelim.”

Prensesin saraydan ayrılması ile kimileri üzülmüş kimileri de oldukça mutlu olmuştu. iki prenses üst balkondan Elizabeth’in gidişini mutlulukla izlerken hizmetliler üzülerek saraya girmişti.

“Kralım?” Adrian bulunduğu yerden krala doğru ilerleyerek selam vermişti.

“Adrian, senin de burada olduğunu fark edemedim.”

“Benimki merak kralım, hizmetlilerin koşturması dikkatimi çekmişti.”

“Anlıyorum,” Drew sessizce söylenerek az önce prensesin çıktığı kapıya gözlerini dikmişti.

“Prenses Elizabeth’in gidişi saraydakileri oldukça üzmüş.”

“Elizabeth’i tanıyınca neden üzüldüklerini anlarsın. Bu sarayda birçok prenses doğdu ama hiç biri Elizabeth kadar sevilmemiştir.”

“Görünüşe göre öyle kralım.” İkili arkasını dönüp saraya girerken Katren de onları takip ediyordu.

“Kralım ben izninizle odama çekilmek istiyorum.” Drew karısına bakarak hafif gülümsemişti. ,

“Yemek yediniz mi kraliçem, ben hala çok açım. Bana eşlik ederseniz sevinirim.”

“Elbette, çok sevinirim.” Kral kolunu kırarak kraliçenin koluna girmesini sağlamıştı. İkili önden Adrian hemen arkalarından onları takip ederken hizmetliler kral ve kraliçeye yemek hazırlamak için dağılmıştı.

***

Edward atının üzerinde ilerlerken arada arkada at arabasında ilerleyen ailesine bakmayı ihmal etmiyordu. Nadia ve prenses Lizzy at arabasının penceresinden dışarıyı izlerken yüzünde etrafın güzelliğine hayran kaldıklarına dair ifade vardı. Lizzy ilk kez saraydan dışarıya çıkarken Nadia yıllardır bu toprakları görmediği için içi buruktu. Kral Edward onu ailesinin köyüne götüreceğini söylediğinde heyecanlansa da anne ve babasının olmadığı köye gitmek içini burkuyordu.

“Anne, aileni görecek miyiz?”  Nadia kızının heyecanı karşısında hafif gülümsemişti.

“Büyük annen ve baban yaşamıyor prenses, sadece iki dayın var. Onlar hala köyde mi bilmiyorum.” Lizzy’in yüzü asılmıştı. En azından kuzenleri olabileceğini düşünmüştü.

“Peki kuzenlerim var mı?” Nadia üzgün bir şekilde kızına bakmıştı. Saraya girdiğinden beri ailesi ile iletişimi kesilmişti. Yirmi beş yıldan fazla zamandır köyüne gelmemişti. Onlarla iletişim kurmak istediğinde ise kraliçe Barbara’nın engeline takılmıştı.

“Bilmiyorum Lizzy, saraya babanla evlendiğimden beri onlardan haber alamadım.”

“Ama nasıl olur?”

“Biliyorsun Lizzy, ailem alt tabakadan olduğu için kraliçe onlarla görüşmemin uygun olmayacağını söylemişti.”

“Bu saçmalık,”

“Lizzy!” kızının ani çıkışı ile Nadia onu uyarmak istemişti. Edward arabanın içinden taşan sesle bakışlarını Nadia’ya çevirdiğinde atını yavaşlatarak arabanın penceresinden içeriye baktı.

“Neler oluyor Nadia?” Edward’ın sorusu ile Nadia gerilirken Lizzy yaşının verdiği cesaretle cevap vermişti.

“Annem, sizinle evlendiğinden beri ailesini görmemiş. Kraliçe alt tabakadan oldukları için onlarla görüşmesini yasaklamış baba,” dedi. Edward bakışlarını kaçıran karısına üzgün bir şekilde bakmıştı. Saray işlerine o kadar odaklanmıştı ki Nadia’nın durumunu gözden kaçırmıştı. Yıllardır sarayda hapis hayatı yaşayan kadının hiç şikayet ettiğini duymamıştı.

“Benim hatam Nadia, umarım ailenden birilerini köyünde bulabiliriz.”

“Halkınızla ilgilenmeniz gerekiyordu kralım…” Nadia alışkanlıkla ‘kralım’ derken Edward onun yüzünün aldığı ifadeye gülümsemişti.

“Hala alışamadın değil mi?” Lizzy annesinin utançtan kızaran yüzüne şaşkınlıkla bakmıştı.

“Babamdan utanıyorsun!” Lizzy’in sözlerine karşılık Nadia kızını uyarmak için adını sert bir şekilde söylemişti.

“Ne var anne, ondan üç çocuk yaptın ve hala utanıyorsun!” Edward karısının daha da kızardığını görünce onu kızının dilinden kurtarmak istemişti.

“Lizzy anneni rahat bırak. Onun bu halini daha çok seviyorum.” Nadia bakışlarını Edward’a çevirirken adamın kaşlarını çatması üzere bir şeyler olduğunu anlamıştı.

‘Sakin olun!’ kralın gözleriyle söylediğini Nadia yutkunarak karşılamıştı. Lizzy’in sürekli konuşmasına karşılık Nadia kızının elini tutarak hafifçe sıkmıştı.

“Lizzy sessiz ol!” Nadia sessizce kızını uyarırken prenses ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.

“Anne?”

“Sakin ol, baban yanımızdayken bize hiç bir şey olmaz.” Prenses annesinin sözleri ile iyice gerilmişti. Gözlerini kapatarak etrafı dinlemeye çalışırken Edward’ın askerlerin yanına giderek onları uyardığını duyuyordu. Gergin olduğu zamanlarda prensesin bedeni görünmezlik pelerini altına giriyordu.

“Lizzy şimdi yapamazsın. Seni göremezsem nasıl koruyacağım?”

“Anne, elimde değil,” derken derin derin nefes almaya başladı. Edward yanına fazla asker almamıştı. Birkaç asker ve Ronald onunla birlikteydi. Ronald’ın atına yaklaşarak gözleriyle ormanı işaret etmişti.

“Pusuda birileri var.”

“Edward, asker almalıydık.”

“Merak etme, zararlı olacaklarını sanmıyorum.” Ronald eski kralın sözlerine güvenmek zorundaydı. Edward zararsız olduklarını söylüyorsa ona inanıyordu.

“Peki ne yapacağız?”

“Biraz daha ilerleyelim, duruma göre bakarız.” Gurup bir süre daha ilerledikten sonra yola devrilen ağacı görünce duraksamıştı. Anlaşılan yolu kapatmak için epey uğraşmışlardı. Edward derin bir nefes alarak atını durdurdu. Onun durmasıyla diğer askerler de durmuştu. Etrafına bakınarak sesinin tonunu ayarlayıp konuşmaya başladı.

“Yolu açmanız için sizleri uyarıyorum! Hemen dışarıya çıkın!” Edward’ın seslenmesine karşılık kimse kıpırdamayınca Ronald eski kralın yanına gelerek “Burada olduklarına emin misiniz?” diye sordu.

“İstersen göstereyim!” diyerek elini hafif sallayıp ormanı işaret ettiğinde ormandan bağırarak çıkan adamı göstermişti. Adam kaba etine aldığı darbe ile acıyla haykırarak yerini belli etmişti.

“Size hemen kendinizi göstermenizi söylüyorum. Yoksa buna pişman olursunuz!” Edward’ın sözleri ile atın önüne düşen ok askerleri harekete geçirmişti. Edward elini kaldırarak askerlerini durdururken henüz yirmilerin ortalarında olduğu belli olan genç bir çocuk devirdikleri ağacın üzerine atlayarak onların karşısına dikilmişti. Elinde ki okun hedefinde Edward vardı. Lizzy arabanın camından bakınca adamın babasına doğrulttuğu oku görünce neredeyse çığlık atacaktı.

“Buradan geçmenize izin yok. Burası tek yön ve köy kapatıldı.”

“Kim kapattı?” Edward karşısında ki genç adamın cesaretine hayran kalmadan edememişti.  Genç adamın sözlerini duyan diğer adamlar ellerinde oklarla yerlerinden çıkarken etrafları sarılı durumdaydı. Edward sakin bir şekilde kendilerini çemberin içine alan adamlara bakarken derin bir iç çekti.

“Bak evlat, arabada ailem var ve birine bir şey olursa hepinizi yok ederim.”

“Sanırım bizi tehdit edecek durumda değilsiniz,” diyerek Edward’a alaycı bir şekilde bakmıştı.

“Seni son kez uyarıyorum, yolu hemen açtır.”

“Açmazsak ne yaparsın?” genç adamın sözleri başına inen sert darbe ile son bulmuştu. Adamlar şaşkınlıkla liderlerinin başına inene havada asılı oduna bakarken onu tutan eli görmedikleri için korkuyla “Hayalet!” diye bağırıp kaçışmaya başlamıştı. Genç adam ise odunun darbelerinden kurtulmaya çalışırken bir yandan da kulağına ilişen “Sen kimin babasına ok doğrultuyorsun?” sözleri ile şaşkına dönmüştü.

Lizzy babasına posta koyan genç adama öfkelenerek annesinin tüm itirazlarına rağmen sessizce arabadan inmişti. Kendisini aklayarak ilerlerken yerden aldığı odunla genç adamın yanına güçlükle çıkmıştı. Ukala bir şekilde babasına konuşan adamın başına odunu indirdiğinde öfkeyle söylenmeye başladı. Kurtulmaya çalışan adamın kendisini görmediğini tamamen unutmuştu. Her odun darbesinde kendisini korumaya çalışan adama öfkesi artarken elinin havada kalması ile genç kız duraksamıştı.

“Yeter Lizzy, elindekini hemen bırak.” Edward kızının sesini duyunca şaşkına dönmüştü. Prensesin deli cesaretine inanamıyordu. Elini kaldırarak genç adamın kurtulmaya çalıştığı odunu kavrarken prensesin görüntüsü yavaşça belli olmaya başlamıştı. Adam karşısında öfkeli yeşil gözleri gördüğünde yutkunurken şaşkınlıkla atın üzerinde duran adama bakmıştı.

“Sizde kimsiniz?”

“Başta sorman gerekeni dayak yedikten sonra mı akıl edebildin?” Edward’ın sorusu ile Lizzy gülerek “Babacım, aklının başına gelmesi için odun yemesi gerekiyormuş,” diye ona karşılık vermişti.

“Lizzy, hemen buraya gel!” Nadia arabadan inerek kızını çağırırken hala yaptığına inanamıyordu.

“Ama anne,”

“Lizzy hemen dedim!” Lizzy elinde ki odunu yere atmak istemiş ama başarılı olamayınca babasına bakmıştı. Edward tuttuğu odunu bırakınca genç prenses odunu yere atarak güçlükle çıktığı ağacın üzerinden “Lizzy, yapma!” uyarısına aldırmayıp atlayarak annesinin yanına gitmişti. Nadia dayak yiyen genç adama bakınca yutkunmadan edememişti.

“Albert!” Nadia ağır adımlarla genç adama yaklaşırken Edward dikkatle karısını izliyordu.

“Onu tanıyor musun anne?” Nadia şaşkınlıkla eli hala başında olan genç adama yaklaşırken onun yaklaşmasına karşılık genç adam geri adım atmıştı.

“Albert!” Nadia hipnoz olmuş gibi ona yaklaşırken birden duraksamıştı.

“Hayır, sen Albert değilsin. O olamayacak kadar gençsin!” genç adam kadının sözlerine karşılık yutkunmuştu. Bakışları bir at üzerinde ki adama birde önünde duran kadına dolaşıyordu.

“Babamı nereden tanıyorsunuz?” Kadın duyduğu soru ile bir elini ağzına götürerek hıçkırmıştı. Genç adam daha ne olduğunu anlamadan kendisini Nadia’nın kollarında bulmuştu. Edward karısının davranışı ile homurdanırken Nadia ne yaptığını anlayarak sarıldığı hızla geri çekilmişti.

“Özür dilerim ben…”  kadın kocasına dönerek gözünde yaşla ona bakmıştı.

“Bak Edward, bu delikanlı benim yeğenim.”

“Siz neden bahsediyorsunuz? Ben sizi tanımıyorum.” Genç adam itiraz ederken bir süre duraksamıştı. Kadın babasını tanıyordu. Bir amcası vardı ve yıllar önce saraya gönderilen bir halası! Yaşadığı farkındalıkla hızla Edward’a bakmıştı. Edward’ın tek kaşını kaldırması ile yutkunarak hemen eğilmişti.

“Kralım?”

“Seni tanıdı baba!” Lizzy’in alaycı sözleri Nadia’nın kızgın sesi ile kesilmişti.

“Lizzy, o senin kuzenin. Senden büyük daha saygılı olmalısın.”

“Ama çok aptal!”

“Lizzy!” prensesin yüzünü asarak arabaya binmesi ile Nadia yeniden yeğenine dönmüştü.

“Senin adın ne? Baban nerede?” Nadia heyecanla sorularını sorarken Edward karısının sözlerini kesmişti.

“Nadia, artık gitmeliyiz. Burada bu şekilde durmamız doğru değil. Yolsa sorarsın sorularını.” Nadia mahcup bir şekilde Edward’a bakarken genç adama bakmıştı. Askerler atlarından inip ağacı kaldırmak istediklerinde Edward onları durdurarak tek hareketle yolu açmıştı. Onun hareketi ile genç adam yutkunmadan edememişti. Kendilerinin güçlükle yıktığı ağacı karşısında ki adam hiç zorlanmadan yoldan kaldırmıştı.

“Yola devam ediyoruz.” Edward’ın emri ile gurup yanlarında yabancı genç adamla devam ederken Nadia oldukça heyecanlıydı.

***

Elizabeth saraydan çıktıktan sonra askerlerinin kıyafetlerini değiştirmesi için en yakın hana uğramaya karar verdi. Genç kızın yanında ki hayvanı görenler korkuyla geri çekilirken Elizabeth onlara aldırmayarak yoluna devam etmişti. Dışarından bakılınca genç kız prensesten çok uzaktan gelen bir tüccar gibi görünüyordu. Askerlere uyarıda bulunarak kendisine ‘prenses’ diye seslenmemelerini emretmişti.

“Efendim, az ilerdeki handa dinlenebiliriz.” Elizabeth askerine başını sallarken derin bir nefes aldı. Gözleri dikkatle etrafı inceliyordu. Halkın durumu hakkında gözlemler yaparken ara sokaklardan koşarak giden çocuklar dikkatini çekmişti.

“Biriniz gidip baksın, çocuklar neden kaçıyor?” Askerlerden biri genç kızın emrine uyarken Elizabeth üç askeri ile handan içeriye adım atmıştı. Onun kapıdan girmesi ile içeride bulunan kişilerin sesi kesilmişti. Hanın sahibi daha önce görmediği bir hayvanın genç kızın peşinden kapıdan girdiğini görünce ileri atılarak “Hayvanları içeri almıyoruz,” diye uyarıda bulunmuştu. Elizabeth kaşlarını çatarak etrafına baktı.

“Ben nereye giriyorsam, dostumda oraya girer. Şimdi bana içecek bir şeyler getir.” Adamın ileri çıkması ile Jaguar dişlerini göstererek hırlamıştı. Adam korkuyla geri çekilirken Elizabeth’in hayvanın başını okşaması ile jaguar sakinleşmişti.

“Sakin ol dostum, akşam yemeğine çok var!” Prenses sözlerini etrafındaki kişilere bakarak söylemesi etrafta gerginlik oluştursa da Elizabeth’in gülümsemesi ile bazı kişiler rahatlamıştı.

“Korkmanıza gerek yok, benim sözümden çıkmaz. Tabi rahat durursanız…” Elizabeth boş bir masaya geçerken jaguar hemen ayağının dibine uzanmıştı.

“Bana bir çorba, dostuma da et verin!” hancı kızın emrini yerine getirmek için koşarak uzaklaşırken az önce susan kalabalık sohbetine kaldığı yerden devam ediyordu. Elizabeth siparişini beklerken etrafta olan sohbetlere kulak kesilmişti. Adamlardan birinin sözleri dikkatini çekince bakışlarını ona çevirdi.

“Sen, buraya gelip benimle sohbet et!” Elizabeth sırtında ki yayı masanın diğer tarafına koyarken bakışlarıyla adamı etkisi altına alarak genç kızın masasına geçmişti. Herkes tedirginlikle kıza bakarken Elizabeth onları rahatlatmak için gülümsemişti.

“Benden korkmayın, basit bir tüccarım. İyi bir tüccarda ticaret yapacağı ülkeyi tanımalıdır değil mi? Şimdi az önce ne hakkında konuşuyordunuz? Kral Edward tahtı mı bıraktı?” adamlar tüccar lafını duyunca hevesle anlatmaya başlamıştı. Onlara göre karşısında ki kız para getirecek bir araçtı.

“Evet, Edward tahtı prens Drew’e bıraktı.” Elizabeth etrafında ki insanların gözlerinde ki endişeyi okuyabiliyordu. Bir çocuğu babası tahtı bıraktığı için endişeliydi.

“Neden bu kadar endişelisiniz? Prens Drew de babası kadar iyi bir kral olacaktır.”

“Sokaklarda yeni kralın vergileri arttıracağı söyleniyor. Halk zaten geçimini zor kazanıyor.”

“Nasıl olur, Edward halkının aç kalmasına izin vermezdi.”

“Eski kralın durumdan haberdar olduğunu sanmıyorum. Kral Edward’a çok şey borçluyuz ancak onunda elinin uzanamadığı yerler var. Ülkenin nüfusu gün geçtikçe artıyor. Ailesi kalabalıklaşan insanlar yemek bulmakta zorlanmaya başladı. Üstelik diğer ülkelerden göç aldıkları için de çalışacak iş imkanı azaldı. Yabancıları daha ucuza çalıştırıyorlar.” Elizabeth duydukları karşısında sinirlenmişti. Halkı zor durumdayken saray görevlileri nasıl bir şey yapmazdı.

“Bunu saraya bildirdiniz mi?” Elizabeth’in sorusuna adamlardan biri kahkaha atmıştı.

“Kaç kez, ama krala ulaştığına şüpheliyiz. Edward bile saraydaki açgözlüleri kontrol altına alamadıysa prens Drew’in yapabileceğini sanmıyoruz. Halkımız daha da kötü durumda kalacak.”

“Yeni kralınıza şans vermelisiniz. Onunla tanışma imkanı buldum. Halkı için her şeyi yapacaktır.”

“Umarım dediğiniz gibi olur. Siz sarayla mı ticaret yapacaksınız?” Adamın sorusu ile Elizabeth kısa bir an düşünmüştü.

Sarayla ticaret yapmak halkın isteklerini karşılamak… Aracı olmadan! Hafif gülümseyerek adama baktı.

“Kral Drew ile bir anlaşma yapacağız. Tabi şartlar uygun olursa. Kral aracı olmadan halkına gıda sağlayabilmek için ticaret yapmayı ön görüyor. Eğer anlaşılabilirse sarayın açtığı ofislerle ihtiyacı olanlara gıda yardımı yapılacak!” Elizabeth’in sözlerini duyan adamlar şaşkınlıkla ona bakmıştı. Bazılarının gözleri parlarken bazılarının düşüncelerinde imkansız olduğunu düşündüklerini okumuştu.

“Umarım doğru söylüyorsunuz, yoksa halkın isyanı ile karşılaşabilir.”

“İsyan mı?” Elizabeth dişlerini sıkarak sormuştu. Aklı almıyordu. Drew daha birkaç gün olmuştu tahta çıkalı ve şimdiden isyan planları yapılıyordu. Gözlerini hanın içindeki adamları üzerinde dolaştırmaya başlayan genç kız bu olayın uzun zamandır planlandığını öğrenmişti. Babası daha tahtta iken planlarını yapan kişilerin başkaları tarafından yönlendirdiğini okumasına gerek yoktu. Bunu anlamamak için aptal olmak gerekirdi.

“Siz ne dediğinizi bilmiyorsunuz? Kral Drew bu ülkenin tek veliahdıydı.”

“Bunu bizde biliyoruz, ancak ülkeyi yönetecek meziyeti olup olmadığını zaman gösterecek.”

“Diyelim ki ülkeyi yönetmekte başarısız oldu, o zaman ne olacağını düşünüyorsunuz?” Elizabeth yutkunarak karşısında ki adama bakmıştı. Gözlerinde ki hırs genç kızı şaşkına çevirmişti. Ağabeyini indirmek isteyenler tahtta en aptal prensesi geçirmeyi planlıyordu.

“Prensten sonra yönetecek birileri bulunur elbet,”

“Öyle mi? Sizin yaptığınıza nankörlük denir. Kral Edward halkı için elinden gelen her şeyi yaptı. Diğer ülkeler savaşlarla kırılırken siz barış içinde yaşadınız. Sizi kim yönlendiriyor bilmiyorum ama kral isyan hazırlığında olduğunuzu öğrenirse kelleniz gider.” Adam genç kızın sözleri ile dişlerini sıkarken çok fazla konuşan adamlara öfkeyle bakıyordu. Elizabeth adamın bakışlarını takip ettiğinde onun başka bir masada oturan adamlara işaret ettiğini görünce dişlerini sıkmıştı. Dikkatli olması gerekiyordu. Üç askeri üzerini değiştirip yanına geldiğinde adaların iriliğine karşılık handakiler geri çekilmişti.

“Efendim, artık gitmemiz gerekiyor.” Askerin uyarısı ile Elizabeth ayağa kalkarak masanın yanında duran yayını alıp oklarını omzuna asmıştı.

“Bence de gidelim, yoksa elimden bir kaza çıkacak.” Adamların kendisini dikkatle izlediğinin farkında olan genç kız han kapısından çıkar çıkmaz askerlerine dönerek konuşmuştu.

“Hazırlıklı olun, saldırıya uğrayabiliriz. Ayrıca kral Drew’in verdiği haberci kuşunu çağırın!” askerler tedirgin bir şekilde etrafına bakınırken Elizabeth atına atlayarak hanın yanından ayrılmıştı. Bir süre ilerleyen gurup oldukça sessiz hareket ediyordu. Elizabeth tüm dikkatini yola vermiş gelecek saldırıya odaklanmıştı. Drew’in verdiği haberci kuşu omzuna konduğunda genç kız yazdığı pusulayı kuşun ayağına bağlayarak krala götürmesi için onu serbest bıraktı.

“Efendim, takip ediliyoruz.” Elizabeth başını sallayarak atının terkisine vurarak hızlanmıştı. Gönderdiği askeri hala geri dönmemişti. Üç askerle adamlara karşı koymak zorundaydı. Biraz daha hızlanarak askerlerine durmasını emreden genç kız atının üzerine ayağa kalkarak alçak olan ağacın dalına tırmandı. Bu onun için çocuk oyuncağıydı. Askerlerine saklanmalarını söyleyerek arkalarından gelen adamları beklemeye başladı. Bir süre sonra yaklaşan at seslerini duyarken eli yayına gitmişti. Bu görevde ihanet edenlerin kim olduğunu öğrenmeden saraya dönmemeye kararlıydı.

“Nereye kayboldu bu kadın?” adamlardan biri öfkeyle bağırırken diğeri korkuyla ona bakmıştı.

“Sizce krala isyanı planını anlatır mı?”

“İşi şansa bırakamayız, ona isyanı neden açıkladınız ki?” Elizabeth adamların tartışmasını dinlerken diğer adamın sözlerine hafif gülümsemişti.

“Neden söylediğimizi bilmiyorum, biranda ağzımızdan çıkıverdi. Sanki bize büyü yaptı.”

“O kadını bulmalıyız, yoksa bizi mahvederler.” Adamlar etrafına bakınırken bir ses duymaya çalışmıştı. Elizabeth ağacın üzerinden beş adamı dikkatle izliyordu.

“Sence ne tarafa gittiler?” Elizabeth kendisini belli edeceği sırada arkadan gelen iki adamla beklemeye başladı.

“Sen neden buradasın?” Adamlardan lider olan kişi öfkeyle bağırmıştı.

“Şu kadının adamlarından biri ara sokakta yakalandı. Çocuklardan biri kaçmış.”

“Ne demek kaçmış, hemen peşine düşün.” Elizabeth her duyduğunda daha da sinirlenmeye başlamıştı. Neler oluyordu böyle. Babası ülkenin çocuklarını ve kızlarını koruma altına aldığını duyurmuştu. Peki bu adamların derdi neydi?

“Adama ne yaptınız?”

“Onu boş depolardan birine koyduk, patron onunla ilgilenecek. Onu konuşturmayı bilir nasılsa!” adamların gülmesi ile Elizabeth yayına taktığı üç ok ile arkada bulunan adamları hedef almıştı. Bu onun için çocuk oyuncağıydı. Ağacın dalından aşağıya atlayarak adamların tam önüne dikildi. Onu görenler daha ne olduğunu anlayamadan göğsüne yedikleri okla yere yığılırken geriye kalan dört adam kıza doğru atını sürerken saklanan askerler adamlara engel olmuştu. Diğer üç adamda göğsünden yaralanırken Elizabeth liderleri olan adama attığı okla omzundan yaralamıştı. Adam yere düştüğünde ağır adımlarla ona doğru ilerlemeye başladı.

“Kahretsin, bunu ödeyeceksin!” adamın söylenmesine karşılık Elizabeth sakin bir şekilde adamın karşısına dikeldi. Kılıcını çeken adamın eline sert bir şekilde vurarak kılıcını düşürürken adamı tekme ile yeniden yere düşürmüştü. Elindeki yayı adamın boynuna geçirerek arkasına geçip sıkmaya başladı. Adam çırpınarak kurtulmaya çalışırken Elizabeth tüm soğukkanlılığıyla “Adamım nerede?” diye sordu. Askerler şaşkınlıkla prenseslerine bakarken yutkunmadan edememişti. Kadın tek başına beş kişiyi haklamıştı.

“Bırak beni…”

“Sana adamımım nerede olduğunu sordum. Konuş yoksa acımam.” Adamın boğazı daha da sıkılırken iyice morarmaya başlayan adam çırpındıkça Elizabeth ona doğru eğiliyordu.

“Sana son kez soruyorum, adamım nerede!” çırpınana adamın konuşmayacağını anladığında boynunu kırarak adamı yere bırakmıştı. Askerler prensese doğru ilerlerken onları izleyen diğer yaralı askerler genç kıza korkuyla bakıyordu. Sürünerek geri kaçmaya çalışan diğer adamın yanına yaklaştığında “Ona ne yaptığımı gördünüz değil mi? ölmek istemiyorsanız hemen konuşun!” yaralı olan iki adam birbirine bakarken biri diğerine “Sakın konuşma, yoksa daha kötü işkenceler görürüz,” derken Elizabeth kaşlarını çatarak onlara bakmıştı. Bakışlarını en çok korkmuş olana çevirerek dikkatle beynine ulaşmıştı.

“Demek ölümden korkmuyorsunuz, bana uyar. Sen, adamı nereye götürdünüz?” Elizabeth gözlerini dikerek yaralı adamın düşüncelerini okurken diğer adam ona söylememesi için emirler yağdırıyordu. Korkudan ne yapacağını bilemeyen adam hızla cevaplamıştı.

“Hanın arkasında ki depoda!”

“Sen ne yaptın!” adam eliyle ağzını kapatırken Elizabeth kılıcını çekerek iki adamı da öldürmüştü.

“Prenses ne yapacaksınız?”

“Hiçbir askerimi geri bırakmayacağım.” Askerler prensesin arkasında dururken genç kız atının yanına giderek hızla üzerine binmişti.

“Hadi bakalım krala isyan etmeye cesaret eden kimmiş öğrenelim.” Askerler atlarına binerek geldikleri yolu geri dönmüşlerdi. Elizabeth içinde kaynayan öfkeye sahip çıkmaya çalışırken oldukça zorlanıyordu. Kimse ağabeyine dokunamayacaktı.

Bu annesi bile olsa!

***

Uzun bir bölüm oldu, lütfen okuyucular yorum yapmayı unutmasın. Teşekkür ederim!

13.BÖLÜM <<<<<—–>>>>> 15.BÖLÜM

9680cookie-checkAsil Kan 14. Bölüm