Nisan 13, 2021 Yazarı mermaridyy 11

Asil Kan 16. Bölüm

Elizabeth atının üzerinde giderken yol boyunca annesinin ısrarla aradığı kadını düşünmüştü. Daha önce böyle bir şey duymadığı için içi hiç rahat değildi. Kadın her kimse kraliyet için önemli olmalıydı. Derin bir iç çekerken yanında ilerleyen Albert’in atının üzerinde rahatsızca hareket ettiğini görünce hafif gülümsedi.

“”Söyle hadi, seni rahatsız eden şeyi.”

“Prenses, Nadia nasıl? Yıllardır onu görmedim, belki de görsem tanımam bile ama onu çok özledim.” Elizabeth adamın sözlerine üzülmüştü.

“Saraya onu görmeye gelebilirdiniz. Yıllardır o da sizi görmedi, eminim ailesini çok özlemiştir.”

“Biz alt sınıf insanların saraya girmesine izin verilmiyor. İlk yıllarda sık sık onu görmek için geliyorduk ama kraliçe bizi saray kapısına bile yaklaştırmıyordu. Sonunda çaresiz vazgeçtik. Bir gün onun bizi görmeye gelmesini ummaktan başka bir şey gelmedi elimizden.”

“Üzgünüm, bunu eminim babamda bilmiyordu. Yoksa sizi Nadia anneyle görüştürürdü.” Elizabeth atından biraz eğilerek adama sessizce fısıldadı. “Laf aramızda babamın gözde eşidir,” dediğinde adam hem şaşırmış hem de gülmüştü.

“Nadia’nın kalbi temizdir, kötülük düşünmezdi çocukken. Evlendikten sonra değişmesinden çok korktuk açıkçası.”

“Hala aynı olduğuna emin olabilirdin. Bazen o kadar iyi niyetli ki kendisine zarar verecek kişileri gözü görmüyor.” Adam tedirgin olurken ormanın derinliklerinden gelen sesle ikisi de ormana doğru baktı. Elizabeth adamlarından birine işaret ederek gidip bakmasını söylerken asker hızla ormana doğru ilerledi. Elizabeth tüm duyularını açarak ormandan gelen seslerin nedenini anlamaya çalışırken beyninde yankılanan görüntülerle dişlerini sıkmaya başlamıştı. Bedeni atın üzerinde ancak ruhu acı çeken kadının yanındaydı. Karnına aldığı sert darbe ile iki büklüm olan genç kız kendisine dokunan adamla ruhu bedenine geri dönmüştü.

“Prenses?”

“Benim hemen gitmem gerek!” Albert daha ne olduğunu anlayamadan Elizabeth atını hızla ormana doğru sürmeye başladı. Prensesin hareketi ile adamlarda onun peşinden ormana dalsa da Elizabeth’in atını yetişmelerine imkan yoktu. Genç kız ormanın derinliklerine iyice kaybolurken hedefine ulaştığında öfkesi gözünü kör etmişti. Dört kişi iki kızı ağaca bağlamış işkence ediyordu. Kızların üzerinde ki kıyafetler göğüslerine kadar açılmış, pis bakışların hedefi haline gelmişti. Gördükleri eziyet sonunda hayat belirtisi göstermeseler de Elizabeth bedenince cılız soluk alışları hissedebiliyordu. Adamlardan geride duran öne çıkarak elinde ki ahşap tastaki suyu kızın yüzüne atsa da kızda ayılma belirtisi yoktu.

“Öldü mü yoksa, daha bize anlatacakları vardı bu ucubenin.” Adamalar gülerken kulaklara dolan acı dolu inleme ile diğer kıza doğru ilerlemeye başladılar.

“Bu hala yaşıyor. Hadi…” adam elini kaldırdığında Elizabeth farkına varmadan elini kaldırarak adamı havalandırarak sert bir şekilde ağacın birine savurmuştu. Adamın bedeninden çıkan kırılma sesiyle bedeninin ortadan ikiye kırıldığını anlamak zor değildi. Diğer üç kişi korkuyla etrafına bakarken atının üzerinde gözleri kan kırmızısına dönen prensesi görünce korkuyla birkaç adım geri atmıştı.  Elizabeth elini ileri doğru kaldırarak “Siz,” diye bağırdığında kulakları sağır edecek bir ses ormanda yankılanmıştı. Ağabeyinin kendisine verdiği Jaguara bakarak işaret verdiğinde adamlar daha ne olduğunu anlamadan üzerlerine atlayan hayvana dehşetle bakmıştı.

“Bırak bizi, seni pis hayvan, bırak!” adamlar bağırmalarına devam etse de vahşi hayvanın durmaya niyeti yoktu.” İki adamı pençeleri ile öldüren hayvan üçüncüye geçtiğinde Elizabeth hayvanı durdurmuştu. Bakışları eski haline dönerken atından inerek bacakları pençe izleriyle dolu olan adama yaklaştı.

“Yaşamayı hak etmiyorsunuz? Siz bu ülkede yaşamaya layık değilsiniz. Şimdi seni öldürmemesi için hayvanımı durdurmama yetecek sebebi söyle. Neden?” Adam korkuyla genç kıza bakarken Elizabeth ağaca bağlı kızlara dönerek dişlerini sıkmış sonrada adama dönerek “Bu kızlardan ne istiyordunuz?” diye sordu. Korku adamın diline vurmuştu. Kekeleyerek konuşmaya çalışsa da ne söylediği anlaşılmıyordu. Ormanın içinden gelen at sesleriyle prenses arkasına bakmadan askerlerine “Adamı alın, konuşturun. Konuşmazsa hayvanıma yem olacak.” Albert etraftaki parçalanmış adamlara bakarken yutkunmadan edememişti. Ağaca bağlı olan iki kızı çözmeleri için askerlerine işaret verirken çıplak olan üzerlerini örtmek için atının terkisinde ki battaniyeleri vermişti.

“Bunlar öldü prenses!” Elizabeth askerin sözleri ile hızla ona dönmüştü. İki kızı yere yatırmış üzgün bir şekilde onlara bakıyordu. Ağır adımlarla kızlara yaklaşarak yanlarına diz çöktü.

“Zayıf olsa da hala nefes alıyorlar. Hemen şifacı bulmalıyız.”

“Bu civarlarda işinin ehli olan bir kadın vardı. Eğer evindeyse ona gidelim.” Kızları atlara bağlanan dalların üzerine yatırarak olabildiğince hızlı hareket ederek şifacının olduğu köye ulaşmaya çalıştılar.

**

Drew gülümseyerek karşısında ki kadına bakıyordu. Kraliçesi çok farklı bir karaktere sahipti. En azından kendisinin bu zamana kadar gördüğü hiçbir kadına benzemiyordu. Eline almış olduğu kitabını okurken etraftan tamamen soyutlanmış bir şekilde başka bir dünyada gibi görünüyordu.

“Kraliçem?” hizmetlisinin seslenmesi ile Katren elini sallayarak “Kitap okuyorum, en heyecanlı yerindeyim ne diyeceksen sonra söylersin,” dediğinde Drew dayanamayarak kahkaha atmıştı. Katren elinde ki kitabı ağır bir şekilde aşağıya eğerken karşısında ne zaman oturduğunu bilmediği kocası ile göz göze gelmişti. Elinde ki kitabı yere bırakarak hızla ayağa kalkmak istemiş ama uzun eteğine takılarak düşmek üzereyken Drew tarafından tutulmuştu.

“Dikkatli olmalısınız kraliçem.” Utanan genç kız hiç huyu olmamasına rağmen bakışlarını kaçırmıştı. ,

“Kralım, geldiğinizi duymadım bağışlayın,” dediğinde Drew yüzünü buruşturarak elini ‘önemli değil’ dercesine sallamıştı.

“Rahatsız olmayın kraliçem, çok olmadı geleli.” Drew karısının mahcup haline bakarak neredeyse yarım saattir onu izlediğini söylemek istememişti. Krala selam vererek yerine oturan Katren merakla genç adama bakmıştı.

“Sizi buraya ne getirdi kralım, daha önce gündüzleri beni ziyaret etmemiştiniz?” dediğinde genç kadın ağzından çıkan sözleri fark edince utanarak bakışlarını kaçırmıştı. Onun her hareketi Drew’i mest ederken genç adam derin bir iç çekerek cevap verdi.

“Kraliçemi görmek istemiş olamaz mıyım?” Katren şaşırarak ağzını açmış ama sonra hemen bakışlarını kaçırmıştı.

“Bu büyük mutluluk kralım, yoğun olduğunuzu biliyorum. Sizi meşgul etmek istemem.” Drew genç kadına biraz daha yaklaşarak elini avuçlarının arasına hapsetmişti. Kraliçenin heyecanını kendi kalbinde hissediyordu.

“Bir ihtiyacınız var mı kraliçem, evlendiğimizden beri sizinle alakadar olamadım. Lütfen çekinmeyin söyleyin.”

“İhtiyacım yok, ama benimle bu kadar resmi konuşmanız beni geriyor.” Drew tek kaşını yukarı kaldırarak genç kadına baktı.

“Anlamadım?” Katren odanın içindeki hizmetlilere dönerek “Kral ve bana içecek bir şeyler getirin, lütfen sizde dışarıda bekleyin,” dediğinde Drew kadının ne yapmak istediğini anlamamıştı.

“Evet siz bir kralsınız, ama benimde eşimsiniz. Bir kralla evlenmeyi hiç düşünmemiştim. En azından yalnızken daha samimi olamaz mısınız? Böyle diken üzerinde gibi hissediyorum. Ben açık sözlü olmayı seviyorum. Kocamın yanında da rahat olamayacaksam evlenmenin ne anlamı var?” Katren’in sözlerine karşılık Drew gür bir kahkaha atmıştı. Başını iki yana sallayarak kadının mahcup yüzüne bakarken kahkahası gülümsemeye döndü.

“Haklısın Katren, yalnızken resmiyete gerek yok. Üstelik sarayda birbirimizden başka güvenebileceğimiz kimse de yok. Bu yüzden neye ihtiyacın olursa bana haber et. En küçük şeyde bile. Ayrıca saray hizmetlilerinin sorumluluğu sende sakın unutma. Düzeni sağlayacağına eminim.”

“Elbette, elimden geleni yaparım. Ancak ana kraliçenin boş durmayacağını bilmen gerek. Zaten bir şeyler çeviriyor…” Katren son sözlerini söylerken sesi kısılmıştı. Drew dikkatle ona bakarken “Nasıl?” dedi.

“Bilmiyorum ama son zamanlarda kadınlar bölümüne giren çıkan belli değil. Ayrıca kardeşlerinizin de rahat durmadığını söylemek zorundayım.” Drew şaşkınlıkla genç kadına bakarken sordu.

“Odandan dışarıya adım attığın yok bu kadar bilgiyi nerden biliyorsun?” Katren kralın sorusuna hafif gülmüştü.

“Odamdan çıkmadığım doğru ama hizmetlilerin geniş bir dedikodu ağı var. Sarayda ne olup bittiğini öğrenmek hiçte zor değil. Onları güzel kullanırsan düşmana karşı daha tedbirli olursun.”

“Öyle mi? sevgili kraliçem için önemli olduğunu düşündüğü bir dedikodu var mı?” Katren bir elini çenesine koyarak düşünür gibi yapmaya başladı. Sonra aklına gelen şeyle heyecanlanarak krala baktı.

“Aslında son zamanlarda bir kadından bahsediliyor. Kraliçe yıllardır o kadını arıyormuş sanırım ve izini bulduklarını söylediler. O kadına acıdım doğrusu.”

“Neden?”

“Ölü ya da diri kadını getirmelerini emretmiş ana kraliçe.” Drew Katren’in sözleriyle gerilirken aklına babasının kayıp halasından söz ettiği gün gelmişti. Adrian’ın kim olduğunu anlatırken halasından da bahsetmek zorunda kalmıştı. Olabilir miydi? Düşüncelerinin heyecanı ile karısına döndü.

“Onun nerede olduğuna dair bilgi var mı? Kraliçe kadının nerede olduğunu söylemiş mi?” Katren kralın heyecanına şaşırarak başını salladı. Hizmetlilerden duyduğu köyün adını söylerken Drew hızla yerinden kalkmıştı. Katren onun kalkmasıyla kendisi de kalkarak krala bakarken Drew odada sağa sola dolanıp duruyordu.

“Olabilir mi? Ana kraliçeden önce onu bulmalıyım. Ama saraydan uzakta orası… Elizabeth! Elizabeth’e haber göndermem gerek!” dediğinde Katren kaşlarını çatarak Drew’e baktı.

“Kralım siz iyi misiniz?” Drew karısının sorusuyla hızla genç kadına sarılarak gülümsemişti. ,

“Eğer kadın tahmin ettiğim kişiyse dile benden ne dilersen kraliçem.”

“Kralım?”

“Gitmem gerek, biraz dinlenin. Gün içinde bana uğramayı da alışkanlık haline getirirseniz sevinirim. En azından kraliçemi bir on dakika görerek rahatlarım.” Katren şaşkınlıkla odasından hızla çıkan adamın arkasından bakmıştı. Ne demişti de kralı bu kadar heyecanlandırmıştı. Kralın sözlerini hatırlayınca gülümseyerek “Beni sevmeye başladı!” diye söylendi. İçi rahatlayarak yeniden oturup bıraktığı kitabını eline aldı. Katren için bu gün en güzel günüydü. Kralı onu sevmeye başlamıştı.

***

Genç kız ulaştıkları köyde kendilerine doğru gelen birkaç kişiye şifacı kadının nerede olduğunu sorduğunda aldıkları cevapla iki kızı hızla şifacının kaldığı eve doğru götürmeye başladılar. Askerler bir yandan prensesi korumaya çalışırken diğer yandan da yaralı kadınları taşımaya çalışıyordu. Evin kapısını sert bir şekilde çalan adamlardan biri içerden gelen tedirgin kadın sesi ile prensese döndüler.

“Kapıyı açar mısınız?” evin kapısı ağır bir şekilde açılırken kapıda görünen kadınla Elizabeth şaşırmıştı. Ne bekliyordu bilmiyordu ama kesinlikle karşısında ki kadın kadar genç birini beklemiyordu. Bakışlarını kendisinden kaçıran kadına atından inerek yaklaştı.

“Biz şifacı kadını arıyorduk, siz…” Kadın adamların taşıdığı iki genç kızı görünce kapıyı sonuna kadar açarak onları içeriye davet etmişti. Askerler yaralıları yatırdıktan sonra prensesin emri ile tek odalı evden dışarıya çıkmışlardı.

“Şifacı olmak için genç değil misiniz?” Elizabeth kendisine bakmayan kadına soru sorarken kadın onu duymazlıktan gelerek “Onlara ne oldu?” diye sordu. Yüzleri kan içinde olan kızların bedenleri de morluklar içindeydi. Acele bir şekilde yaralıların üzerlerini soyarken Elizabeth ona yardım etmeye çalıştı. Odada bulunan sobanın üzerinde ki sıcak suyu ve birkaç temiz bezle kanları silerken ortaya çıkan durum daha vahim bir hal almıştı.

“Aldıkları darbeler hayatin önem taşıyor. Kaburgaları kırılmış. Daha fazla sıcak su gerekecek. Dışarıda ki adamlarına ateş yakıp kazan kaynatmalarını söyler misin?” kadının naif sesi genç kızı mest etmişti. Ondan ki bir şeyler Elizabeth’in içini okşuyordu.

“Adınız ne?” Elizabeth’in sorusu ile kadın bakışlarını genç kıza çevirmişti. Prenses kadının aklını okuyamadığını fark edince hem şaşırmış hem de tedirgin olmuştu. Kendi güçlerinde birinin karşısında ki kişinin düşüncelerine sızamaması iki şeye işaret olabilirdi. Ya kadın düşünmüyordu ya da kraliyet ailesinden biriydi. Kraliyet ailesinden olmadığını düşünerek kadının düşüncelerini rahatlattığını farz etti. Kadının istediğini yaparak hızla evden çıkarken ardından bakan dikkatli gözlerden habersizdi.

Evin dışına toplanan odunlarla ateş yakılırken askerler yalnız yaşayan kadının ihtiyacı olabilecek her türlü işi yapmaya başladı. Elizabeth birkaç askerini avlanması için ormana gönderirken kendisi ateşin başında düşünmeye başlamıştı. Gökyüzünde yankılanan sesle başını kaldırıp kendisine doğru uçan şahine bakmıştı. Yanında ki adamlar oklarına davranırken Elizabeth hızla elini kaldırarak “Ona dokunanı yakarım,” dediğinde adamlar yutkunmuştu. Şahin birkaç kanat çırpışla genç kızın koluna kondu. Adamlar şaşkınlıkla Elizabeth’in kolunda ki şahine bakıyordu. Yırtıcı bir kuş olması askerleri tetikte olmalarına neden olsa da prensesin sakin bir şekilde kuşun ayağına bağlı olan kağıdı aldığını görünce derin bir nefes aldılar. Kralın haber verme şekline inanamıyorlardı.

“Prenses, kral sizden ne istiyor?” Elizabeth okuduğu kağıtla yutkunurken bakışları çevresini saran adamlara döndü.

“Etrafı çevreleyin, bu evin çevresinde kuş uçmayacak!” dediğinde adamlar ima ile omzuna tırmanan şahine bakmıştı.

“Ne dediğimi siz anladınız. Tetikte olun, her an saldırı olabilir.” Elizabeth elinde ki kağıdı tekrar okuduğunda gözlerini kısarak az önce çıktığı eve dönmüştü. Kadında ki tuhaflığı hissetmişti. Şans mı yoksa kader mi onları buraya getirdi bilmiyordu ama bu köye gelmeleri şifacı kadın için bir şanstı buna emindi. Ağır adımlarla eve yaklaşarak kapı ardından bir süre bekledi. İçeride ne olduğunu öğrenmek için odaklanmaya çalışsa da başarılı olamamıştı. Son çare kapıyı hızla açarak içeri girdiğinde ise şifacı kadının avucunun içinde ki ışığı son anda yok ettiğini kısa bir süreliğine görmüştü.

“Kimsin sen?” Kadın Elizabeth’in dik bakışlarına karşılık sakin bir şekilde ona cevap vermişti.

“Basit bir şifacıyım, neden bu kadar soru soruyorsun?”

“Basit bir şifacı olmadığını ikimizde biliyoruz. Bana kim olduğunu söyle?” Elizabeth kadının sakin hareketlerine oldukça şaşkındı. Arkasını dönen kadın raflarda olan birkaç şişe ilacı alarak yaralıların yanına döndü.

“Bana cevap vermek zorundasın. Seni korumam için kim olduğunu bilmem gerek.” Elizabeth’in sözleri ile hızla arkasını dönen kadının gözleri öfke fışkırıyordu.

“Senin korumana ihtiyacım yok. Şimdi izin verirsen işimi yapmalıyım.”

“Kraliçe neden peşinde!” Elizabeth’in sorusu ile kadın ellerini yumruk yapmıştı.

“Kraliçe neden benim peşimde olsun ki?”

“Bilmiyorum, onu sen söyleyeceksin. Kral Drew’den bir haber aldım, kraliçenin aradığı kadının izini bir köyde bulduklarına dair. Yakında kraliçenin adamları burada olur.” Kadın Drew’in adını duyunca yutkunmuştu. Yeğeni ne zaman kral olmuştu?

“Kral Edward’ın başına bir şey mi geldi? Neden oğlu tahtta?” Elizabeth babasını tanıyan kadına daha dikkatli gözlerle bakıyordu. Onu okumak istese de başaramıyordu.

“Benim kim olduğumu biliyor musun?” Elizabeth kadına tuzak sorular sormak istiyor ama bir türlü aklını toparlayamıyordu.

“Bilmem gerektiğini düşünmüyorum. Şimdi izin verirsen…” kadın yeniden işinin başına dönmek istediğinde Elizabeth kolunu tutmak istemiş ama eline batan iğnelerle geriye sıçramıştı. Gözleri şaşkınlıkla önünde bedenini dikenler saran kadına bakarken yutkunmadan edememişti.

“Sen de Asil Kandan geliyorsun!” bu bir soru değildi, bir farkındalıktı.

“Bana dokunmaya kalkma!” Kadının dişlerinin arasından tıslaması ile Elizabeth ona gülümsemişti.

“Vay canına, bu harika… Hangi aileye mensupsun? Kraliçe neden senin peşinde?”

“Bunları cevaplamak zorunda değilim.”

“Bak, sana yardım etmek istiyorum. Anladığım kadarıyla şifa yeteneğine sahipsin. Üstelik seni okuyamıyorum bile…” dediğinde kadının gözleri kısılmıştı.

“Beni okuyamamak mı?” Elizabeth eliyle ağzına vururken etrafına bakınmaya başlamıştı. Onu kimsenin duyup duymadığına emin olmak istiyordu. ,

“Bak bu aramızda kalsın tamam mı? Sadece sen ve babam biliyor bu yeteneğimi.” Prenses konuşmadan kopmuş bir şekilde kadına yalvarırcasına bakarken kadın şaşkınlıkla ona bakıyordu.

“Baban mı? Senin baban kim? Sen kimsin?” Elizabeth gülümseyerek kadına baktı.

“Söylerim ama sende bana söyleyeceksin.”

“Kim olduğuna bağlı…” Kadın elinde ki ilacı kızlardan birinin ağzına damlatırken Elizabeth ona cevap vermişti.

“Ben kral Edward’ın kızı prenses Elizabeth’im. Saray dışına ağabeyimin isteğiyle halkın durumunu öğrenmek için çıktım.” Kadının eli Edward’ın adını duyunca duraksamıştı. Ağır bir şekilde arkasını dönerken gözlerinde ki özlem genç kızı şaşırtmıştı.

“Kimsin sen?” Elizabeth’in sorusu ile dışarıdan yükselen sesler aynı anda olmuştu. Kadın hızla evin penceresinden dışarıya bakarken askerlerin kalabalık bir grup ile çatıştığını görünce yutkunmadan edememişti.

“Ne tür güçlerin var bilmiyorum ama kendini korumanı istiyorum. Geldiler, geç kaldık.” Elizabeth kendisini uyaran kadına gülümsedi.

“Sen yaralılarla ilgilen, ben dışarıyı hallederim.” Elizabeth kılıcını çekerek evden dışarı çıkarken askerler prensesin etrafına yerini almıştı.

“Öleceksiniz, eve kimseyi yaklaştırmayacaksınız.” Prensesin emri ile askerler savaşırken Elizabeth kendisine doğru gelen adamları hiç zorlanmadan kılıçtan geçirmeye başlamıştı. Kendisine doğru gelen okları bakışları ile ortadan kırarken saldırıya geçen askerler durumu fark edince dehşete düşmüştü. Kılıçlar şakıyor prenses adeta savaşırken dans ediyordu. Onun aurasına kendi askerleri bile kısa süreli hipnoz olmuştu.

“Savaşın, kendinize gelin.” Sırtında ki yayı alarak kendisine doğru koşan askere hedef alırken öldürmemek için ayağına fırlatmıştı. İki ayağını aynı anda okla vuran genç kız adamın yere düşmesini keyifle izlemişti. Askerlerine geriye kalan adamları öldürmemelerini emrederken bakışları eve giren iki adama takıldı. Hızla geri dönüp eve girdiğinde gördükleri karşısında yutkunmuştu. Adamları elinde ki dikenli sarmaşıkla saran kadına bakarken önce şaşırmış sonra tek kaşını yukarı kaldırarak “Etkilendim,” demişti. Genç kızın sesini duyan kadın başını iki yana sallayarak “Tıpkı babana benziyorsun,” dedi.

“Öyle mi? babamın benim yaşımda ki halini bilmiyorum. Sen biliyor gibisin…” Elizabeth adamlara yaklaşırken sıkılan sarmaşıkla acı çığlıklarını kulak ardı etmişti.

“Onlara ne yapmayı planlıyorsun?” Elizabeth kendisinden cevap bekleyen kadına ciddi bir şekilde bakarak “Kraliçeye hediye olarak göndermeyi!” elini kapatan kadın adamların etrafında ki sarmaşıkları da geri çekmişti. Acı içinde yere düşen adamlar dehşetle prensese bakarak konuştu.

“Anneniz bu yaptığınızdan hoşlanmayacak.”

“Annemin saraya döndüğümde daha önemli problemleri olacak. Özellikle Kral babam saraya döndüğünde.” Adamlar yutkunarak acı içinde yerde kıvranırken içeriye giren adamlar prensesin iyi olduğunu görünce derin bir iç çekmişti.

“Dışarısı güvenli prenses, yakalanan adamlara ne yapacaksınız?”

“Onları tutuklu bir şekilde saraya gönderin. Drew neden geldiklerini anlayacaktır. Cezayı kral versin.” Adamlar başını sallarken evin ortasında duran adamları da kaldırarak dışarıya çıkardılar.

“Madem şifa gücün var, kızları iyileştir buradan gidelim. Burada güvende değilsin.”

“Almira!” Elizabeth duyduğu isimle hızla kadına dönmüştü.

“Anlamadım?”

“Adım, Almira!” Elizabeth kadına dikkatle bakarken Almira adını nereden duyduğunu hatırlamaya çalışıyordu. Bir süre düşündükten sonra yutkunarak kendisine gülümseyerek bakan kadının gözlerine baktı.

“Sen… Prense…” Elizabeth şaşkınlıkla konuşmaya çalışırken onun şaşkın hali kadını güldürmüştü.

“Evet, senin kayıp halanım.”

“Neden? Neden saraya gelmedin? Babam her yerde seni arıyor…” Aklına gelen soruyla şüpheyle halasına döndü.

“Babamı anlayabiliyorum ama annem neden senin peşinde?”

“Bilmiyorum ama tahmin edebiliyorum. Kral Alexis’e teslim etmek için.”

“Neden?” Almira yıllardır özlemini çektiği oğlu aklına geldiğinde yüzü acıyla kasılmıştı.

“Çünkü Alexis oğlumun peşinde!”

***

Yorum yapmayı unutmayın arkadaşlar. Hayırlı Ramazanlar!

15.BÖLÜM <<<<<—–>>>>> 17.BÖLÜM

10650cookie-checkAsil Kan 16. Bölüm