Asil Kan 20. Bölüm

Merhaba arkadaşlar. Öncelikle herkesin şimdiden Ramazan Bayramı Mübarek olsun. Bizler pek iyi durumda değiliz açıkçası. Manevi babaannem hala yoğun bakımda ve doktor pek iç açıcı konuşmuyor. Sizden ricam dua ederken Bahriye adını da şifa diyerek zikretmeniz. Allah şimdiden razı olsun. Duruma göre haftaya bölüm gelmeyebilir. Allah esirgesin ama cenazemiz olabilir. 🙁 Allah’a emanet. İyi okumalar!

***

“Adrian!” Almira ve Ronald ileri atılırken genç adamın baygın bir şekilde yere düşmesine engel olamamışlardı. İkili onun başına geldiğinde Adrian’ın yerde nöbet geçirdiğini, bedeninin buza tutulmuş gibi titrediğini görünce Almira oğlunu tutmak istemiş ama Ronald kadına engel olmuştu.

“Ona dokunma!”

“Ama ne halde olduğunu görüyorsun.”

“Birazdan geçecek, inan bana Almira…” Kadın Ronald’a kısa bir bakış attıktan sonra bedeninden buharlar çıkan oğluna içi acıyarak bakmıştı. Sakinleşmeye başladığını gördüğünde ise az da olsa rahatladı.

“Onları saraydan çıkarmalıyız.”

“Ama…” Ronald yerde yatan genç adamı kaldırarak Elizabeth’in yanına yatırmıştı. Onun bu hareketi Almira’nın dikkatini çekerken Ronald kapı ağzında olan askerlere seslenerek içeri girmelerini istemişti. Adamların meraklı bakışlarına karşılık Ronald taviz vermeye bir sesle “Prenses Elizabeth ve Danışman Adrian saray dışına çıkarılacak. Hazırlıklar hemen yapılsın,” dedi. Adamlar hızlı hareket Almira yüzünü kapatarak oğlunun yanına gitmişti. Eli genç adamın saçına giderken onun büyüdüğünü göremediği için kendine kızıyordu. Oğlunu koruyamamıştı.

“O kadar büyümüşsün ki ben nasıl bir adam olduğunu merak ediyorum.”

“Prenses?” Ronald’ın seslenmesi ile Almira adama dönmüştü.

“Baksana Ronald, kendi oğlumun büyümesini izleyemedim. Sence de adaletsizlik değil mi?”

“O iyi bir adam oldu, bundan sakın şüphe etme.”

“Biliyorum, onu Edward büyüttü. Yine de kaçırdığım zamanlara üzülüyorum.”

“Geçmişi geri getiremezsin, önemli olan bundan sonra ne yapacağın!” dediğinde Almira adama hak vermişti. Oğlundan ayrılmayacaktı. Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin oğlu için geçmişe bir sünger çekecekti.

Ronald birkaç saat içinde hazırlıkları tamamladıktan sonra ikiliyi tekerlekli arabaya yatırarak meraklı bakışlar arasında askerleriyle saraydan çıkarmıştı. Kimisi kıpırdamayan prensesin öldüğünü düşünerek ağlarken, kimisi prense ile Adrian’ın neden aynı anda bayıldığını sorguluyordu. Düşünceler ikisinin de kralın danışmanı olduğu paydasında birleşiyordu.

“Keşke Edward’ı bekleseydik,” dediğinde Ronald kadına dönerek ciddi bir sesle konuşmuştu. Kimse Almira’nın kimliğini bilmiyordu.

“Onları merak etme, Elizabeth bana emanet, Adrian da öyle,” diyerek kadını geride bırakıp saraydan ayrıldı. Yolculuk oldukça gizli yapılmıştı. Adrian ve Elizabeth’in güvenliği için her türlü önlemi almıştı. Yaklaşık bir saatlik yoldan sonra Ronald ikiliyi daha önce kimsenin bilmediği kendi aile evine götürmüştü. Ev ormanın içinde izole edilmiş bir şekilde inşa edilmişti. Ronald’ın babası yıllar önce annesi öldükten sonra saraydan kafa dinlemek için bu eve gelir, birkaç gün kalarak saraya görevinin başına geri dönerdi. Yıllar vardı bu eve gelmemişti. İki odalı kulübe tarzı evin etrafı sarmaşıla kaplı olduğu için uzaktan fark edilmiyordu. Askerler ikiliyi evin içine bırakarak oradan ayrılırken Ronald kimseye yerini söylememeleri için onlara emir vermişti.

***

“Buna inanamıyorum, bunu nasıl yapar?” Nadia duydukları ile yerinde dönüp duruyordu. Prensesin başına gelenler kadının ilk defa sinirlenmesine neden olmuştu. Lizzy annesinin odada dönüp durması karşısında şaşkınlıkla ona bakarken korkuyla yutkundu.

“Peki Elizabeth’i nereye götürdüler, biliyor musun?” küçük prenses annesine başını sallayarak cevap verirken istem dışı gerilmişti.

“Anne, belki de iyi olmuştur saraydan ayrılması.”

“Ne demek istiyorsun?”

“Şey, saray onun için güvenli değil biliyorsun. Üstelik şimdi tamamen savunmasızken saraydan götürülmesi onun için daha güvenli olacaktır.”

“Lizzy, bana söylemediğin bir şey mi var?” prenses annesinden bakışlarını kaçırırken Nadia dikkatle kızını incelemeye başladı.

“Gözlerime bak kızım, ne saklıyorsun sen?” Lizzy annesinin gözlerine bakarken düşüncelerini söyleyip söylememe konusunda oldukça kararsızdı. Annesinin aklını okuduğunu bilmeden ablalarının planını nasıl söyleyeceğini düşünüyordu. Nadia okuduklarıyla dehşete düşse de ifadesini korumayı başarmıştı.

“Bundan sonra sende dikkatli ol Lizzy, sarayda neler olacağını bilemeyiz.”

“Anne, sence Elizabeth iyi olacak mı?” dediğinde Nadia üzgün bir şekilde kızına bakmıştı.

“Umarım hayatım, umarım prenses iyi olur. O sarayda olmasaydı bize ne olurdu düşünmek bile istemiyorum.” Nadia presesin kendisini her fırsatta koruduğunu, kardeşlerini de savunduğunu hatırlayınca üzülmüştü. Prenses doğduğundan beri onun yanındaydı. Kraliçenin tüm zehirleme teşebbüslerini onun sayesinde bertaraf etmişti.

“Anne, ne düşünüyorsun?”

“Kraliçe Katren’e dikkat etmeliyiz, sıradaki hedef o olabilir.” Lizzy annesinin sözleri ile ürpermişti. Kraliçe hamileydi ve iki ablası da ona kin gütmeye başlamıştı.

“Anne, Felisa ve Flora ablamı saraydan göndersek mi?” Nadia kızının sözlerine karşılık başını iki yana salladı. O ikisi sarayda kalmalıydı. Dışarı çıktıklarında kötü emellere alet olabilecek durumdaydılar.

“Olmaz, ikisi de sarayda kalmalı.”

“Ama…”

“Olmaz Lizzy, sen bu işi bana bırak.” Nadia odasının kapısından hızla çıkarken önce kendi kızını görmek için hızlı adımlarla odasına doğru ilerlerken Lizzy de annesini takip ediyordu. İkili odanın kapısına geldiğinde Felisa’nın sesini duymuştu. Kızın şen kahkahası Nadia’nın ürpermesine neden olurken neler döndüğünü anlamak için kısa bir süre bekledi.

“Felisa, neden böyle davranıyorsun? Sevmesen de o bizim kardeşimiz!” Flora’nın sözleri az da olsa kadının içini rahatlatmıştı.

“Saçmalama Flora, farkında değil misin? Benim bir şey yapmama gerek kalmadan kraliçe Elizabeth’in işini görmüş. Umarım ölür,” dediğinde Flora elini ağzına koyarak sıçramıştı.

“Sana inanmıyorum. Bu sözlerini biri duyarsa başına geleceklerden korkmuyor musun?”

“Kim duyacak Flora, çok mutluyum ve mutluluğumu bozmana izin vermeyeceğim,” dedi. Kapıya yönelip açtığında karşısında kendisine öfkeyle bakan Nadia’yı görünce duraksamıştı. O kadar umarsızdı ki Nadia’nın bakışlarına alaycı bir şekilde karşılık verdi. “Bakın burada kim varmış,” dediğinde Nadia askerlere dönerek “Prenses odasına kadar eşlik edin, ikinci bir emre kadar odasından çıkmayacak,” dedi. Felisa Nadia’nın sözlerine sinirlenerek öne doğru atılırken Flora annesinin önüne geçerek dişlerini sıkarak konuşmuştu.

“Sakın ona dokunayım deme!” Felisa genç kızın bakışlarına karşı yutkunarak bir adım geri giderken bir kez daha kendisine kızmıştı. Zamanında Flora gibi güçleri üzerine odaklansaydı şimdi kardeşi kendisine karşı gelemeyecekti.

“Tamam, sen nasıl istersen öyle olsun.” Felisa odanın kapısından çıkarken dayanamayarak sarmaşıklarını Nadia’ya doğru savurmuş ama anından Flora’dan karşılık almıştı. İki sarmaşık birbirine dolanırken Flora’nın bakışlarında ki kızıllık Felisa’nın yutkunmasına neden olmuştu.

“Seni uyarmıştım Flora, anneme ve kardeşlerime bulamaman gerektiğini biliyordun,” dediğinde elini dairesel çevirerek genç kızı sarmaşıkların arasına hapsetmişti. Kıpırdanan Felisa öfkeyle kendisini bırakmasını isterken Nadia olanlara şaşkınlıkla bakıyordu.

“Flora, bırak gitsin,” annesinin konuşması ile genç kız kısa bir süre ona bakarak gözlerini kapatmıştı.

“Bir daha anneme ya da kardeşlerime bulaşırsan bedenine dolanan dikenli sarmaşık olur.” Flora elini çekerek prensesi serbest bırakırken Felisa yere düşerek nefes almaya çalışıyordu. Askerlerin yardımı ile yerden kaldırılarak odasına götürülürken Nadia kızına dönerek ona sıkıca sarılmıştı.

“Çok şükür ona uymadın,” dedi.

“Anne, Elizabeth nerede?”

“Ronald onları götürdü,” dediğinde Flora dişlerini sıkmıştı.

“Onu kurtarabilirim,” Flora’nın sözleri ile Nadia şaşkınlıkla ona bakmıştı.

“Nasıl?” Lizzy ablasının sözleri ile heyecanlanarak ileri atılmıştı. Flora mahcup bir şekilde annesi ile kardeşine bakmıştı. Hayatında ilk kez doğru bir şey yapmak istiyordu. Elizabeth’i annesine olan yakınlığı için kıskandığı doğruydu ancak kıskançlık yüzünden kendi kanından olan birine zarar veremezdi. Adil olmazdı!

“Duyduğuma göre büyü yapılırken bitki kullanılmış. Bitkinin ne olduğunu öğrenebilirim.”

“Ama onların nerede olduğunu bilmiyoruz ki.”

“Drew biliyordur, ondan öğrenebiliriz.” Nadia kızına hak verirken iki prensesle hızla taht odasına doğru ilerlemeye başladı. Kadınlar bölümünden çıkarken kraliçenin yükselen sesi onların kulaklarına yankılanmıştı. Kadın gün boyu durmadan bağırıp emirler yağdırmış, krala saydırıp durmuştu. Nadia başını iki yana sallayarak kraliçenin kapısında korkmuş bir şekilde bekleyen hizmetlilere bakmıştı.

“Neden buradasınız?”

“Cariye Nadia, kral buradan ayrılmamamızı emretti.”

“O zaman dik durun, kimse kralın emrine karşı gelemez.” Kraliçenin yeniden tehditler savurması çalışanları korkuturken Nadia onlara gülümseyerek karşılık vermişti.

“Korkmayın, size bir şey olmayacak.” kadının sözleri ile biraz olsun rahatlayan insanlar yanlarından geçip giden Nadia’nın ardından hayranlıkla bakmışlardı.

“Ne vardı sanki kraliçemiz Cariye Nadia olsaydı!” hizmetlilerden birinin sözleri Nadia’nın kulağına gitse de dönüp ardına bakmamıştı.

Taht odasının kapısına kadar sessizce ilerlediler. Prensesler annesinin gerisinde salona girerken Drew endişeli bir şekilde yanında ki panter ile konuşuyordu. Onun bu davranışı her aman iki prensesin şaşırmasına neden olurken kendilerinin de bitkilerle konuştuğunu hatırlayınca bu durumu normal karşılıyorlardı.

“Ne oldu Drew?” Drew annesi ve iki kardeşini görünce üzgün bir şekilde onlara bakmıştı.

“Babam haber gönderdi, büyücü kadını bulmuş ama ağır yaralıymış. İyileşmesi uzun sürer dedi. O zamana kadar prenses ne olacağı belli olmayacak.”

“Drew, Elizabeth nerede?”

“Anne, bunu söyleyemem.” Drew üzgün bir şekilde başını ellerinin arasına alırken Nadia devam etmişti.

“Flora ona yardım edebilir…” Drew hızla başını kaldırarak prenses Flora’ya bakmıştı.

“Ne?”

“Duydun, onun bitkiler üzerine olan gücünü biliyorsun, yardım edebilir.”

“Ama…” Drew başı öne eğik olan prensesi göründe derin bir nefes almıştı.

“Bunu başarabilir misin? Sen Elizabeth’i sevmiyorsun ki? Sana nasıl güveneceğim?” Drew’in sözleri ile Flora üzgün bir şekilde abisine baktı.

“Onu sevmiyor olabilirim ama bu kanımdan olan birinin ölmesine izin vereceğimi göstermez.”

“Yine de…”

“Lütfen abi, bırak yardım edeyim. İlk kez bunu senden istiyorum. Eğer başaramazsam bana istediğin cezayı verirsin.” Drew başını sallarken yanında duran panterine dönerek “Onu prensese götür,” dediğinde Flora endişeyle pantere bakmıştı. Drew kardeşinin bakışından onun koktuğunu anlayabiliyordu. İlk kez ona karşı gardını indirerek “Korkmana gerek yok, sana bir şey yapmaz,” dedi. Flora başını sallarken derin bir iç çekti. Saraydan ayrılması kısa sürede olmuştu.  Atının üzerinde hızla ormana doğru ilerlerken panteri kaybetmemek için çok uğraşmıştı. Ormanın derinliklerine indiğinde uzaktan görünmeyen evi fark etmek onun için hiçte zor olmadı.

O bitkilere fısıldayan prensesti. Bulunduğu durumu düşününce Felisa’ya uymayıp güçlerini geliştirdiği için kendiyle gurur duydu. Kız kardeşine göre bitkiler gereksizdi. Çiçeklerin güzel görünmesi ve kokması onun için yeterli oluyordu. Ama Flora bitkileri tanıdıkça doğasına hayran kalmıştı. Hastalara şifa verdiği gibi zarar vereninde olduğunu anlayınca iyice meraklanarak elinden geldiğince onları incelemeye başlamıştı. Küçük kulübenin önüne atını durdurarak aşağıya inmişti. Etrafın dikkatle dinlerken akşam olmak üzere olduğu için doğa dinlenmeye çekilmişti. Kulübenin kapısı ağır bir şekilde aralandığında bakışları kapıda beliren Ronald ile birleşti.

“Prenses Flora, burada ne işiniz var?” Ronald hızlı adımlarla dışarıya çıkarak hızla etrafı kontrol etmeye başlamıştı.

“Merak etmeyin, kimse beni takip etmedi. Ayrıca yardım etmeye geldim,” dediğinde Ronald şaşırarak prensese baktı.

“Dışarıda durmayalım, hadi içeri geçelim,” Ronald etrafı kolaçan ettikten sonra hızla kulübeye girmişti. Flora onun neden tedirgin olduğunu anlayabiliyordu. Evi sarar sarmaşıklara nazaran hala savunmasız olduğu için etrafını dikenli sarmaşıklarla yeniden çevrelemişti. Flora istemediği sürece içeriye kimse giremezdi.

“Prenses?” Flora küçük odanın içinde yan yana yatan iki kişiyi görünce şaşırmıştı. Elizabeth’in yanında danışman olan adamı görmeyi beklemiyordu.

“Ona ne oldu? Neden kardeşimin yanında?” dediğinde Ronald sıkıntıyla içini çekmişti. Prensese yalan söylemek zorunda olduğu için kendini kötü hissetse de elinden bir şey gelmezdi.

“Sanırım o da prensese yapılan büyüden etkilendi.”

“Nasıl?”

“Bilmiyoruz,” dediğinde Flora şüpheyle ona baksa da bir şey söylememişti. İkilinin yanına ilerleyerek Elizabeth’in kolunda ki izi incelemeye başlamıştı. Kanında dolaşan bitkiyi öğrenmek için koluna çizik atıp kanı dudaklarının arasına aldığında Ronald ona engel olmak istemiş ama prensesin değişen bakışlarını görünce geri durmuştu.

“Tahmin etmem gerekiyordu… İlk duyduğumda anlamam lazımdı.” Prensesin kendi kendine söylenmesini duyduğunda merakla ona yaklaşmıştı.

“Ne oldu prenses?”

“Sihir mantarı kullanmış. Büyüyü bozabilecek birini bulmalısınız. Sihir mantarı ile yapılan büyü Elizabeth’in aklını bulandıracaktır. Normalde de halüsinasyon görmeye neden olur. Büyü ile daha da tehlikeli olacaktır.” Ronald şaşkın bir şekilde ona bakarken Flora Adrian’ın yanına giderek elini üzerine koymuştu. Adamın uyuduğunu anlayınca kaşlarını çatarak ona baktı.

“Büyüden etkilendiğine emin misiniz? Bana tembellik yapıyormuş gibi geldi,” dedi. Ronald bakışlarını kaçırırken Flora konuyu uzatmadan ayaklanmıştı.

“Babama haber gönderin, büyü bozabilecek birini bulabileceğine eminim. Önemli olan büyüyü hangi bitki ile yaptıklarını öğrenmekti. Bunu bildikten sonra kolay olacaktır.”

“Ya hangi büyü olduğunu anlayamazsak?”

“Bir büyücünün anlayacağına eminim,” Flora geri çekilerek odadaki ahşap sandalyelerden birine oturmuştu. Ronald kapıyı açtığında karşılaştığı dikenli sarmaşıkla yutkunmuştu.

“Prense?” Flora aklına yeni gelmiş gibi elini hafif oynatarak kapının önündeki sarmaşıkları kenara çekerken Ronald derin bir nefes almıştı. Yıllardır kraliyet ailesinin içine olmasına rağmen hala şaşırdığı şeyler oluyordu. Evden çıkarak krala haber göndermek için posta kuşunun yanına gitmişti. Etrafında ki hışırtılara dikkat kesilerek kulübeye doğru ilerlerken tedirgin olmuştu. Kulübede savunmasız iki kişi vardı. Üstelik prensesin başına bir şey gelmesine de izin veremezdi. Haberi gönderir göndermez hızla geri dönerken kapıdan içeriye girdiğinde derin bir rahatlama yaşadı.

“Etrafta birileri dolaşıyor?” Ronald’ın sözleri ile Flora adama bakmıştı. Kaşları çatılırken ağır bir şekilde yerinden kalkarak aralık olan pencereden dışarıya göz attı. Doğru etrafta birileri dolanıyordu. Flora kapıya doğru ilerlerken gelenlerin kim olduğunu anlamak için kapıyı açtı.

“Prenses dikkatli olun, içerde kalsanız sizin için daha iyi olacaktır.”

“Ronald, burası benim bölgem. Benim bölgeme girdikleri için onları karşılamalıyım değil mi?” Prensesin tek kaşını kaldırarak bakması adamın yutkunmasına nede olmuştu. Birkaç dakika içinde dışarıya çıkan Flora, Ronald’ın çıkmasına izin vermeden kapının önünü sarmaşıkla kapatmıştı. Balta girmemiş ormanı andıran sarmaşıklar görüş açısını kapatmış durumdaydı. Ne yapacağını bilemeyen adam kralın erkenden gelmesini dilemişti.

Dışarıdan gelen çığlık sesleri ile iyice tedirgin olan Ronald dışarıya çıkmanın bir yolunu bulmaya çalışırken kopan gürültüyle yerinde sarsılmıştı. Toprak öfkelenmiş bir şekilde evin altında sallanırken prensesin iyi olması için dua etmeye başladı.  Birkaç çığlık sesinden sonra yeniden büyük bir gürültü kopmuştu. Kapıya doğru koşarak elini sert bir şekilde vursa da dışarı çıkmasına imkan yoktu.

“Prenses, prenses dışarı çıkmama izin verin!” Ronald’ın sesini duran genç kız kapıda ki sarmaşığı geri çektiğinde elinde kılıcı ile dışarıya çıkan adam gördüğü karşısında donup kalmıştı.

Birkaç adam havada sarmaşıkla sarılmış bir şekilde süzülüyordu. Yerinden kopan ağaçların neden havada asılı kaldığını ise anlayamamıştı. Flora ayağının altında ki dal parçası ile havada süzülerek adamların karşısında onlara gözleri kararmış bir şekilde bakarken kulaklarına yankılanan öfkeli sesle bakışlarını gelen kişilere çevirmişti.

 “Neler oluyor burada?” Edward aldığı haber ile hemen harekete geçmiş, daha önceden tanıdığı yaşlı büyücüyü alarak Ronald’ın aile evine doğru yola çıkmıştı. Ormana girdiğinde duyduğu seslerden savaş çıktığını düşünerek atını daha da hızlı sürmüştü. Sesin geldiği bölgeye yaklaştığında ise havada süzülen ağaç parçaları, yankılanan çığlıklar adamı daha da meraklandırmıştı. Prensesini havada süzülürken görünce başta Elizabeth’e zarar vereceğini düşünse de saldırdığı kişileri görünce içi rahatlayarak olaya müdahale etmeye karar verdi.

“Kralım?”

“Prenses, sizin burada ne işiniz var?” Flora babasının sorusu ile yavaş bir şekilde yere inerken adamları göstererek “Elizabeth’i almaya gelişler,” dedi. Edward kızı söylemese de adamların düşüncelerinden onların neden burada olduğunu anlayabiliyordu.

“Sende müdahale ettin?”

“Elimden başka bir şey gelmiyor,” Flora başını eğerek bakışlarını kaçırırken atından inen Edward kızına yaklaşarak onu kollarının arasına alıp sıkıca sarılmıştı.

“Teşekkür ederim prenses, annenin kızı olduğunu kanıtladın.” Flora bakışlarını babasına çevirirken adamın gözlerinde ki parıltıyla mutlu olmuştu. Babası ilk kez ona bu şekilde teşekkür ediyordu. İçini saran çocukça mutluluğa karşılık babasına “Elizabeth’in hemen büyüden çıkması gerek baba, aldığı bitkinin etkisi her saat artıyor.” Edward kızına bakarken yanına gelen yaşlı adam kızı onaylamıştı.

“Prenses doğru söylüyor kralım, vakit kaybetmemeliyiz,” dedi. İkili kulübeye girdiğinde Edward yeğenini kızının yanında görünce endişeyle ona doğru ilerlemişti.

“Adrian neden burada? Ona ne oldu?” Ronald yanındakilerin yana bir şey söyleyemeyeceği için kralın gözlerinin içine bakarak düşüncelerini okumasını istemişti. Kızını kurtarmak için gücünü kullanan yeğeninin saçını okşarken Flora’nın varlığını hatırlayarak “Bu büyü yaklaşanları da etkisi altına alabiliyor mu?” diye sordu. Flora babasının baştaki endişesinin yerini merak ediğini düşünerek durumu garip bulmamıştı.

“Duruma göre değişir kralım,” büyücü adama cevap verirken prensesin de yardımıyla önce bitkinin etkisini gidermek için panzehir hazırlanmış, daha sonra da büyüyü bozmak için karışımlar yaparak dualarla kaynatılmıştı. Elizabeth’in içmesi için uğraşan prenses zorlandığı için babası ona yardım etmişti.

“Seninle gurur duyuyorum prenses,” Edward’ın sözleri ile heyecanlanan Flora yatakta baygın yatan kardeşini görünce yerini hüzne bırakmıştı. Elizabeth ile hiç anlaşamamışlardı. Düşündükçe sorunun her zaman kendilerinden kaynaklandığını anlamıştı. Elizabeth onlara yaklaşmak istedikçe hem kendisi hem de prenses Felisa ona engel olmuştu.

“İyi olacak mı?” büyücü prensese bakarak derin bir iç çekti.

“Büyü ne kadar etkili olacak bilmiyorum. Yalnız yapılan büyüyü bedeninden atması için bir süre izole edilmeli. Prenses güçlerini bir süre kontrol edemeyebilir.”

“Anlamadım?”

“Kralım, etkisi büyük bir büyü kullanmışlar. Prensesin gücünü eskisi gibi kontrol etmesi uzun olmasa da zaman alacaktır.”

“Bu çok tehlikeli…” Ronald kendi kendine konuşurken Edward ona hak vermişti. prensesin gücünde birinin gücünü kontrol edememesi felakete yol açabilirdi.

“Ne yapmalıyız?” Edward düşünürken Ronald aklına gelen şeyle gözleri parlamıştı.

“Kralım, konuşmamız gerek,” Ronald’n heyecanını gören Edward ona şüpheyle bakarken Flora’nın çığlığı ile herkes yatakta yatan ikiliye dönmüştü.

“Neler oluyor?” Büyücü hızla geri çekilirken Ronald yutkunmadan edememişti. Elizabeth’in bedeni Adrian ile birlikte büyük bir buz kütlesinin içine hapsolmuştu.

“Baba?” Flora ileri atılmak isterken Edward rahatlayarak kızını geri çekmişti.

“Korkma Flora, Elizabeth kendini korumaya alıyor.” Edward içinden ‘Bedeninin ateşini ancak bu şekilde düşürebilir,’ diye söylenmişti. Flora ve büyücü şaşkınlıkla prensese bakarken Edward Adrian’a acıyarak bakmıştı.

“Adrian donarak ölmese bari,” Ronald kralın sözleri ile gülümsemesini bastırmak zorunda kalmıştı. Elizabeth’in eski huyları geri geldiğine göre rahatlayabilirdi.

***

Edward bir köşede yorgunluktan sızıp kalan kızına bakarken Ronald’ın sunduğu çözümü düşünmeden edemiyordu. Prensesin gücünü kontrol etmesi için yanında birini taşıması gerekiyordu. Her hangi biri değildi bu… Prensesin gücünü kontrol altına tutabilecek biri olmalıydı. Bunu da nasıl yapacağını düşünmeye başlamıştı. Sıfırlayıcı tanıdığı iki kişi vardı. Biri kardeşi, diğer de yeğeni Adrian! Kızı ile aynı yatakta uyuyan genç adamın kızının kaderi olduğunu biliyordu. İlerde olması gereken evliliği öne çekmenin zamanı gelmişti.

Ronald kralın ne düşündüğünü bilmese de tahmin edebiliyordu. Yataktaki kıpırdamayı fark edince Elizabeth’in buzlarının çözüldüğünü görünce hızla yanına yaklaşmıştı. Beklenilenin aksine Elizabeth değil Adrian ilk gözünü açan olmuştu.

“Dayıcım?” Adrian’ın seslenmesi ile Edward hızla onu susturmuştu. Adrian odaya baktığında kuzeni Flora’yı görünce yutkunmadan edememişti. Prenses uyusa da dikkatli olmaları gerekiyordu. Başını yana çevirdiğinde yanında uyuyan Elizabeth’i görünce hızla doğrulmak istemiş ama başı ağrıyarak geri yatmıştı.

“Dikkat etmelisin.”

“Ne oldu? O iyi mi?” Edward başını sallayarak “Sayende daha iyi olacak,” dedi.

“Ben bir şey yapmadım.”

“Sen büyünün etkisini az da olsa durdurmayı başararak bize zaman kazandırdın.”

“Ama tamamen durduramadım,” Adrian üzgün bir şekilde dayısına bakarken hafifçe yerinde geriye doğru kaymıştı. Sırtı karyolanın demir arkalığına yaslanırken henüz ayağa kalkacak gücü kendinde bulamamıştı.

“Şimdi ne olacak?”

“Bundan sonrası bizde, sen dert etme.” Adrian başını sallayarak dayısına baktı. Kendini iyi hissettiğinde yataktan kalkarak üzerini düzenlemişti.

“Sen iyi misin?”

“Evet, neden sordun?” Adrian dayısının bakışından ne demek istediğini anlamıştı.

“Ben iyiyim, sadece biraz yoruldum. Prenses tahmin ettiğimden daha güçlüydü!” dediğinde Edward gülmeden edememişti. Acaba yeğeni onun ruh ikizi olduğunu ne zaman anlayacaktı.

Yatakta kıpırdanma olduğunu fark eden gurup dikkatle Elizabeth’in uyanmasını izliyordu. Edward kızının yanına oturarak elini tutarken Adrian ve Ronald baba kızı izliyordu.

“Elizabeth, prensesim hadi aç gözlerini.”

“Babacım?” Elizabeth baygın bir şekilde gözlerini araladığında Edward kızının bakışlarında alevle yutkunmak zorunda kalmıştı.

“Elizabeth?” genç kız gözlerini kapatıp açarak kendine gelmeye çalışmıştı. Adrian dikkatle kızın gözlerinde ki alevi izlerken büyücü geri çekilerek korkuyla yutkunmuştu.

“Kralım, çok yaklaşmamalısınız.” Edward adama ters bir şekilde bakarken Elizabeth’in avucunun içinde ki alev topunu görünce üzgün bir şekilde ona baktı.

“Prensesim, iyi misin?”

“Babacım…” Elizabeth elini kaldırarak alev topunu gösterirken ağlamak üzereydi.

“Onu durduramıyorum,” dediğinde elinde ki alevi gösteriyordu.

“Korkma canım, geçecek…” Elizabeth babasının bakışlarından onun doğru söylediğini anlayabiliyordu. Odada yankılanan gerinme sesi ile bakışlar yeni uyanan prenses Flora’ya dönmüştü. Flora gözlerini açtığında bakışları ilk olarak ayakta dikilen Adrian’ı bulmuştu. Heyecanla yerinden kalkarken sandalyeden düşen prenses şaşkın bakışlar altında toparlanmaya çalışıp yatağın yanına gitmişti.

“Elizabeth?” Elizabeth ablasının sakarlığına gülmemek için kendisini tutarken onun neden burada olduğunu anlamaya çalışıyordu.

“Prenses Flora, sizin burada ne işiniz var?” Elizabeth’in resmi konuşmasına karşılık Flora yüzünü buruşturarak ona bakmıştı.

“Benimle bu şekilde konuşma, ben senin ablanım!” dediğinde Elizabeth tek kaşını kaldırarak ona bakmıştı. İfadesinde ‘öyle mi?’ dermiş gibi bakan kızdan gözlerini kaçıran Flora babasına dönerek “Artık saraya dönmemiz gerekmiyor mu baba?” diye sordu.

“Bunun için henüz erken Flora, istersen seni askerlerle gönderebilirim.”

“Gerek yok, Drew’in çıtası buralarda olmalı. Onunla giderim…” Elizabeth prensesin çitadan bahsetmesi ile hızla yerinden doğrulmuştu.

“Çıta mı? Abim korumasını sana mı verdi?” diye bağırınca sesinde ki hayret herkesi şaşırmıştı. Flora kıza imalı bir gülümseme atarken Elizabeth yüzünü asmıştı.

“Ama onu ben istemiştim,” dediğinde Edward kızının sözlerine gür bir kahkaha attı.

“Hoş geldin prenses…

***

Beğeni ve yorum yapmayı unutmayın. 🙂

19.BÖLÜM <<<<<—–>>>>> 21.BÖLÜM

11880cookie-checkAsil Kan 20. Bölüm
mermaridyy hakkında 333 makale
Yasemin Yaman KTÜ Orm. End. Müh. mezunu. Şuanda Parola Yayınlarında yazar. Hobileri yazmak, müzik dinlemek, basit çizimler yapmak ve manga okumak. Benim Küçük Gelinim ve Göremediğim Sen, Sen Olmadan Asla, Kara Duvak, Hep Seni Bekledim adında beş kitabı basıldı.

17 yorum

  1. ilk olarak bayramınız mübarek olsun hastanız işinde dua ediyor olacağım Rabbim acil şifalar versin bölüm çok güzeldi Edward a kesinlikle katılıyorum Adrian ile Elizabeth ne zaman ruh ikizi olduklarını anlayacaklar ama evlilik geliyor bekliyorum

  2. Hastanın için dua ediyor olacağım inşallah iyileşirler Rabbim acil şifalar versin. Bölüm harikaydi emeğine sağlık ❤️ evlilik geldi sonunda ama ne zaman anlayacaklar acaba ruh ikizi olduklarini 😀 Flora’nin iyi olmasın sevindim ki ben flora değil diğerini Nadia’nin kızı sanıyordum ya 😀 karismis hatlar bende;D şu kraliçe bir ölse ya da ceza alsa keşke

  3. Floranın düzelmesi çok iyi oldu kardeşlerin birbiriyle çok iyi anlaştığını görürüz inşallah diğer prenses nolucak belirsiz ama böyle giderse güçlerinin alınması iyi olur

  4. Merhaba burayı bulmam bayağı zor oldu fakat iyiyi bulmuşum .Elinize emeğinize sağlık sizi hep beğenerek ve severek okudum fakat şu anki hikayenizi nasıl okuduğumu anlatamam gerçekten soluksuz ve nefes almadan okuyorum o kadar sürükleyici ki size bir şey yazmak istiyorum fakat okuduğum bölümün heyecanında hep birsonrakine diyorum umarım kusuruma bakmazsınız emeğinizin karşılığı olarak tabiki bir kaç kelime bile olsa fikrimizi söylemek Emin’im sizlerin motivasyon kaynağıdır bunu daha sık yapacağım inşallah başarılarınızın devamını dilerim .Sevgiler

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*