Haziran 18, 2021 Yazarı mermaridyy 2

İntikam 18. Bölüm

***

Saatlerdir salonda dolanmaktan ayakları ağrımaya başlamıştı. Bir türlü istediği haber gelmezken sıkıntıyla elini saçlarına daldırdı. Daha fazla bekleyemeyeceğini düşünerek hızla dış kapıya doğru ilerleyerek kapı arkasında ki vestiyerden ceketini alarak evden çıkıp bilgi alabileceği tek yere, askeri üste doğru yola çıktı. Belinde ki telsizi açarak konuşma olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Erem ve Orhan operasyon için gideli on gün olmuştu. İkisinden de haber alamamıştı. Sude abisini sormaya başladığında operasyon hakkında bilgi almak için merkeze gitmiş ama kimseden bilgi alamamıştı. Merkez binanın kapısına geldiğinde bir kez daha karargahta kaldıkları için şükretmişti. En azından bir haber almak istediğinde hemen yetkili kişilere ulaşabiliyorlardı.

“Özlem komutanım?” asker genç kadının endişeli bir şekilde binaya girdiğini görünce seslenmeden edememişti. Hazır ol da duran askere rahat olmasını söyleyerek içeri geçecekken kısa bir duraksama yaşamıştı. Kocası ve yeğeni ile operasyona giden askerlerden biri gözüne takılmıştı. Hızlı adımlarla ona doğru ilerlerken “Asker!” diye seslendi. Asker gelen sesle duraksarken hemen tekmil vererek selam vermişti.

“Ne zaman operasyondan döndünüz?” genç asker sıkıntıyla nefes verirken Özlem bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı.

“Komutanın ve üsteğmen Erem neredeler?” Asker cevap vermek için yutkunurken Özlem daha da telaşlanmıştı.

“Özlem Yüzbaşı?” Genç kadın kendisine seslenen kişiye dönerken derin bir nefes vermişti.

“Orhan!” Hızlı adımlarla ona yaklaşırken Orhan’ın uyarı dolu bakışı ile hemen toparlanmıştı.

“Şey Komutanım?” Askerlerin kendilerini izlediğini bilen genç adam onlara gitmelerini söyleyerek karısına doğru ilerledi. Karısının yanından geçerek kendisine tahsis edilen odaya girdiğinde genç kadının da kapıdan girmesi ile kapıyı kapatarak hızla karısını kollarının arasına çekmişti.

“Orhan? Erem nerede?” Kocasının sarsılan bedeni ile ters bir şeyler olduğunu anlayan genç kadın geri çekilerek adamın yüzünü avuçlarının arasına aldı.

“Orhan ne oldu?”

“Erem operasyon sırasında kayboldu.”

“Anlamadım, nasıl kayboldu?”

“Bizde anlamadık. Çok kalabalıklardı. Paketi aldıktan sonra o ve beş asker bizim birlikten ayrıldı. Diğer grubun dikkatini çekmek için başka yöne ilerlediler ve bizde paketle oradan ayrılma şansı yakaladık. Ama ne Erem’den en de askerlerden bir haber alamadık. Telsizlerine ve vericilerine ulaşamıyoruz.”

“Merak etme, o senin yeğenin bir yerden çıkacaktır.”

“Çok kalabalıklardı Özlem, ben emanetime sahip çıkamadım.”

“Öyle söyleme, Erem akıllıdır, bunu en iyi sen biliyorsun değil mi? Akıllı olmasa bu kadar kısa sürede rütbesini yükseltemezdi. Hadi eve gidelim Sude seni ve abisini sorup duruyordu. Bir hafta içinde geleceğiz demiştiniz ama on gün oldu.”

“Üç gün oldu geleli Özlem, yaralılar var ve Erem’den üç gündür haber yok.” Özlem ne diyeceğini bilmiyordu. İçinden Erem’e bir şey olmaması için dua ediyordu. Tek tesellisi genç adamın düşmana takla attıracak zekaya sahip olmasıydı. İkili evlerine doğru giderken yolda onları gören askerlerin selamını sadece baş sallaması ile alıyorlardı.

Orhan evin kapısının açılması ile üzerine zıplayan yeğenini yakalayarak bir adım geriye sendelemişti. Hazırlıksız yakalanması dalgınlığından geliyordu.

“Amca, ne zaman geldiniz? Abim nerede?” Orhan içi acıyarak yeğeninin yanağını öperek, ayakkabılarını çıkararak salona geçmişti.

“Amcacım, nasılsın?”

“Abim nerede amca?”

“Abinin biraz daha işi var, onu bitirsin gelecek.” Sude yüzünü asarak amcasının kucağından inmek istediğinde Orhan onu bırakmamıştı.

“Ne oldu prenses, bizi adamdan saymıyor musun? Bize gelince yüzünü as ama abine gelince etrafa neşe saç. Alınıyorum ama…” Sude amcasının yüzünü asmasına karşılık kıkırdayarak yüzünü öpmeye başlamıştı. Özlem küçük kızın neşesi karşısında üzüntüsünü belli etmemeye çalışıyordu. Telefonun çalması ile Orhan hemen ayağa kalkmıştı.

Özlem merakla salondan çıkan adamın arkasından bakarken elinden tutan küçük kızla dikkati dağılmıştı.

“Yenge, ben acıktım.”

“Tamam güzelimi birazdan masayı hazırlarım.”

“Bende yardım edeyim mi?” heyecanla kendisine soru soran küçük kıza gülümseyen Özlem onunla birlikte mutfağa geçmişti. Aklı Orhan’ın telefonda kiminle konuştuğunda kalsa da yanında ki kıza belli etmemeye çalışıyordu. Sude abisi gibi zeki bir çocuktu ve gün geçtikçe daha da zeki olmaya başlamıştı. Yanında konuşurken daha dikkatli olmaları gerekiyordu.

“Yenge ben amcama bakacağım.” Özlem bir şey söyleyemeden Sude koşarak Orhan’ın olduğu odaya gitmiş amcasının gürleyerek “Hala bulamadınız mı? Ölüsü de olsa yeğenimi bulun!” diye bağırmıştı. Sude amcasının sözleri ile duraksarken Orhan yeğeni ile göz göze gelince hemen telefonu kapatmıştı.

“Sude?”

“Abim öldü mü?” küçük kız ağlamaya başlarken Orhan hızlı davranarak onu kucağına almıştı. Bir yandan yeğenini teskin ederken diğer yandan da Özlem’e acı bir ifade ile bakıyordu.

“Abim öldü mü amca? Hani sen bizi koruyacaktın?”

“Abine bir şey olmadı. Yakında onu bulacağız.”

“Abim nerede?” Küçük kız hıçkırıklara boğulurken Orhan koltuklardan birine oturarak onu sakinleştirmeye çalışıyordu.

“Abin dağda gezerken asker abilerle kayboldu. Biz de onu bulacağız tamam mı canım. Sen ağlamaya devam edersen abin çok kızar.”

“Abimi bulacaksın değil mi?” Orhan başını sallarken bir yandan da Erem’i bulabilmek için dua ediyordu. Kucağında ağlayarak uyuyan yeğenini yatağına yatırarak kapıdan kendisine bakan karısına döndü. Koca adam çocuk gibi ağlamak istiyordu. Abisinin emanetlerine sahip çıkamadığı için. Erem’in asker olmasına izin vermemeliydi. İkili salona geçerek yan yana oturarak beklemeye başlamıştı. Orhan elinden bir şey gelmemesi ile çıldıracak gibi olurken Özlem onun elini tutarak destek olmaya çalışıyordu.

“Ben ne yapacağım Özlem?”

“Sana endişelenme diyemem ama aklından Erem’in iyi olduğunu sakın çıkarma.”

“Biliyorum, yoksa çıldırırım. Umarım yakalanmadılar, yoksa onları kurtarmak zor olacaktır.”

“O kamufle olacak kadar akıllı. Emin ol iyi durumdadır.”

“Vericilerin çalışmaması garip geldi bana. Telsizleri düşürdü diyelim vericiler neden çalışmıyor.”

“Bilmiyorum, eve döndüğünde sorarsın.”

“İnşallah döner Özlem, abimin emaneti o.”

“Dönecek.” İkili saniyeleri saat gibi hissederken odadan gelen çığlık sesi ile koşarak odaya gitmişti. Sude uykusunda çığlık atarak ağlıyordu. Orhan yeğenini uyandırmak için elinden geleni yaparken Özlem daha fazla dayanamayarak ağlamaya başlamıştı. Sude’nin anne diye uyanması ile ikili küçük kıza sıkıca sarılmıştı.

“Annemi istiyorum.”

“Şişşt korkma, ben yanındayım.” Orhan ona sarılırken Sude ağlamasına devam ediyordu.

“Hüzün ablamla konuşmak istiyorum.” Orhan küçük kızın isteğini hemen yerine getirirken uzaktan gelen sesle Orhan derin bir nefes vermişti. Sude telefonun açılması ile ağlayarak konuşmaya çalışırken Hüzün endişe ile onu sakinleştirmeye çalışıyordu.

“Sude canım neden ağlıyorsun?”

“Hüzün abla, abim kayboldu!” telefonda oluşan kısa süreli sessizlik Orhan’ı endişelendirmişti.

“Hüzün orada mısın?”

“Orhan amca, orada neler oluyor? Sude neden bahsediyor?”

“Erem ve birkaç asker dağda kayboldu, onları arıyoruz.” Orhan lafı dolandırmadan direk konuya girmişti. Hüzün’ün teknoloji uzmanı olması onun işine yarayabilirdi. Bunu daha önce düşünemediği için kendisine kızmıştı.

“Nasıl kaybolurlar amca, siz neredeydiniz? Ya bir şey olduysa? Ya…”

“Hüzün, telsizler ve vericiler iptal olmuş. Karargah iletişim kuramıyor. Ya ağırlıktan dolayı üzerlerindekileri bıraktılar ya da yakalandılar.”

“Amca, en son gördüğünde Erem iyi miydi? Ayrıldığınız da yaralı mıydı?”

“Bilmiyorum, nasıl ortadan kaybolduklarını bilmiyorum. Belki de sadece bizim irtibatımız kesildi. Sen…” Hüzün onun ne demek istediğini anlamıştı. Onlara verilen özel ulaşım telefonunun yerini bulup bulamayacağını sormaya çalışmıştı.

“Hüzün abla, abim geri gelir değil mi?” Sude’nin sorusu ile sakin kalmaya çalışan genç kız ağlamasını bastırarak ona cevap vermeye çalışmıştı.

“Canım, abin senin için gelecek. Korkma tamam mı?” Hüzün bir süre duraksadıktan sonra heyecanla sormuştu.

“Sude, küçüğüm sen abine kolyesini vermiş miydin?” Sude başını sallarken Orhan kaşlarını çatarak sormuştu.

“Ne kolyesi bu?” Sude amcasına cevap vermişti.

“Abime kolye yaptık biz. Hüzün ablam onu takmasını istemişti. Abim de taktı. Hatta biliyor musun Hüzün abla, abim çok sevdi kolyesini.”

“Tamam canım, benim az işim var amcamla yalnız konuşabilir miyim?” Orhan telefonu alarak başka odaya geçerken merakla sormuştu.

“Neler oluyor Hüzün?”

“Amca, ben sana sormadan bir şey yaptım. Eğer Erem o kolyeyi takıyorsa onu bulabilirim. Siz operasyon için hemen yola çıkabilir misiniz? Üstleriniz böyle bir yetki verir mi size?”

“Sen onun nerede olduğunu bul gerekirse ben tek gider yeğenimi alırım.” Hüzün oturduğu yerden kalkarak kişisel bilgisayarının başına geçmişti. Dua ederek Erem’e gönderdiği kolyenin içinde ki vericinin çalışıp çalışmadığını anlamak için kendi yazdığı takip programını çalıştırmıştı. Neden yaptığını bilmiyordu ama paranoyak şekilde etrafında olan kişilere küçük hediyelerle takip cihazı vermişti. Hediye alanların haberi olmasa da Hüzün onları istediği zaman bulabilecekti.

Program çalışmaya başladığında Erem’e gönderdiği kolyenin yerini tespit için uydu bağlantısı oluştururken heyecanlıydı. Sonunda istediği sinyali aldığında ise sevinçle çığlık attı. O zamana kadar telefonun açık olduğunu unutmuştu.

“Hüzün orada mısın? Ne oldu?”

“Orhan amca, Erem’i buldum. Hala hayatta.” İçinden de kolyeyi takanın hala Erem olması için dua ediyordu.

“Nereden biliyorsun?”

“Sinyal hareket halinde. Size tam koordinatları göndereceğim.” Orhan koşarak evden çıkarken Özlem’e Sude’ye dikkat etmesini söylemeyi de atlamamıştı. Özlem onun arkasından dua ederken iyi bir haberle geri dönmesini diliyordu.

**

“Komutanım daha ne kadar yürüyeceğiz?”

“Yürü asker, sabit bir yerde durursak fark ediliriz.”

“Ama kumandanım, ters istikamette ilerliyoruz. Yolumuz geride kaldı.”

“Biliyorum, o yoldan gideceğimizi biliyorlar.” Erem elinde ki telsize öfkeyle bakarken neden sinyal alamadıklarını anlamaya çalışıyordu. Ya telsizler bozulmuştu ki umudu o yöndeydi, ya da kendilerine tuzak kuranlar vardı. Bu da içlerinde hain olduğunu gösteriyordu.

“Kumandanım, telsizler hala çalışmıyor.”

“Bana bilmediğim bir şey söyle asker, elinizi çabuk tutun. Onların bölgesinden çıkmamız gerekiyor. Geri dönersek avlanırız.” Askerler birbirine bakarken ne söyleyeceklerini bilmiyordu. Erem’in zekası askerlerin içinde oldukça konuşuluyordu. Ağzından çıkanlara güvenmeleri gerektiğini biliyorlardı. Sessizce grup ilerlerken Erem’in eli istem dışı boynunda ki kolyeye gitmişti. Kolyeyi incelediğinde gördükleri karşısında gülümsemeden edememişti. Askeri iletişim araçlarını etkisiz hale getirebilirlerdi belki ama haberleri olmayan bir takip cihazını fark etmeleri zaman alırdı. Üç gündür yol alıyorlardı. Askerlerin yorgunlukları yüzlerinden okunsa da hayatta kalmak için uzaklaşmaları gerekiyordu. Derin bir iç çekerek ileride gölgelik olan taşların arasını göstererek askerlere dinlenmelerini söylemişti. Sonunda oturan beş kişilik grup son sularını içerken bir yandan da tetikte bekliyordu.

“Komutanım, sizce bizi bulabilecekler mi?”

“Orhan komutan bizi bırakmayacaktır merak etmeyin. Ayrıca elimizdeki erzakları idareli kullanalım. Şansımıza hava ne çok sıcak ne de soğuk. Ateş yakmamıza gerek kalmıyor.” Erem dinlenen askerlerinden biraz uzaklaşarak etrafı kontrol etmeye çalışıyordu. Aklı hala elinde ki telsizin neden çalışmadığındaydı. Darbe almamıştı ve bozulmaları için hiçbir neden yoktu. Bir süre etrafı dolandıktan sonra iki taş arasından akan pınarı görünce yüzü gülmüştü.

“Şükürler olsun Allah’ım, sen her şeye Kâdir’sin.” Askerlerin yanına dönerek biten mataralarını doldurmaları için onlara pınarın yerini göstermişti. Askerler suyu görünce sevinirken az da olsa rahat bir nefes almıştı.

“Şimdi ne tarafa gideceğiz kumandanım?” Askerin sorusu ile duraksayan Erem hafif gülümseyerek ona cevap vermişti.

“Kuzeye gidip ormanlık araziye gireceğiz. Güvenli bir yerde bekleyeceğiz.”

“Beklemek mi? Bizi bulacaklarını düşünüyor musunuz? Kendi başımızın çaresine bakmamız gerekmez mi?”

“Merak etmeyin, bizi iki gün içinde bulurlar.” Erem içinden sözleri için dua ediyordu. Kolyesinde ki vericinin çalışmasını ummaktan başka bir umudu yoktu. Sadece Hüzün’ün kaybolduğundan haberi olması gerekiyordu. Bunu da kardeşinin yapacağına adı gibi emindi.

“Biraz dinlendikten sonra yola devam edeceğiz. Ona göre açlığınızı da gidermeye çalışın.”

Erem askerlerinin ilerisinde oturarak dinlenirken gözleri atmaca gibi her yerde geziyordu. Gelebilecek tehlikeleri gözden kaçırmamak için dikkatli olması gerekiyor. Bu geri dönmeden önce çıktığı son operasyon olacaktı. Bundan sonra baba ocağına dönecek ve asıl hedefine odaklanacaktı. Bunun için elinden gelen her şeyi yapacaktı. Ama önce şuanda sorumluluğunda olan beş askerini ailelerine sağ salim götürmekle sorumluydu. Bir süre daha dinlendikten sonra yola koyulan ekip kuzeye doğru yol almaya başlamışlardı. Karanlık olmadan ormana girmek zorundaydılar. Hava yağmur yağacak gibi kararmaya başlamıştı.

Yaklaşık beş saatlik yürüyüşün ardından ormanda kendilerine geceyi geçirebilecek bir yer bulmuşlardı. Avcıların kullandığı eski yıkık bir kulübe yağmur yağması halinde başlarına çatı olabilecek kadar iyi durumda sayılırdı.

“Asker etrafı kontrol ederek konum al. Bu gece burada kalacağız.”

“Emredersiniz komutanım.” İki asker etrafı kontrol ederken iki tanesi de yiyecek bir şeyler bakınmaya başlamıştı. Orman onlar için yiyecek bulmanın tek yoluydu. Etrafta mantar ya da yabani meyve olup olmadığına bakan iki asker ateş yakamayacakları için avlanmaya gerek görmemişlerdi.

“Komutanım, birkaç mantar ve yiyebileceğimiz ot bulduk ama mantarları pişirmeden yiyemeyiz.”

“Ateş yakamayız. Yağmur yağarsa içeride teneke var onda ateş yakabiliriz. Yağmur dumanı saklayabilir.”

“O zaman avlanalım mı?” Erem askerin sorusu ile istem dışı gülümsemişti.

“Ne avlamayı düşünüyorsun, silahla avlanamazsın, elinle avlayabileceğin bir hayvan varsa avlan ama dikkat et.” Asker Erem’in sözü ile hızla yanından ayrılırken etrafta dolandığı sırada gözüne takılan kuşu avlamak için acele ediyordu. Oldukça besili olan kuşu yakalayabilirse gece az da olsa doyabilirlerdi. Et onlar için iyi bir besin olacaktı.

“Ne arıyorsun?”

“Tuzak kuracağım, ileride avlamamak için can attığım bir kuş var.” Asker arkadaşına gülümseyerek ona yardım etmeye başlamıştı. Erem ve yanına kalan diğer asker ise her ihtimale karşı kuru odun toplamaya başlamıştı. Sonunda beklenilen yağmur patlak verdiğinde kulübeye çekilen grup ilerleyen saatlerde Erem’in verdiği emirle fazla büyük olmayacak şekilde ateş yakmıştı. Tenekenin içine yakılan ateş kulübedeki sobanın yanına koyan Erem bir yandan da ateşin görünmemesi ile etrafında barikat oluşturmuştu. Askerin büyük uğraşı sonucu avladığı besili kuş onlara bulundukları durumda ziyafet gibi gelmişti. Nöbeti sırayla tutarak sabahı ettiklerinde Erem iki saatlik uyku ile yola devam etmek için askerlerine toparlanmalarını söyledi. Kulübeden çıkmadan önce kulaklarına gelen sesle anında önlem alarak askerini konuşlandırmıştı.

“Komutanım helikopter sesi bu.”

“Duyabiliyorum asker,”

“Bizim için gelmiş olmasınlar.” Erem askerlerine dikkatli olmalarını söyleyerek dışarıda üzerlerine dolaşan helikopterin kime ait olduğunu anlamaya çalışıyordu. Askeri bir helikopter olması için dua ederken bir taraftan da başka bir helikopter olamayacağını düşünüyordu. Asıl önemli olan gelenlerin kendi tarafında olanlar mı yoksa karşı tarafa çalışanlar mı olduğuydu.

“Komutanım birileri geliyor?”

“Asker siper al ve tetikte bekle.” Askerler silahlarına davranırken ağaçların arasından çıkıp gelen kişiyi askerlerden biri görünce heyecanla bağırmıştı.

“Orhan komutan bu?” Erem duyduğu isimle gözlerini kapatmıştı. Asker yerinde doğrulurken Erem’in emri ile yeniden silah başı yapmıştı.

“Asker yerinde kal.”

“Ama komutanım.”

“Asker, size ne öğrettik. Gelen kişi sizden bile olsa tedbiri elden bırakma.” Askerler Orhan’ın kulübeye yaklaşmasını dikkatle beklerken Erem kırık kapıdan dışarı çıkarak amcasını karşılamıştı.

“Erem!” Orhan yeğenini görünce derin bir rahatlama yaşarken askere aldırmadan sıkıca sarılmıştı.

“Çok şükür!”

“Amca, askerler bakıyor.”

“Baksınlar, bu son bir daha saha sana yasak.” Erem sessizce amcasının sözlerini dinlerken başını iki yana sallamıştı.

“Komutanım, çocuklara ayıp oluyor. Onlarda bir ananın evladı.”

“Hadi buradan hemen gitmeliyiz. Yaralı olan var mı?”

“Yok, Asker gidiyoruz.” Askerler hızla Orhan’ın peşinden helikoptere doğru ilerlerken bir yandan da etrafa göz atıyordu. Sonunda havalandıklarında Erem amcasına bakarak sessizce sormuştu. Orhan Erem’e uzanarak boynunda ki kurşun kolyeyi tutarak tek gözünü kırpınca Erem derin bir nefes alarak gülümsedi. Başını iki yana sallarken elinde tuttuğu telefonla kısa bir arama yapmıştı.

“Paketi aldık, senin sayende!” Erem gözlerini kısarak ona bakarken karşı taraftan sorulan soruya Orhan gülümseyerek “İyi merak etme, şimdi eve geçiyoruz!” diye cevap vermişti.

“Uzaktan merak etmekle olmuyor, gül cemalini ne zaman gösterecek acaba?” Erem’in sözleri ile Orhan telefonu kapatırken askerler ikili arasında ki bakışlara anlam vermeye çalışıyordu. Zorlu bir haftanın ardından sonunda eve sağ salim ulaşacaklardı. 

***

Yorum yapmayı unutma. 

13770cookie-checkİntikam 18. Bölüm