Asil Kan 25. Bölüm

Keyifli okumalar. Yorum yapmayı unutmayın!

Genç adam öfkeli adımlarla sarayın koridorunda ilerlerken ne yapacağına karar vermeye çalışıyordu. Dayısının sözleri beyninde yankılanırken aklı iyice karışmıştı. Ona gelen habere göre babası olacak adam oldukça hasta olmalıydı. Anlaşılan bu haberde yalan bir haberdi. Derin bir nefes alarak hızla odaya girdiğinde yatakta uyuyan genç kızı görünce kapı ağzında duraksamıştı. Başını iki yana sallayarak kapıyı kapatıp ağır adımlarla yatağa doğru ilerledi.

“Uyandığında ne olacağını merak ediyorum. Seni asla bırakmayacağım.” Adrian kızın yanına oturarak bir süre genç kızı izlediğinde aklında dayısının gözlerinde gördüğü ifade gelmişti. Ondan şüphe duymaya başlamıştı. Dayısı savaşta onlara karşı savaşacağını düşünüyordu. Bir süre daha odada kaldıktan sonra Flora’nın verdiği ilacı içerek odadan ayrılmıştı. Ne yapacağına karar vermek zorundaydı.

“Adrian?” annesinin sesini duyduğunda yönünü değiştiren genç adam kadının kaşlarını çatarak oğluna bakmasına neden olmuştu.

“Adrian, hemen olduğun yerde kal!” Almira oğlunun önüne geçerek genç adamı durdurmuştu.

“Anne, sonra konuşalım.”

“Hayır, şimdi konuşacağız. Neler oluyor?”

“Anne, inan hiç vaktim yok.” Almira oğlunun kolunu tutarak genç adamla rahat konuşabilmek için ilk odaya girmişti. Adrian annesinin kararlı duruşu karşısında sıkıntıyla nefes almıştı.

“Anlat Adrian, neler oluyor?”

“Alexis ile savaşa giriyoruz, olan bu.” Almira tek kaşını kaldırarak oğluna bakarken Adrian ne yapacağını şaşırmıştı.

“Bakma bana öyle anne, ne yapacağımı bilmiyorum.”

“Ne demek bilmiyorum. Bu savaş senin savaşın değil. Ya dayının yanında olacaksın ya da hiç karışmayacaksın.”

“Bunu yapamayacağımı biliyorsun anne, ortada masum bir halk var.”

“Masum halk mı? O masum dediğin halk az kalsın senin ölümüne neden olacaktı. Sakın dayının karşısına çıkayım deme.” Adrian annesine şaşkınlıkla bakmıştı. Ondan istediği şey oldukça zor bir şeydi.

“Bu savaşı durdurmanın bir yolu olmalı anne, benim yüzümden iki ülkeden de masum insanlar ölmemeli.”

“Anlamıyorsun değil mi Adrian, bu savaşın seninle bir alakası yok. Bu savaş bir gün patlak verecekti zaten. Kraliçe hapsedildiğinden beri böyle bir savaş bekliyorduk zaten.” Adrian’ın aklı karışmıştı. Almira oğlunun düşüncelerini okuyabiliyordu.

“Anne…”

“Adrian, sakın yanlış bir şey yapayım deme.” Almira oğluna son sözlerini söyledikten sonra onu yalnız bırakmıştı. Annesi odadan çıktıktan sonra Adrian düşüncelere dalmıştı. Arkadaşlarıyla hemen görüşmesi gerekiyordu. Hızlı adımlarla saraydan ayrılırken yakında olan buluşma yerine doğru giderken kendisine bakan hayran bakışlara aldırış etmiyordu. Yaşı ellinin üzerinde olan herkes genç adamı Edward’ın gençliğine benzetirken kendi aralarında konuşmaya başlamıştı.

“Şişt delikanlı, bir baksana sen buraya?” Adrian kendisine seslenen adama döndüğünde yaşlı adam ağır bir şekilde ona doğru yürümeye başlamıştı.

“Bir şey mi söyleyeceksin amca?”

“Sen kimlerdensin, yüzün hiç yabancı gelmiyor bana.”

“Öyle mi kime benzettiniz?” dediğinde adam bir süre genç adamı incelemişti. Adrian’ın kolunu yakalayarak kısa süreli gözlerini kapattığında yutkunarak hızla elini çekmişti.

“Ne düşünüyorsan yapma evlat, sonra dönüşün olmayacak!” Adrian şaşkınlıkla adama bakarken yaşlı adam hızla oradan ayrılmıştı. Adrian adamın arkasından bakarken aklına gelen arkadaşları ile buluşma yerine geç kaldığını düşünerek hızla yoluna devam etmişti.

“Nerede kaldın?”

“Yolda yaşlı bir amcaya rastladım. Bir haber var mı Sander?” Sander sıkıntıyla başını iki yana sallarken Kriss’in gelmesi ile iki adam da ona döndü.

“Senden bir haber var mı?” Kriss sıkıntıyla ensesini ovalarken cevap vermişti.

“Sınırlarda hareketlilik var. Sanırım Alexis tek başına savaşa girmeyecek.”

“Nasıl?” Adrian endişeli bir şekilde genç adama bakarken Kriss cevap vermişti.

“Kuzeyden destek alıyor. Ülkeye iki taraftan saldıracaklar. Bu çok tehlikeli, ikiye bölünmemiz demek diğer sınırdakilerinde savaşa girmesine neden olabilir. Hepsiyle baş etmeleri imkânsız!” Adrian başını sallarken düşünmeye başlamıştı. İki ülkeden birini savaştan vazgeçirmesi gerekiyordu. Gözlerini kapatarak bir süre sessiz kalmıştı.

“Alexis’in ölmesi gerekiyor!” Adrian’ın sözleri ile iki arkadaş birbirine bakmıştı.

“Nasıl?” Adrian dişlerini sıkarken ne yapacağını düşünüyordu. Kriss yanında ki arkadaşına dönerek “Sence ne düşünüyor?” diye söylenirken Sander omuzlarını silkeleyerek Adrian’a bakmıştı. ,

“Ne yapacaksan iyi düşünmelisin Adrian, geri dönüşü olmayan bir yola girmemelisin. Üstelik şimdide prenses Elizabeth var!” Kriss şaşkınlıkla Sander’e bakarak “Prenses ne alaka?” diye sorduğunda Sander gülerek Adrian’ı göstermişti.

“Bu akıllı bunca yıl eşini tanıyamayan ahmağın biri!” Kriss’in bakışları Adrian’a dönerken Adrian arkadaşını uyarır bir şekilde “Sander!” dedi.

“Ne yalan mı? Dün geceye kadar Elizabeth’in eşin olduğunu far edemedin. Şimdi yapacağın her şey Elizabeth’i de ilgilendirecektir. Yanlış bir hareketinde prensesi unutabilirsin.”

“Bunun mümkün olmadığını sende biliyorsun. Öyle ya da böyle Elizabeth benim eşim olarak doğdu, onu kimseye bırakmam mümkün değil.”

“Ya kabul etmezse?” Adrian Sander’in sorusu ile duraksamıştı. Genç adam hiç bu açıdan düşünmediğini fark edince kendine kızmıştı.

“Mümkün değil, Elizabeth elbet bir gün onun eşi olduğumu anlayacaktır.” Kriss şaşkınlıkla direten arkadaşına bakarken ne söyleyeceğini bilememişti.

“Bu konuyu kapatalım daha önemli bir sorunumuz var. Kral Edward iki taraftan saldırıya uğrayacağını öğrendiğinde çok öfkelenecek. Eğer öfkelenirse çok kan akacak demektir.”

“Bundan pek emin değilim. Dayım yıllardır savaşmıyor, savaş meydanı çok değişti artık.” Sander Adrian’ın sözleri karşısında şaşırmıştı. O kadar ciddi cevap vermişti ki genç adam dayanamayarak kahkaha atmaya başladı.

“Bunca yıl dayının yanındasın ve onun hala nasıl bir savaşçı olduğunu anlayamadın. Dayın sessiz bir vahşi hayvan gibi avını avlamayı bekliyor. Onu sakın hafife alma Adrian.” Sander’in uyarısı ile genç adam yutkunmuştu.

“Aklıma sadece yapılacak tek şey geliyor.”

“Ne yapacaksın?” Kriss genç adama bakarken Adrian ellerini yumruk yaparak “Alexis ile görüşmek. Onu savaştan vazgeçirmek için onun karşısına çıkacağım.” Sander ve Kriss genç adama inanmaz bir şekilde bakarken Sander ileri atılarak “Bunu yapamazsın,” dedi.

“Başka çarem yok.”

“Bu intihar demek, Alexis seni öldürür.”

“Bu dediğine gerçekten inanıyor musun? Alexis bana dokunamaz bile.” Kriss arkadaşı Sander’e hak verse de Adrian’ın geri fikrinden dönmeyeceğini bilecek kadar da onu iyi tanıyordu.

“Ne yaparsan birlikte yapacağız. Sen nereye biz oraya!” Adrian Kriss’e gülümserken başını iki yana sallamıştı.

“Sizi götüremem, özellikle sen Sander burada kalmalısın.”

“Neden ben?”

“Çünkü prensesi başkasına emanet edemem.” Sander kaşlarını çatarak arkadaşına bakmıştı.

“Prensesin korunmaya ihtiyacı olduğunu sanmıyorum.”

“Yine de ona göz kulak olmalısın.”

“Adrian, Elizabeth’ten bahsettiğinin farkındasın değil mi? Hani şu elinden alevler saçan prensesten.”

“Kim olduğunu biliyorum Sander, senden istediğim daha çok her adımını takip etmen.”

“Bir bakıma ajanlık mı yapacağım? Prenses bunu yutmaz biliyorsun değil mi?” Adrian adamın çekindiğini anladığında gülmüştü.

“Bana korktuğunu sakın söyleme. Elizabeth masum birine dokunmaz.”

“Ama ben masum olmayacağım, ajan olacağım.” Kriss ikilinin konuşmasını dinlerken oldukça eğleniyordu.

“Şu atışmanızı bıraksanız da bir karar versek.”

“Kriss haklı, bir karar vermemiz gerek. Alexis’in karşısına çıkmadan önce halka varlığını bildirmemiz gerekiyor. Tahtta geçmek istiyorsan Alexis’in oğlu olduğunu herkes bilmeli.”

“Biliyorum, bunun için ülkede bir söylenti yaymalıyız. Özellikle Edward’ın himayesinde büyüdüğümü de bilmeliler. Bu şekilde dayıma karşı bir düşmanlık besleyemezler.”

“Bundan emin misin? Ya düşman topraklarında büyüdüğünü ileri sürerek seni kabul etmezlerse?”

“Etmek zorundalar, değil bu ülke bir çok sınır ülkeler Edward’ın adaletini biliyor. Kendi ülkemden bile sınırı geçmek için uğraşan bir şey insan var. Tek istedikleri huzurlu bir hayat… Aç kalmadan yaşamak.” Sander genç adama hak verse de Adrian’ın tek başına babasının karşısına dikilmesine izin veremezdi.

“Yine de tek başına gidemezsin.”

“Kararım kesin, gece yarısı yola çıkacağım. Önce halkı varlığımdan haberdar edeceğim, sonra da Alexis’in karşısına geçeceğim.”

“Ya prens kardeşlerin?”

“Onların benim karşımda şansları yok. Prenseler abilerine karşı gelemez.”

“Yine de çok dikkat etmelisiniz.” Sander sıkıntıyla nefes alırken planın ayrıntılarını konuşmaya başlamışlardı.

***

Drew babasının savaş ilanından sonra oldukça düşünceliydi. Savaşa girmekten elbette korkmuyordu ancak kraliçenin hamileliği genç adamın boynunu bükmeye yetiyordu. Dün geceden beri kraliçe kendisine gelememişti. Babasının toplantısından sonra yeniden kraliçenin yanına gelmiş, saatlerdir de oturduğu yerden kalkmamıştı.

“Kralım?” görevli hizmetli Drew’e seslenirken genç adam yorgun bakışlarını ona çevirmişti.

“Bir sorun mu var?” Hizmetli kadın elinde ki yemek sehpasını genç adamın yanına bırakırken kapıdan içeriye annesi Nadia girmişti.

“Sen çıkabilirsin.” Nadia hizmetliyi gönderirken Drew annesine üzgün gözlerle bakmıştı.

“Anne, aç değilim.”

“Yemek zorundasın, kraliçeye yardım edebilmek için ayakta durman gerekiyor.”

“Yakında savaşa gitmek zorundayım, kraliçeyi geride bırakmak istemiyorum.” Nadia savaş durumunu öğrenince gerilmişti. Yıllardır bu sarayda yaşıyordu ve bu yıllar içinde sadece bir kez savaş durumuna geçmişlerdi. Halkı kral Edward sayesinde barış içinde yaşıyordu.

“Savaşa mı? Baban ne söylüyor?”

“Babamın emri, savaş durumuna geçtik. Hazırlıklar çoktan başladı.” Nadia üzgün olan oğlunun yanına yaklaşarak genç adama sarılmıştı.

“Endişelenme artık, kraliçe iyi olacak. Bunun için elimizden gelen yapacağız.”

“Yine de endişelenmeden edemiyorum. Savaş ne kadar sürecek bilmiyorum. Belki de geri gelemeyeceğim.” Nadia oğlunun sözlerine daha da içlenerek kollarını daha da sıkılaştırdı.

“Bu şekilde konuşmamalısın, baban sana bir şey olmasına izin vermez.” Katren’in kıpırdaması ile Drew hızla annesinin kollarından çıkmıştı.

“Kraliçem?” Nadia da heyecanla genç kadına bakıyordu.

“Kraliçe, nasıl hissediyorsunuz?” Nadia genç kadının gözlerini açtığını görünce sormuştu. Genç kadın kuruyan boğazını belli etmek istercesine yutkunurken Nadia oğlu için getirdiği yemek masasındaki suyu hemen genç kadına içirmişti. Boğazı ıslanarak rahatlayan genç kadın hafif gülümseyerek ikiliye bakmıştı.

“Kraliçem, nasıl oldunuz?” kralın endişeli sesi karşısında Katren utanarak bakışlarını kaçırmıştı.

“Daha iyiyim, hiç ağrım yok.”

“Of, çok sevindim. Bizi çok endişelendirdiniz.”

“Bende anlamadım, biranda karnımda kasılmalar olmaya başladı. Bebeğim iyi değil mi?” Kraliçenin sorusu ile Nadia genç kadının elini sıkarak cevap vermişti.

“Endişelenmeyin, sizde bebekleriniz de iyisiniz!” Katren Nadia’nın sözlerini bitirir bitirmez beyninde yankılanan sesle hızla etrafına bakınmaya başlamıştı.

“Kim var orada?” Drew genç kadının etrafına bakınması ile hızla odayı incelemeye başlamıştı.

“Kraliçem iyi misiniz?” Katren beyninde ki sesleri susturmak için başını iki elinin arasına alırken Nadia şaşkınlıkla ona bakmıştı.

“Katren, sakin ol!” Drew annesine bakarak endişeyle sormuştu.

“Ne oluyor anne, neden bu şekilde davranıyor?” Nadia oğlundan bakışlarını kaçırarak odaklanmaya çalışmıştı.

“Bunu yaptığına inanamıyorum,” dediğinde Drew anlamaz bir şekilde annesine baktı.

“Anne, beni korkutma, kraliçe neden garip davranıyor?”

“Drew, babanı çağırmanı istiyorum, hemen!” Drew annesinin sert sesi ile hızla yerinden kalkmıştı. Katren başının içinde ki seslerin kısa süreli susması ile Nadia’ya dönmüştü.

“Nadia anne, ne oluyor? Beynimin içinde birileri konuşuyor.”

“Korkma kızım, birazdan ne olduğunu anlayacağız.” Nadia tahmin etse de Edward’ın onayını almak istemişti. Odanın kapısının açılması ile Edward ile Nadia göz göze gelmişti.

“Neler oluyor Nadia, neden acil gelmemi istedin?” Nadia yerinden kalkarak adamın yanına yaklaşmıştı.

“Yine yaptı…” Edward kadına gözlerini kısarak baktığında Katren’in yeniden ellerini kulaklarına tıkaması ile Nadia devam etmişti.

“Elizabeth, bana bahşettiğini Katren’e de yaptı.” Edward hızla kraliçeye dönerek onun yanına gitmişti. Kadının ellerini kulaklarından çekerek gözlerini Katren’in gözlerine dikti.

“Sakinleş Katren,” dediğinde kraliçe hipnoz olmuş gibi Edward’ın gözlerine takılmıştı.

“Kralım, neler oluyor?”

“Sanırım duyduğun sesler bebeklerine ait, anneleri ile konuşmaya çalışıyorlar.” Katren ve Drew şok olmuş bir şekilde Edward’a bakarken Nadia gözlerini kapatarak derin bir iç çekmişti.

“Nasıl mümkün olabilir?” Katren şaşkınlıkla sorarken Drew araya girerek “Elizabeth,” diye fısıldamıştı.

“Prenses mi?” Edward ikiliyi karşısına oturtarak konuşmaya başlamıştı.

“Katren, karnında taşıdığın bebekleri kontrol edebilmen için Elizabeth’in sana bu gücü verdiğini düşünüyorum. Dün geceki gibi güçsüz düşmemen için, doğumdan sonra gücün son bulacaktır. O zamana kadar bebeklerinle konuştuğunu kimseye belli etmemelisin. Bu olay bu odadan dışarı çıkmamalı.” Katren şaşkınlıkla kocasına bakarken Drew de en az kraliçe kadar şaşkındı.

“Peki ne olacak? Bunu nasıl saklayacağız.” Drew babasına sorarken Katren araya girerek “Kavga etmeyi bırakın!” diye uyarıda bulununca Edward ve Drew genç kadına bakmıştı. Nadia kızın mahcup haline gülerken Edward ve Drew kadının hala düz olan karnına bakarak tek kaşını kaldırmıştı.

“Şimdiden kavga ediyorlarsa doğduklarında sarayın altını üstüne getireceklerdir.” Katren mahcup bir şekilde başını eğerken karnına gelen tekme ile şaşkınlıkla Nadia’ya bakmıştı.

“Nadia anne, tekme atmaları normal mi? Onlar daha çok küçük değil mi?”

“Onlar Asil Kan Katren, bu duruma alışsan iyi edersin. Normal bir insanın doğumundan çok farklı bir doğum olacaktır. Kimi Asil Kan çabuk gelişirken kiminin doğumu geç gelişim yüzünden seneyi buluyor!” Nadia’nın sözleri ile Katren yutkunurken Edward üzgün bir şekilde karısına bakmıştı. Lizzy’in doğumu oldukça zor olmuştu. Nadia seneyi devirerek Lizzy’i kollarına almıştı.

“Korkma kızım, eminim bebeklerinle güzel vakit geçireceksin.” Katren gülümseyerek kendini rahatlatmaya çalışan kadına bakmıştı.

“Katren, bilmen gereken bir şey daha var. Çoklu gebeliği kimse bilmemeli. Hizmetlilerin öğrenmemesine dikkat etmelisin.”

“Neden?”

“Senin ve bebeklerin iyiliği için bu durum doğuma kadar saklanmalı. Kimseye güvenme.” Katren endişeyle kocasına bakmıştı.

“Elimden geleni yapacağım.” Edward Nadia’ya elini uzatarak oturduğu yerden kalkmasına yardımcı olmuştu.

“Biz çıkalım, sizde dinlenin. Yorucu bir gün geçirdiniz.” Edward ve Nadia odadan çıktıklarında Drew beklemeden genç kadının yanına uzanarak başını karısının dizlerine yatırıp yüzünü karnına çevirmişti.

“Merhaba afacanlar, ben sizin babanızım…” Katren hissettiği hareket ile gülümsemişti. Beyninde yankılanan sesle genç kadın “Öyle mi?” dedi.

“Ne oldu, ne söylüyorlar?”

“Babalarını sevdiklerini, konuşmanı istiyorlar!” Drew şaşkınlıkla karısına bakarken Katren kahkaha atmıştı. “Ayrıca babalarının çok komik olduğunu!”

“Onlar daha bebek Katren, bence bunu sen söyledin.”

“Ben bir şey demedim. Sesini duyduklarında sakinleşiyorlar Drew, konuşmaya devam et!” genç adam kraliçenin kendisine adıyla seslendiğini duyunca yüzünde kocaman bir gülümseme oluşmuştu. İlk kez kendini normal bir adam gibi hissetmişti.

“Tekrar söyle Katren!” genç kadın adamın neden bahsettiğini anlamazken Drew yinelemişti.

“Adımı tekrar söyle Katren!” Katren adamın duygu dolu sesiyle bakışlarını kaçırırken yutkunarak “Drew,” dediğinde genç adam gülümseyerek kollarını karısının beline sararak bebeklerinin olduğu yere dudaklarını bastırmıştı.

“Siz çok şanslı olacaksınız. Anneniz size çok iyi bakacak.”

“Bundan pek emin değilim, anneleri çok korkuyor.” Drew kadının sözleri ile yerinde doğrularak genç kadının yüzünü avuçlarının arasına aldı.

“Korkman çok normal Katren, normal bir gebelik yaşamayacaksın. Ama ben de annem de her zaman yanında olacağız.” Katren başını sallarken genç çift yorgunlukla uzanarak gözlerini kapatmıştı. Prens ilk kez hayvanlarla konuşabildiği için kendini çok şanslı hissediyordu. Babası gibi güçleri yakıcı olsaydı hayatı boyunca yalnız yatmak zorunda kalabilirdi.

***

Genç kız gözlerini araladığında hiç olmadığı kadar kendini dinlenmiş hissediyordu. Sanki haftalarca uyumuş gibiydi. Ayrıca yüzünde ki o yanma hissi de azalmıştı. Elini dikkatli bir şekilde yanaklarına değdirirken hafif bir acı hissedince yüzüne dokunmayı kesmişti. Bakışları gözlerini açtığı odaya dolaştırırken pencereden dışarıyı izleyen genç adamı fark edince gözlerini kısmıştı.

“Sen neden hala bu odadasın?” Adrian duyduğu sesle arkasını dönerek genç kıza bakmıştı.

“Kendini nasıl hissediyorsun?”

“Beni boş ver, sen neden buradasın?” Adrian ağır adımlarla genç kıza yaklaşarak yatağın kenarına oturup prensesin şaşkın bakışları altında kızın elini kavramıştı.

“Ne yapıyorsun?”

“Kısa bir süreliğine buradan ayrılmam gerekiyor prenses, ama geri geleceğim.” Elizabeth, tek kaşını kaldırarak sormuştu.

“Bu neden beni ilgilendirsin?” Adrian kızın tepkisine hafif gülümsemişti.

“Unuttun mu, biz nişanlıyız.”

“Ben unutmadım ama sen rüya görüyorsun.” Adrian kıza dikkatle bakarken kızaran yüzüne üzüntüyle bakmıştı.

“Yakında iyi olacaksın, seni almaya gelene kadar dikkat etmeni istiyorum.” Elizabeth adamın neden bahsettiğini anlayamıyordu. Adrian onun sözlerini duymazdan gelmeye devam ederken genç adamın cebinden çıkardığı şişeden bir yudum almasını kaşları çatılı bir şekilde izlemişti.

“Hasta mısın?” Elizabeth merakına yenildiği için kendine kızsa da bir kere sormuş olmuştu. Adrian kızın sorusu ile derin bir iç çekmişti. hala onunla eş olduğunu bunca zaman anlayamadığı için kendine kızıyordu.

“Ben iyiyim, sen iyi olduğun sürece de iyi olacağım.”

“Söylediklerinden hiçbir şey anlamıyorum Adrian, neler oluyor.” Adrian akşamın çökmeye başladığını gördüğünde yüzü asılmıştı. Artık gitmesi gerekiyordu. Elizabeth daha ne olduğunu anlayamadan genç kıza sıkıca sarılarak kulağına fısıldamıştı.

“Bana güven, ne yaparsam yapayım hepimizin iyiliği için olacak. Seni almaya gelene kadar Sander yanında kalacak! Son olarak buzun içinde uyumaktan vazgeçmelisin artık.” dediğinde Elizabeth adamın sözlerinin ne anlama geldiğini anlamaya çalışıyordu. Üstelik etraflarını saran parlak ışıkla şaşkınlığa düşen genç kız Adrian’ın geri çekilip parlak ışık arasında kendisine gülümseyip aynı ışıkla odadan çıkmasını şok olmuş bir şekilde izlemişti. Adrian’ın kapıdan çıkması ile oda loş bir karanlığa bürünürken kafası karma karışık olmuştu. Yattığı yerden kalkarak pencereye doğru ilerleyen genç kız hala Adrian’ın kendisine sarıldığında ortaya çıkan ışığı düşünüyordu.

“Neler oluyor?” bedeni hala parıltılar saçıyordu. Daha önce böyle bir durumla karşılaşmamıştı. Kafasının karışıklığını sadece bir kişi giderebilirdi, babası! Odanın kapısına doğru ilerlerken genç kız oldukça dalgındı. Kendisine üzgün bir şekilde bakan saray çalışanları görmüyordu bile. Babasının nerede olduğunu anlayabilmek için gözlerini kapatarak “Babacığım,” diye seslenmişti. Kısa bir süre sonrada aldığı cevap ile genç kız cariye Nadia’nın odasına doğru yöneldi. Çalışanları sessizce onu takip ediyordu.

“Prenses Elizabeth geldiler kralım,” Edward’ın içeri girmesini emreden sesi ile genç kız dalgın bir şekilde odaya girmişti. Nadia endişeyle hemen prensesin yanına bitmişti.

“Elizabeth, iyi misin?” Elizabeth Nadia’ya hafif gülümseyerek başını sallamıştı.

“Neler oluyor Elizabeth, seni bu kadar endişelendiren ne?”

“Aklımı toparlayamıyorum baba, sana sormak istediğim bir şey var.” Edward kızının aklını okumak istese de bunu ilk kez başaramamıştı.

“Elizabeth?” Edward kızına yaklaşarak prensesin karşısına dikilmişti.

“Neler olduğunu bana sen söyleyeceksin baba? Adrian, tam olarak kim?”  Edward şaşkınlıkla kızına bakarken Nadia da prensesin neden bahsettiğini anlamaya çalışıyordu.

“Kim olduğunu biliyorsun Elizabeth, Adrian benim yeğenim. Almira’nın oğlu!” Edward sustuğunda Elizabeth gözlerini kısarak babasına baktı.

“Ve…”

  “Neyi öğrenmek istiyorsun Elizabeth?” prenses babasının çıkışı ile gerilmişti.

“Öğrenmek istediğim şu baba, neden Adrian benimle evleneceğine o kadar inanıyor. En önemlisi de neden bana sarıldığında o ışık ortaya çıktı. Daha öncede birçok kişiye sarılmıştım ama bu farklıydı baba. Onunla benim aramda oluşan bağın nedenini öğrenmek istiyorum. Bu basit kuzenler arasında olan bir bağ değildi.” Elizabeth’in sorgulaması Edward’ın dikkatinden kaçmamıştı. Kızının çıkmazda olan düşüncelerini okuyamasa da farkındaydı.

“Sen ne olduğunu düşünüyorsun?”

“Ne düşündüğümü duymayı gerçekten istiyor musun baba? Bana söyler misin düşündüğüm şeyin gerçek olup olmadığını bilmek istiyorum.” Edward sıkıntıyla derin bir nefes almıştı. Nadia baba kızın konuşmasını endişeyle izlerken odaya giren Flora Elizabeth’i görünce konuşma yarıda kalmıştı. Prenses Flora kardeşinin yanına giderek yüzünü incelemeye başlamıştı.

“Vay canına, gerçekten ilaç işe yaradı.” Elizabeth ablasının yüzünü incelmesini şüpheyle izlerken “Ne ilacı?” diye sordu. Flora kızın sözlerine gülerek cevap vermişti.

“Sana yaptığım ilaç tabii ki. Yoksa bu kadar kısa sürede yanıkların solmazdı.” Elizabeth beynine çakan şimşek ile hızla babasına bakmıştı.

“Ben ilaç içledim…” Elizabeth kısa süre odadakileri izlerken babası ile göz göze gelmişti. “Ama o içiyordu,” dediğinde dehşetle elleriyle yüzünü kapatmıştı.

“Elizabeth,” Edward ileri atılırken prenses geri çekilmişti.

“Bu doğru mu? Bunun tek açıklaması olabilir, biz gerçekten çift olarak mı doğduk!” Edward bakışlarını kaçırırken Nadia da sorunun cevabını merak ediyordu.

“Sen neden bahsediyorsun prenses?”

“Baba, bana cevap ver. Neden benim içmem gereken ilacı Adrian içiyordu?”

“Doğru, Adrian ve sen çift olarak doğdunuz. O senin gelecekteki eşin.”

“Ne?” Nadia krala şaşkınlıkla bakarken Elizabeth ne yapacağını şaşırmış durumdaydı. Gözünün önüne Adrian’ın davranışları gelince gerilmişti.

“Bilmediğim bir durum mu var baba, Adrian bir yere gitmekten bahsediyordu.” Edward kızının sorusu ile gerilmişti.

“Gitmek mi? nereye?”

“Bilmiyorum, bana benim için geri geleceğini söyledi ve gitti.” Edward kızının sözleri ile hızla odadan dışarıya çıkmıştı. İlk olarak Almira’nın yanına gitti. Kadının oğlunun nerede olduğunu bilmediğini öğrendiğinde ise öfkeyle askerlerine bağırmaya başlamıştı.

“Prens Adrian’ı bulmadan sakın saraya dönmeyin. Arkadaşlarını da huzuruma istiyorum.” Askerler korkuyla sağa sola dağılırken Almira endişeyle abisine bakmıştı.

“Sence nereye gitti abi, Adrian nasıl böyle sorumsuz davranabilir.” Almira’nın ağlamaklı sesi Edward’ı daha da kızdırmıştı.

“Sakın ağlayayım deme Almira, Adrian küçük bir çocuk değil. Kendi başının çaresine bakacaktır ama bana danışmadan kalkıştığı bu işin sonuçlarına da katlanacak.”

“Abi…” Almira konuşmak istemiş ama kendilerine doğru hızlı bir şekilde gelen genç adamı gördüklerinde susmak zorunda kalmışlardı.

“Kralım beni çağırmışsınız?”

“Sander krala selam verirken Edward gözleri alev alarak “Adrian nerede?” diye sormuştu. Sander kralın sorusu ile gerilirken Edward onun çekincelerini okuyabiliyordu.

“Kralım…”

“Bana yalan söylersen anlarım, Adrian nerede?”

“Kral Alexis’in karşısına çıkmak için gitti.” Edward genç adamın sözleri ile delirmişti.

“Ne yaptı dedin?”

“Alexis’in ölmesi gerektiğini söyleyip hakkı olanı almak için gitti.” Edward Sander’in yakasını kavrayarak onu havalandırdığında Sander korkuyla adam bakmıştı.

“Buna nasıl izin verirsin, Alexis onu öldürecektir.” Sander yutkunarak krala bakarken Almira ağlayarak abisinin koluna dokunmuştu.

“Onu bırak ağabey, onun bir suçu yok. Adrian kafasına koyduğunu yapmadan durmazdı.”

“Onu elime geçirdiğimde bu yaptığının hesabını verecek. Ayrıca bu yaptığı ile prensesi rüyasında görür.” Sander kendisini yere indiren kralın son sözleri ile tedirgin olmuştu. savaş bittiğinde anlaşılan bir de prenses için olay çıkacaktı.

“Ne zaman ayrıldı saraydan?”

“Şuanda sınırı geçmiş olmalı. Yanında Kriss var.”

“O adam ne kadar iyi savaşçı olsa da Adrian’ı koruyacak güçte değil. Sen neden burada kaldın, sana onun yanından ayrılmamanı emretmiştim.” Sander bakışlarını kaçırırken Edward dikkatle adama bakıyordu.

“Prensesin yanında kalmam için beni geride bıraktı.” Edward adamın sözlerine tiz bir kahkaha atmıştı. Başını iki yana sallayarak kız kardeşine döndü.

“Duydun mu Almira dediğini? Elizabeth için arkadaşını geride bırakmış senin oğlun.”

“Kralım sakin olun!”

“Bana kralım deme Almira, oğlun çizmeyi aştı. Prensesin yanında kendi durmalıydı.”

“Lütfen sakin ol, beni korkutmaya başladın.” Sander asıl konuyu krala söylemeyi unutmuştu.

“Kralım size söylemem gereken önemli bir konu daha var. Alexis yalnız saldırmayacak. İki taraftan da saldırıya uğrayabiliriz.”

“Sence benim bundan haberim yok mudur? Alexis’in güvendiği ordu çoktan halledildi. Bize saldırmaya cesaret edemezler. Yani senin arkadaşın gereksiz yere kahramanlık peşine düştü. Biraz olsun bana güvenseydi kan dökmeden onu Alexis’in yerine geçirecektim. Şimdi bir de prensinizi kurtarmak zorunda kalacağız. Bu kadar aptal olduğuna inanamıyorum.” Edward öfkeliydi. Yeğeninin ne yapacağını kestiremediği için kendine öfkeliydi. Sıkıntıyla saray yetkililerini toplantıya çağırarak yapılacak olan savaşın ayrıntılarını konuşacaktı.

“Kralım acil bir durum var.” Kral endişeli bir şekilde koşarak yanına gelen yaverine şüpheyle bakmıştı.

“Ne oldu?”

“Kraliçe Barbara, saraydan kaçtı!”

—-

***

Bakalım Adrian’ın hareketi nelere sebep olacak!

24.BÖLÜM <<<<<<<——>>>>> 26.BÖLÜM

14051cookie-checkAsil Kan 25. Bölüm
mermaridyy hakkında 333 makale
Yasemin Yaman KTÜ Orm. End. Müh. mezunu. Şuanda Parola Yayınlarında yazar. Hobileri yazmak, müzik dinlemek, basit çizimler yapmak ve manga okumak. Benim Küçük Gelinim ve Göremediğim Sen, Sen Olmadan Asla, Kara Duvak, Hep Seni Bekledim adında beş kitabı basıldı.

17 yorum

  1. Her şeyi bildiğini sanıp işleri daha da karmaşık bir hale getirecek ‍♀️‍♀️‍♀️
    Bazen bilgiden ziyade tecrübe gerektiğini anlamak bu kadar yıpratıcı sonuçlar doğurmasa keşke..

  2. Şu çift olarak doğma işi de önceden söyleseler ne olur sanki. Önceden söyleyince birşey mi kaybediyorlar anlamıyorum. İlk önce bilmesi gereken kişi en son öğreniyor resmen.

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*