Temmuz 6, 2021 Yazarı mermaridyy 7

Asil Kan 27. Bölüm

Keyifli okumalar Arkadaşlar!

***

Genç adam gözlerini araladığında bedenine sarılı olan sarmaşıklarla karşılaşmıştı. Tüm bedeni sıkıca bağlanmıştı. Ellerini kıpırdatacak takati bulamazken gözleri ile etrafı incelemeye başlamıştı. Odanın içinde tüm hücrelerinde hissettiği bir güç onu ele geçirmiş durumdaydı. Konuşmak istese de başaramadı. Bedeni hareket yetisini kaybetmiş durumda soluklanırken gözlerinin önünde beliren siluet ile kaşları çatılmıştı.

“Bakın burada kimler varmış, hiç uyanmayacaksın sandım.” Adrian karşısında ki adama bakarken ona cevap verememekten kızgınlık duyuyordu. Ömründe bir iki kez gördüğü adamı yıllar sonra bile hemen tanımıştı. Kulaklarına yankılanan bir diğer tanıdık ses ile yutkunmadan edememişti.

“Kral Alexis sonunda prens Adrian elinize düştü, ne yapmayı planlıyorsunuz?” Adrian adamın sessizliği karşısında dişlerini sıkmıştı. Gözlerinde gördüğü planlar Adrian’ın hareket etme isteğini daha da kamçılıyordu.

“Henüz bir karar vermedim, zaman gösterecek.”

“Onu hemen öldürmeniz gerekirdi, neden tutsak ettiniz.”

“Karar vermedim dedim, bu konu beni ilgilendirir.” Alexis oğluyla göz temasını kesmiyordu. Adrian adamın bakışlarında ki ifadeye şaşkınlıkla bakmıştı. Alexis kendisine zarar vermeyecekti. Damarlarında kanını taşıdığı adam ona zarar vermek istemiyordu. Kulaklarında çınlayan tiz sesle irkilen genç adam düşüncelerini topladı.

“Alexis, Edward savaş için hazırlanmış yola çıkmıştır. Adrian’ın elinde olduğu çoktan ona bildirilmiştir.”,

“Ne demek istiyorsun, topraklarımda casus mu var Barbara?”

“Olduğunu ikimiz de biliyoruz.”

“Bence savaşı düşünmek yerine kendini düşün. Kral Edward seni hain olarak ilan etmiş. Üstelin prenses Felisa ile ikiniz için ölüm emri verdi.”

“Babam benim ölüm emrimi vermez, yalan söylüyorsun.” Felisa öne atılırken Alexis kahkaha atarak kızın saflığına gülmüştü.

“Kral Edward asla ihaneti affetmez. Kendi kızı bile olsa cezasını keser. Bunca yıl babanı tanımamışsın.” Felisa gerilerek adama bakarken Barbara elleri iki yanda yumruk olmuş bir şekilde zindanın kapısına doğru ilerledi.

“Ne yapacaksan çabuk yap Alexis, Edward geldiğinde yeğenini almadan gitmeyecektir.”

“Buna asla izin vermeyeceğim. Çocukken onu elimden kaçırmış olabilirim ama bundan sonra prens ait olduğu yerde kalacak. O benim kanımdan.”

“Ona nasıl güveneceksin? Onu Edward yetiştirdi.”

“İki gün sonra güvendiğim bir şaman gelecek, onunla bu işi halledeceğim. Prens bir daha o soyu hatırlamayacak bile.” Adrian babasının sözlerine öfkelense de dışa bir tepki verememişti. Dayısı çok sinirlenmiş olmalıydı. Haber vermeden saraydan ayrıldığı için iyi bir ceza alacağı kesindi.

“Bakışların aynı annene benziyor, o da öfkelendiğinde bu şekilde bakardı bana. Evlenmesinin bedelini seninle ödeyecek. Bir daha oğlunu görememek ona en büyük ceza olacak.” Adrian gözlerinin içine bakarak konuşan adama öfkeyle bakarken zindanın kapısından içeriye kendisine denk bir öfkeyle daha önce görmediği bir kadın girmişti.

“Bu ne demek oluyor Alexis, bu adamın ne işi var sarayda?” Alexis, yanına gelen kraliçesine alaycı bir şekilde bakmıştı.

“Başka nerede olması gerekiyordu Soraya, o benim kanımdan.”

“Senin kanından mı? Senin kanından olduğunu nasıl iddia edersin. O kadın kim bilir kimden hamile kaldı, sende benim oğlum diyorsun.” Alexis’in gözleri duydukları ile karanlık kuyulara dönmüştü. Kraliçenin boynuna yapışırken gözlerinde ki girdap kadını içine çekiyordu.

“Senin dilin çok uzadı Soraya, sakın bir daha kanımdan olana hakaret etme. Kanıt mı istiyorsun,” derken kadını bez bebek gibi duvara fırlatmıştı. Adrian kendisine doğru ilerleyen adamın ne yapacağını gözlerinden okusa da sadece beklemekle yetinmişti. Alexis birkaç küçük hareketle bedeninde ki sarmaşıkların bir kısmı gevşerken Adrian rahat bir nefes almıştı. Göğsünün üzerinde ki bez parçası yırtılırken Alexis gururla genç adamın göğsünde parıldayan aile işaretine bakmıştı. Duvar dibinde nefes almaya çalışan kraliçeyi tek hareketi ile kendisine çekerek kolundan tutup genç adamın göğsünde ki işareti göstererek “İyi bak Soraya, bunun ne demek olduğunu benden iyi biliyorsun. İyi bak ki çatal dilini içeriye sok. kadına iyice yaklaşarak zindanda ki diğer kişilerin duymasını istemediği sözleri kadının kulağına fısıldamıştı.

“Senin oğlunda olmayan işaret, onun göğsünde,” dediğinde Soraya dişlerini sıkarak korkuyla geri çekilmek istemişti. Adrian adamın ne söylediğini açıkça okuyabilmişti. Gözleri şaşkınlıkla daha da büyürken Felisa’nın sesi ortamın havasını değiştirmişti.

“Burada eğlenmeye devam mı edeceksiniz? Babam sınıra dayanmış olmalı.”

“Merak etme, onu oyalayacak güzel planlarım var.” Adrian adamın her hareketini dikkatle izliyordu. Dayısı çoktan yola çıkmış olmalıydı ama Alexis’in de boş durmayacağı aşikardı. Aklına Kriss gelince genç adam endişeyle etrafına bakınmaya başlamıştı. tek bir noktaya odaklanarak bulunduğu yeri beyninde netleştirmeye çalışırken sadece babası olacak adam, onun karısı ve kraliçe Barbara ile Felisa’nın olduğunu anladığında yorgunlukla gözlerini kapatmıştı.

“Onu daha fazla bu şekilde tutamazsın. Bu sarmaşıklar gücünü tüketecektir. Ne yapacaksan çabuk yap.” Barbara Adrian’ın gözlerini kapattığını görünce araya girmişti. Alexis kuzenine bakarak ona cevap vermişti.

“Onun güçlerinden emin misin Barbara?”

“Sıfırlayıcı olduğunu biliyorum. Diğer güçlerini de sen ortaya çıkaracaksın. Benden bu kadar Alexis!”

“Elizabeth’i elinden kaçırmasaydın şimdi bu sıkıntıyı çekmiyor olacaktık. Onun güçlerini kullanamadığına emin misin?”

“Elbette, Edward bir süre onu odada kilitli tutacak. Güçlerini kontrol edemediğini duydum.”

“Duydun mu? Emin değil misin?”

“Kaynağım sağlam merak etme, Edward tehlikeli olduğu için onu odasına hapsetti.” Adrian kraliçe Barbara’nın her bir sözünde çıldırmak istiyor ama eli kolu bağlı olduğu için içten içe kendine kızıyordu. Kriss ile yaptığı bu planın bu şekilde olmaması gerekiyordu. Bir türlü yalnız kalamamıştı. Üstelik hesabında sarmaşıklar yoktu.

***

Edward çıldırmış gibi sarayın koridorlarında ilerlerken öncelikle kardeşini görmek istemişti. Ona bu haberi nasıl vereceğini bilmiyordu. Hala aklı almıyordu. Adrian’ın yakalanmış olması adamın gerilmesine neden olmuştu. Alexis’in kendi oğluna zarar vereceğini elbette ihtimal vermiyordu. Özellikle son aldığı haberlerden sonra yeğeninin canının güvende olduğunu bilse de Alexis’in Adrian’ı kullanabileceği düşüncesi Edward’ın gerilmesine neden olmuştu.

“Abi, bir sorun mu var?”

“Sözü uzatmayacağım Almira, haber geldi, Adrian babasının elinde.” Almira abisinin sözleri ile donup kalırken Ronald hızla karısının yanına ulaşarak onu kollarının arasına almıştı.

“Sakin ol Almira, Adrian’a bir şey olmayacak.”

“Nasıl, nasıl bu kadar çabuk yakalanabilir?” Edward’ın da aklını karıştıran buydu. Adrian’ı hiç tanımayan Alexis onu bu kadar erken nasıl yakalamıştı.

“Barbara, Barbara Alexis’in yanında!” Almira aklına gelen ilk ihtimalle sorarken Edward’ta kardeşine hak vermişti.

“Merak etme, Alexis oğluna zarar veremez.”

“Nasıl bundan bu kadar emin olabiliyorsun abi, o bir cani… Onu öldürmek için elinden geleni yapmıştı.”

“Eminim, Alexis oğlunu öldürürse soyunu tehlikeye atar!” Almira şaşkın bir şekilde Edward’a bakarken genç kadın korkuyla abisine bakmıştı.

“Nasıl?”

“Almira, Adrian onun tek oğlu!” Ronald şaşkınlıkla krala bakarken yutkunarak “Ya diğer prensleri,” dediğinde Edward özellikle teyit ettirdiği haberi ikiliye açıklamaya karar vermişti.

“Son zamanlarda casuslardan aldığım bazı haberler vardı. Araştırılmasını istedim. Alexis’in sarayında ki iki prenste onun kanından değil.” Almira şaşkınlıkla iki eliyle ağzını kapatırken Ronald gözlerini kapatarak derin bir nefes almıştı.

“Bundan emin misin? Adrian’dan başka iki prens daha var krallıkta.”

“Emin olmasaydım bunu söylemezdim. Alexis kraliçe ile evlendikten sonra bir daha çocuğu olmadı.”

“Ama nasıl?” Edward tek kaşını kaldırarak genç kadına gülümsemişti.

“Senden başka canını yaktığı bir prenses daha vardı. Yanlış kişiye çatmış Almira, Alexis’in çocuk sahibi olmaması, soyunun kuruması için üzerinde gücünü kullanmış. Bu yüzden Adrian onun tek varisi, kanını taşıyan tek çocuğu.”

“Kraliçenin çocukları?” Ronald şaşkınlıkla Edward’ı dinlerken Almira’nın içi rahat etmişti. En azından oğlunun canı güvendeydi.

“Onların nasıl olduğunu bilmiyorum işte. Açıkçası ilgilenmiyorum da… Adrian’ı geri getirmek için saraydan ayrılacağım. Bu yüzden saray size emanet.”

“Dikkatli ol abi, Alexis’in ne kadar sinsi olduğunu sen benden daha iyi biliyorsun.”

“Beni düşünme siz buradakilere dikkat edin yeter.” Almira Edward’ın endişesini anlayabiliyordu. Sarayda kraliçenin ihanetini öğrenenler onun yerine gelecek kraliçeyi çoktan konuşmaya başlamıştı bile. Özellikle Nadia’nın bu konuda endişeli olmasını istemiyordu.

“Merak etme, özellikle Nadia ile ilgileneceğim.”

“Teşekkür ederim kardeşim, bu aralar pek iyi görünmüyordu. Hekimlerin hemen hemen hepsi Barbara’nın seçtiği hekimler. Bu yüzden onu senin kontrol etmeni istiyorum. Hasta olacak gibi,” dediğinde Barbara da endişelenmişti.

“Elimden geleni yapacağım.” Edward son hazırlıkların da yapıldığını öğrenince zırhını kuşanarak saray kapısından çıktığında tüm saray çalışanları ve başta çocukları olmak üzere tüm aile üyeleri onu yolcu etmek için saray kapısına dizilmişti. Edward atına binmeden önce yan yana duran üç prensesine yaklaşarak gülümsemişti. En küçük prenses Lizzy ortada iki ablasının koruması altında bir görüntü verirken Drew onların birkaç adım önünde kardeşlerine bakmıştı.

“Prenseslerim, ben yokken çok dikkatli olun.” Edward Flora ve Lizzy’e birlikte sarılırken Elizabeth babasının düşüncelerinden endişesini okuyabiliyordu. Savaş zamanında geriye kalan aile üyeleri her zaman tehlike altında oluyordu. Özellikle taht savaşları geride kalanların arasında oldukça çetin geçiyordu. Bakışları Elizabeth ile kesişen Edward gözleriyle kızını uyarmaya başlamıştı. Kraliçe Barbara’nın tek çocuğu olması nedeniyle Elizabeth tehdit altındaydı.

“Elizabeth, kardeşlerin ve Nadia sana emanet,” Edward kızına sarılarak kulağına “Özellikle kendine dikkat et Elizabeth, döndüğümde seni iyi olarak görmek istiyorum,” dediğinde Elizabeth babasına daha sıkı sarılmıştı.

“Beni düşünme babacım, başımın çaresine bakabilirim. Seninle gelmeyi çok istiyordum ama burası daha önemli gibi. Savaşı çok uzatmadan alacağına eminim.” Edward kızının sözlerine derin bir iç çekmişti. Geri çekilerek oğluna baktığında Drew’in de zırhını giydiğini gördüğünde kaşlarını çatarak oğluna baktı.

“Sen neden zırt giyiyorsun?”

“Sizinle geliyorum Kralım,” dediğinde Edward daha da çok kaşlarını çatmıştı.

“Sen burada sarayda kalacaksın. Ben yokken tüm aile sana emanet olacak.”

“Ama baba, seni yalnız gönderemem. Elizabeth burada olacak. Hem Flora da var!”

“Onlar değil, sen onları koruyacaksın Drew. Benim olmadığım durumlarda aile üyeleri sana emanet. Özellikle savaş zamanı.”

“Eğer savaşa gelemeyeceksem nasıl görevimi yerine getiririm?” Edward oğlunu ikna etmek için son kozunu kullanmaya karar verdi.

“Sen burada kalabilirsin ama ordunu istiyorum.” Drew ordu sözünü duyunca heyecanlanmıştı. Saray yetkilileri şaşkınlıkla baba oğula bakarken kendi aralarında “Ne ordusu?” diye fısıldamaya başlamıştı.

“Elbette kralım, istediğiniz belirli bir ordu var mı?”

“En güçlüsünü!” dediğinde Drew’in gözleri parlamıştı. Edward oğlunu ikna ettiğini anladığında rahatlarken bakışları bu kez kenarda düşünceli bir şekilde duran Nadia’ya kaymıştı. Birkaç adımda kadının önünde durduğunda Nadia aşağıdan yukarıya doğru bakışlarını adamın üzerine dolaştırıp son durak gözlerinde durmuştu.

“Nadia, neyin var?” Nadia kendine gelirken krala hemen selam vermişti.

“Tüm dualarım sizinle olacak, sağ salim gidip gelin kralım,” dediğinde Edward kadının mahzun haline dayanamamıştı. Beyninde dolaşıp duran düşünceleri okumak istese de düzgün bir cümle bulamamıştı. Beyninin içi o kadar karmaşıktı ki ne düşündüğünü bir türlü anlayamamıştı.

“Nadia, çocuklarıma iyi bak. Eğer bir sorun olursa odanda ki gizli yerde sana bir şey bıraktım, onu kullanmaktan çekinme.” Nadia adama bakarken gözleri dolmuştu. Başını sallayarak krala “Emredersiniz kralım,” diyerek cevap verirken Edward kimseye aldırış etmeden kadının alnına dudaklarını bastırmıştı. Şoka uğrayan kadın ne kralın ‘kendine dikkat et,’ dediğini duymuştu ne de atına binip yola çıkan kralın gittiğini. Saray yetkilileri de en az Nadia kadar şoka uğramıştı.

“Nadia anne, hadi…” Elizabeth donup kalan kadının koluna girerken gülmemek için kendisini güçlükle tutuyordu. Özellikle prenseslerin şaşkın yüzleri görülmeye değerdi. Saray yetkilileri kralın arkasından işaret ederek kendi aralarında konuşurken Almira kocasını yolcu ederek saraya girmişti. Aklı abisinden çok Ronald’ta kalmıştı. Abisinin kendisini koruyabileceğini elbette biliyordu ama Ronald güçlülerin dünyasında her zaman tehlikede olacaktı.

***

“Ronald, ne düşünüyorsun?” Edward yola çıkalı bir saat olmuştu. Sınıra ulaşmalarına üç saat daha varken yol boyunca düşünmüştü. Yanındaki adamının düşünceli olması Edward’ın dikkatinden kaçmamıştı.

“Savaşmadan bu işi çözüp çözemeyeceğimizi.” Edward adamın sözlerine gülümserken Ronald derin bir iç çekmişti.

“Alexis pes etmeyecektir. Kazanamayacağı bir savaşa girdiğinin farkında ama kibri yüzünden umursamıyor.”

“Ne yapmayı planlıyorsunuz? Adrian güvende olacak, masum insanları öne süreceğine eminim. Onlarla savaşamayız.”

“Onu da biliyorum. Alexis masumların arkasına saklanmayı iyi bilir. Bir yolunu bulacağım.”

“Uzun zaman oldu değil mi savaşa gitmeyeli?” Ronald’ın sorusu ile Edward başını gökyüzüne kaldırarak derin bir iç çekmişti.

“Evet, uzun zaman oldu. Bu durum hiç hoşuma gitmiyor Ronald. Tam köşeme çekilip rahat nefes alacakken şu olaya bak.” Ronald şaşkınlıkla krala bakarken merakla sormuştu.

“Tahttan çekilecek misiniz?”

“Zamanı gelmedi mi sence de? Otuz yıldır tahttayım. Çekilme zamanı geldi.”

“Babanız zamansız vefat etmeseydi genç yaşta tahtta çıkmayacaktınız.” Edward üzgün bir şekilde en yakın arkadaşı olan adama baktı.

“Babamın ölümüne üzülmemem sence beni kötü bir oğul mu yapar?” Ronald adamın üzgün ifadesine takılı kalmıştı. Edward’ın babası kral olduğu dönemlerde halk perişan bir haldeydi. Zalimliği halkın gözünü korkutuyor, savaş döneminde tıpkı Alexis’in yaptığı gibi masum insanları ön saflarda savaştırıyordu.

“Babanız korkutucu bir kraldı, duygularınızı anlayabiliyorum.” Edward adamına gülerek karşılık verdi.

“Korkutucu mu? Babam acımasız bir kraldı, bu yüzden kelimeleri yumuşatmaya çalışmamalısın.”

“Kralım, babanızı yargılamak bana düşmez, siz daha iyi bilirsiniz.”

“Önemli değil Ronald, biz işimize bakalım. Nasılsa zalim kral geri gelemez.” Edward biz süre daha ilerledikten sonra plan yapabilmek için askerlerine mola vermelerini emretti. Ronald kralın çadırının kurulmasını emrettikten sonra askerlere nöbet tutmasını söyleyerek kralla birlikte çadırına girmişti.

“Kralım, ne yapmayı düşünüyorsunuz?”

“Tek başıma gitmeyi planlıyorum.” Ronald duyduğu şeyle hızla başını Edward’a çevirmişti.

“Bu mümkün değil, sizi tek başınıza oraya gönderemem.”

“Ronald, bunu yapmak zorundayım. Daha önce de yaptım biliyorsun.”

“Ama onlar Alexis değildi, tek başınıza gitmeniz intihar olur.”

“Alexis ile konuşmadan savaşa girmeyeceğim.” Edward kararlı duruşu ile Ronald’a bakarken Ronald ne yapacağını şaşırmış durumdaydı.

“Eğer dediğinizi yaparsanız güvenliğinizi garantileyemem. Tekrar düşünmenizi rica ediyorum.”

“Ronald bu kadar endişelenmemelisin. Ben yokken askerlerle sen ilgilenmemelisin, geri dönmezsem harekete geçersiniz.”

“Kralım…”

“Merak etme, sadece söylediğimi yap! Benimle birlikte gelen ordu askerlerden daha güçlü olacak.” Ronald gözlerini kısarken Edward’ın planını çok önceden yaptığını anlamıştı. Kral askerlerinin dinlenmeye çekilmesi ile gizlice mola yerinden ayrılmıştı. Kralın düşünce okumasının yanı sıra kimseyle paylaşmadığı gücünü kullanma zamanı gelmişti. Özellikle son prensesin doğması ile gücünün farkına varan Edward rahat bir şekilde sınır kapısını geçerek Alexis’in topraklarında ilerlemeye başlamıştı. Her geçtiği köyde perişan olan halkı gözlemleyen adam ülkenin durumu için üzülmüştü. Krallarının sorumsuz olması onların suçu değildi. Şimdi de savaş kapılarına dayanmıştı. Çocukların gözünde korkuyu görebiliyor, acılarını hissedebiliyordu.

“Duydunuz mu, kral Edward sınır kapısına askerleri ile ilerliyor?” köylünün biri endişeyle kalabalığa bağırarak konuşurken Edward adamın sözleri ile duraksamıştı.

“Kral Edward mı? Hepimiz kaçmalıyız…”

“Bu kadar korkmayın, kral yıllardır savaşmıyor. Savaşmayı bile hatırladığına emin değilim. Bu yüzden ordumuza güvenin.”

“Bu daha kötü değil mi? sürekli savaşa giren ordumuz çok yorgun ve moralsiz. Bir de Edward’ın ordusu ile savaşırsa kazanmamız mümkün değil. Kral Alexis ülkeyi felakete sürüklüyor.”

“Sessiz olun birileri duyacak.”

“Duysun ölmekten korkmuyorum. Zaten savaşa girersek ilk biz öleceğiz bunu bilmiyor musunuz?” Adamlar kendi aralarında adamı onaylarken kalabalıktan tanıdık bir ses yükselmişti.

“Kralın kayıp oğlu bulundu, adaletli bir kral istiyorsanız Prens Adrian’ı korumalısınız.” Adamlar daha önce görmedikleri adama dönerken hiddetle öne atılmışlardı.

“Kim söyledi, prens Adrian’ın varlığı bile onaylanmadı. Öyle bir prens olup olmadığını kimse bilmiyor. Alexis onu halka tanıtmadı.”

“Elbette Adrian gerçekten Alexis’in oğlu. Onun varisi… Üstelik kral Edward tarafından adil bir prens olarak yetiştirildi.”

“Edward mı?” Edward konuşan kişinin kim olduğunu hemen anlamıştı. Genç adamın gözlerinden ne planladığını hemen anlamıştı.

“Elbette, bende oradaydım. Prens Adrian onun himayesinde büyütüldü. Üstelik daha önce görülmemiş bir güçle.”

“Edward neden Alexis’in oğlunu yetiştirsin ki?”

“Evet, doğru neden?” Adamlar birbirini tekrarlarken Kriss asıl can alıcı konuşmayı yapmıştı.

“Çünkü Adrian Kral Edward’ın yeğeni, kayıp prenses Almira’nın oğlu. Düşünsenize, Prens Adrian tahtta geçerse kral Edward kendi yeğenine savaş açar mı? Üstelik Edward’ın koruması altında olacaksınız.” Herkes şaşkınlıkla Kriss’i dinlerken Edward başını iki yana yaslayarak iki adamın planına gülmüştü. Kimsenin görmediği bir ruh gibi karanlığın arasından geçerken Kriss’in yanında kısa bir süre durarak genç adamın ensesine fiske vurarak yanından geçerken Kriss ensesine dokunarak hızla etrafına bakınmaya başlamış ama kimseyi görememişti.

“Kim var orada?” Kriss’in sorusuna uzaklaşan Edward cevap vermişti.

“Arkanı kolla Kriss, ensen hedefte!” dediğinde Kriss şaşkınlıkla gözlerini büyütmüştü. Etrafına bakınmaya devam eden genç adam Edward’ı göremediği için yanlış duyduğunu sanmıştı. Kafasını iki yana sallayarak halkı Adrian’ın etrafında toplama görevine devam etti.

 Edward sarayın kapılarından içeriye girdiğinde dikkatle etrafını dinliyordu. Adrian’dan bir iz bulabilmek için konsantre olmaya çalışıp saray duvarlarını dinlemeye başladı. Birçok konuşma birçok ses kulaklarında uğuldarken zayıf bir iniltiyi ayrıştırmayı başarmıştı. O zayıf iniltinin peşine giderken koridordaki kalabalığa dikkat ederek merdivenlerden sarayın alt koridorlarına doğru gittiğini anladığında bedeni gerilmişti. Adrian’ın zindanlarda olma olasılığı Edward’ı öfkelendirirken adımlarını hızlandırmıştı. Yanından geçtiği kişilere soluklarını dinletirken onlara korku saldığından habersizdi. Edward zindanın kilitli kapısından içeriye süzüldüğünde Adrian’ın sarmaşık bir kozanın içinde bulmuştu.

“Adrian?” Edward hızla genç adama yaklaşırken sadece gözleri görünen yeğenini kozadan çıkarmak için harekete geçtiğinde genç adamın gözleri ile duraksamıştı. Dışarıdan gelen seslerle hızla görünmez olan adam zindana söylenerek giren adamla dişlerini sıkmıştı.

“Kapıyı kim açık bıraktı, bunun hesabını vereceksiniz!” hızla zindana giren Alexis ile Edward ellerini yumruk yapmıştı. Zindanın en karanlık köşesine giderek konuşmaları dinlemeye başlayan Edward Alexis ile konuşmadan hızla saraydan ayrılmıştı. Bundan sonra Alexis ile konuşmasına gerek yoktu. Savaş meydanında kozlarını paylaşacak.

***

Sizce Edward neden konuşmaktan vazgeçti Alexis ile. Savaşa girmek istemesinin nedeni ne?”

26.BÖLÜM <<<<<—–>>>>> 28.BÖLÜM

14610cookie-checkAsil Kan 27. Bölüm