Asil Kan 34. bölüm

Merhaba arkadaşlar. Umarım bölümü seversiniz. Bu gün erken yayınladım. Keyifli okumalar!

****

Genç adam çıldırmış gibi sarayın koridorunda ilerlerken karşısına çıkanlar korkudan geri kaçıyordu. Başında kraliyet tacını görenler ona selam verse de Adrian’ın bunu görecek durumu yoktu. Ayaklarının bastığı yer öfkesinden adeta titriyordu. O kadar kızmıştı ki boynundan aşağıya asılan kraliyet pelerininin yandığının farkında bile değildi.

“Kralım?” Adrian kendisine seslenen arkadaşını görünce öfkeyle ona döndü.

“Elizabeth nerede?” Sander gözleri alev topuna dönen Adrian’ın bakışlarından endişelenerek yutkunmuştu.

“Törende olması gerekiyordu,” dediğinde Adrian öyle bir kahkaha atmıştı ki sarayın duvarları adeta sallanmıştı.

“Törende mi? Sana onu görünün önünden ayırma dedim Sander, sen ne yaptın?” Sander gözlerini kısarak beraber büyüdüğü arkadaşına baktı. Onu sakinleştirmezse geri dönülmez bir yola girmesinden korkuyordu.

“Adrian, etraftakileri korkutuyorsun. Sakinleşmen gerek.”

“Sakin mi olayım, söylesene nasıl sakin olayım. Bu gün şu lanet tacı takmak zorunda kaldım. Ama bil bakalım ne eksik!”

“Kral Adrian!”

“Bana kral deyip durma. Kral kraliçesini bulmadıkça unvanı almayacak.” Adrian şaşkınlıkla genç adama bakarken Adrian başında ki tacı çıkararak Sander’e uzatmıştı.

“Adrian bunu yapma!” Sander genç adama eğilerek ona uyarıda bulunmuştu. Adrian başını iki yana sallayarak arkadaşına aynı sessizlikle cevap vermişti.

“Elizabeth olmadan o tahtta oturmayacağım. Şimdi Kriss’i çağır bana birlikte kaçan kraliçeyi bulmaya gideceğiz.”

“Adrian, ülke savaştan yeni çıktı, halk senin selamlamanı bekliyor. Yapma, düşmanlarına fırsat verme.” Adrian dişlerini sıkarken kendine doğru gelen dayısını görünce yerinde dikleşmişti. Edward Sander’in elinde ki tacı görünce kaşlarını çatmıştı.

“Neler oluyor burada?”

“Kral Edward, ona bir şey söyleyin. Prenses Elizabeth’i bulmak için saraydan ayrılacağını söyledi.” Edward kaşlarını iyice çatarak yeğenine baktı.

“Sen hiç akıllanmayacak mısın Adrian, şuanda halkının sana ihtiyacı var. Şimdi giy o tacı ve hitap balkonuna çık.”

“Benimde Elizabeth’e ihtiyacım var dayı. Bu sarayda kimsem yok. Ona ve gücüne ihtiyacım var anlamıyor musun?” Edward genç adamın neler hissettiğini elbette anlayabiliyordu. Kendisi de ilk tahtta çıktığında sarayda birden ona yabancı olmuştu. Kimseye güvenemiyordu. Adrian ise gerçekten kendine yabancı olan topraklarda kral olacaktı. Yanında güvenilir birini istemesi çok doğaldı.

“Elizabeth’i daha sonra ararsın. Şimdi önemli olan ülkenin düzenini sağlamak. Sakın görevini boşlamaya kalkma. İnan kralın gözlerini kapatması bile halka zulm olarak yansıyor. Seni adil bir genç olarak yetiştirdim. Şimdi kendi iyiliğin için halkını yarı yolda bırakamazsın.”

“Ama dayı…” Derken Adrian birden duraksamıştı. Gözleri parlayarak dayısına bakarken Sander genç adamın değişen ifadesi ile şaşırmıştı.

“Ne?”

“Sen bizi engellemeyecek misin? Elizabeth ile evlenmeme karşı çıkmayacak mısın?” Edward başını iki yana sallayarak yeğeninin gözlerine odaklanmıştı.

“Elimden bir şey gelmez Adrian, ülkelerimiz sınır ve Travuz’un güvenliği için kızımdan başka kimseye güvenemem. Malum sen ilk fırsatta kaçmaya çalışıyorsun. Sorumsuz davranıyorsun.” Edward’ın sözleri ile Adrian yüzünü asarken Sander gülümsemesini saklamak için başını çevirmişti. Kral Edward’a hak vermemek elde değil.

“Tacımı ver Sander, gidelim şu halkı selamlayalım.”

“Pelerini de değiştir!” Adrian dayısının uyarısı ile gerisine bakarak yanan pelerinini görünce sıkıntıyla yüzünü sıvazlamıştı.

“Bana pelerin bulun, madem kralız görüntümüz de krala benzesin.” Sander arkadaki hizmetlilerden birine işaret ederek gitmesini söylemişti.

“Bu arada şu Alexis’in bahsettiği kraliçe adayı da kimdi öyle?” Edward’ın sorusu ile Adrian duraksamıştı.

“Hiçbir fikrim yok. Alexis’in yaptığı son işgüzarlık olarak kalacak.” Edward başını sallarken yeğeni ile birlikte hitap balkonuna doğru ilerledi. Pelerinin gelmesini beklerken genç adam konuşmasını düşünüyordu. Ağzından çıkacak her kelime önemliydi. Sander’e dönerek “Halkın en çok şikayet ettiği konu ne? Araştırmanı yaptın mı?” Sander genç adamın sorusuna sıkıntıyla cevap vermişti.

“Halkın memnun olduğu bir konu var mı diye sorsaydın daha kolay cevap verirdim.”

“Yani!”

“Halk topraklarını vergi adı altında asillere kaptırıyor. Toprak sahibi çiftçi yok denecek kadar az. Toprakları zorla ellerinden alınmış.” Adrian başını sallayarak arkadaşına karşılık verirken koşturarak gelen hizmetlinin elinde ki pelerini giyerek son kez üzerini kontrol ederek tezahüratlar altında balkona çıkmıştı. Adrian elini kaldırarak kalabalığı sustururken dikkatini çeken ilk şey halkın üzerinde ki kıyafetler olmuştu. Halkı tahmin ettiğinden daha fakirdi.

“Ben devrik kral Alexis’in oğlu ve yeni kralınız Adrian. Siz halkım bilmeli ki eski düzen artık değişecek. Bundan sonra kral Adrian’ın koyduğu kurallar ve kanunlar geçerli olacak. İlk olarak kraliyet memuru olabilmek için asil veya halktan fark etmeksizin herkesin girebileceği bir sınan yapılacaktır. Seçilecek olan kişiler sınavdan aldığı notla birlikte yeteneğine göre gerekli yerlere memur olarak atanacaktır.” Kalabalıktan bir uğultu koparken Adrian onların şaşkınlığını anlayabiliyordu. Asillerin çoğunlukta olduğu yönetimin artık değişmesi gerekiyordu.

“Hep birlikte ülkemizi huzurlu bir yere çevirelim. Çok çalışarak geleceğimizi inşa edelim. Toprakları elinden zorla alınanlara toprakları geri verilecektir. Yapılan çalışmaları ilk önce halkımızı oyuna sunacağız. Ülkenin iyiliğine hep birlikte karar vereceğiz.” Kral son sözlerini de söyleyerek şaşkın bakışlar altında balkondan inerken şaşkınlığını yenen halk yeniden “Kralımız çok yaşa!” diye bağırmaya başlamıştı.

“Sen ne yaptığının farkındasın değil mi?” Adrian dayısına bakarak gülümsemişti.

“Elbette, gücünü kaybetmek istemeyen asiller kendini göstermek için hiç olmadığı kadar çok çalışacak.”

“Adrian tehlikeli oynuyorsun.”

“Sırtını halka dayayan kimse kaybetmez dayı. Bunca yıl sen nasıl ayakta durduysan bende başaracağım. Halkım yanlarında olduğumu her zaman bilecek ve güvende olduklarını hissedecek.” Edward endişeli bir şekilde genç adama bakmıştı.

“Dikkatli olmalısın Adrian, düşmanların seni tahttan indirmek isteyecektir. Bu kararlar öyle ha denilince alınacak kararlar değil.”

“Benim için endişelenme dayı, kendimi koruyabilirim. Ayrıca arkamda her zaman büyük bir güç olduğunu biliyorum. Tahttı Asil Kan olmayan kimseye veremezler. Ailede benden başka da veliaht yok.”

“Yine de dikkat et Adrian. Halkına yakın olmana bir şey demiyorum ama şunu sakın unutma. Halkı ne kadar sevgiyle yönetmek istesen de daha çoğunu isteyecektir. Kararlar hızlı ve sonuç odaklı olmalı. Tıpkı cezalar gibi.” Adrian dayısının demek istediğini elbette anlıyordu. Başını sallayarak taht odasına doğru ilerlerken Edward onu eğlence için büyük salona götürmüştü. Adrian’ı görenler genç adama selam dururken Adrian onlara aldırış etmeyerek kendisi için hazırlanan yere oturmuştu. Hemen yanında dayısı ve Sander bulunuyordu. Gözleri salonda dolanırken bir köşede annesi ve Ronald’ı görünce hafif gülümsedi. Annesi oldukça mutluydu. Kaşları annesine doğru yaklaşan Alexis’i görünce çatıldı.

***

Alexis olanlara inanamıyordu. Adrian’ın öfkesi karşısında nutku tutulmuştu. Kraliçe olarak seçtikleri kızı neredeyse öldürecek olması ve sözleri… O kızın Adrian’n eşi olarak doğmuş olması kaderin bir cilvesi olsa gerekti. Elizabeth’in gücünü asla yabana atmaması gerekiyordu. Üstelik Edward’ın sözleri Alexis’i iyice germişti. Saray yetkilileri Adrian’ın kraliçeyi istememesi üzerine adama baskı yapmaya başlasa da Alexis sessizce onları dinlemişti. Artık bir gücü yoktu ve elinden bir şey gelmezdi. Adrian’ın balkon konuşması yaptığını duyunca yan odanın penceresinden oğlunun konuşmasını dinlemişti. Halkı saraya sokmak delilikti. Bunu yapabileceğine ihtimal vermiyordu. Özellikle açgözlü saray yetkililerinin muhalefetine maruz kalacaktı. Zaman ne gösterecekti bilmiyordu ama oğlunu izlerken gururlanacağı kesindi. Gözleri balkondan inen genç adama takılırken eğlenceye dönmesi gerektiğini hatırlayarak geri dönmüştü. Salonda onu görenler hala selam verse de içten olmadıklarını biliyordu. Kendi kraliçesi de ortalıklarda gözükmüyordu. Kraliçenin bir işler karıştırdığına emindi. Neyse ki Adrian onunla baş edebilecek bir kraldı.

Gözleri az ilerde gülümseyerek yanındaki adamla konuşan Almira’ya takılınca bir süre onu izlemişti. Onu ülkesinden getirdiği günü daha dün gibi hatırlıyordu. Düşman prensesi olduğunu elbette biliyordu. Onunla vakit geçirerek kendine aşık etmek kolay olmuştu. Prenses zaten sevgiye aç olduğu için onu kandırmak zor olmamıştı. Asıl zor olan ona kapılmamaktı. Hele de kendisi gibi zayıf biri. Almira’ya kapılması oldukça kolay olmuştu. Babası izin verseydi onu kraliçesi bile yapabilirdi. Almira’yı tahtta çıktığı zaman kaybetmişti. Babasının seçtiği kızla evlenip kraliçesi yaptığını tüm ülke duyduğunda kimliği de ortaya çıkmıştı. Taç giyme törenine kadar Almira onun prens olduğunu dahi bilmiyordu. O gün o kalabalıkta Almira’yı fark ettiğinde neredeyse kalpten ölecekti. Genç kızın nefret dolu bakışları adamı gafil avlamıştı. Üstelik bir hafta sonra Almira’nın hamile olduğunu öğrenmişti. Ne zaman onu görmeye gitse kapı yüzüne kapanıyordu. Gözünün önüne hala kıza yalvardığı o anlar geliyordu!

 “Almira lütfen kapıyı aç, seni görmek istiyorum.”

“Karına git kral hazretleri!” Ağzından çıkan hitap Alexis’in kulağına küfür gibi geliyordu.

“Almira, hamile olduğunu biliyorum. Karnında benim bebeğim var.”

“Sen o bebeğin hiçbir şeyi değilsin Alexis, sakın bebeğimin üzerinde hak talep etmeye kalkma. Git kraliçen sana prensler prenseler doğursun.”

“Almira, lütfen seni almaya geldim.” İçerde oluşan sessizlik sonrası Alexis kapıdan yükselen rüzgar ile evden uzağa savrulmuştu. Kapı hışımla açılırken Almira’nın etrafında uçuşan kütük parçaları Alexis’e doğru dönmüştü.

“Defol Alexis, ne seni görmek ne de o sesini duymak istiyorum. Beni kandırdın, beni ailemden kopardın. Karşılığında ne oldu…” Almira karnını göstererek alaycı bir şekilde gülmüştü. “Ama iyi oynadın Alexis, seni tebrik ediyorum. Daha düne kadar neden beni böyle izbe bir yerde sakladığını anlamamıştım. Demek köylümüz ülkenin prensiymiş. Keşke ciğerin gibi beş parasız olsaydın da bana bu acıyı yaşatmasaydın. Bundan böyle sakın karşıma çıkma!” Alexis gelen saldırı sonrası geriye doğru giderken Almira kapıdan aynı hışımla girerek evin etrafını sarmaşıkla sarmıştı. Alexis yeniden geleceğini bağırarak oradan ayrılırken Almira’nın ortadan kaybolacağını hesaba katmamıştı. O günden sonra Almira’yı her yerde arasa da ona ulaşamamıştı. Daha ki kraliçenin prensesi bulduğunu tesadüfen öğrenene kadar! Kraliçenin adamlarını takip ettirmiş ama Almira her zamanki gibi ortadan kaybolmayı başarmıştı. Onu görmeyeli yıllar olmuştu. Bebeğin cinsiyetini ve adını dahi bilmiyordu. Babası birkaç yıl sonra ölünde yeniden Almira’yı aramış ama onu bulamamıştı. Kraliçenin öfkesini gördükten sonra Almira’nın kaçmayı başardığını anlamıştı. Ama Alexis onu aramaktan asla vazgeçmemişti. Kraliçenin her hamile kalışında kendisini aldattığının farkına varıyordu. Bebekler güçsüz doğdukça kraliçe çıldırıyordu. Bebeklerin Alexis’ten olduğunu iddia etse de Alexis gerçeği biliyordu. Onun tek varisi vardı o da Almira’dan olan kız mı erkek mi olduğunu bilmediği bebekti.

Gözlerini kapatarak derin bir iç çekmişti. Zamanında cesur olabilseydi o gülümsemeler kendisine olacaktı. Farkında olmadan ayakları onu Almira’ya doğru yönlendirmişti. Bakışlarını kadından çekemiyordu. Yıllar ona yaramıştı. Daha da güzelleşmişti. Almira’nın arkasında durduğunda birden önüne çıkan adamla göz göze gelmişti. o gözler Alexis’e tehditkâr bakıyordu.

“Sakın karıma yaklaşayım deme!” Ronald kendilerine doğru ilerleyen adamla kaşlarını çatmıştı. Almira kendisine gülümseyerek bir şeyler anlatıyor ama Ronald onu dinleyemiyordu.

“Onunla konuşmak benim hakkım.”

“Senin hiçbir hakkın yok Alexis, olay çıkmasını istemiyorum.” Ronald koluna dokunan kadınla bakışlarını Almira’ya çevirmişti.

“İzin ver Ronald, ne söyleyeceğini merak ediyorum.”

“Almira!”

“Lütfen, bu saatten sonra bana zarar veremez.” Alexis kadının sözleri ile gerilmişti.

“Sana zarar vermek mi?” prenses adamın üzgün bakışlarına şaşırmıştı.

“Bunca yıl beni ve oğlumu arayıp durdun. Kaç kez ölümden döndük haberin var mı senin Alexis? Şimdi ne söyleyeceksen söyle ve beni rahat bırak.” Alexis kızın bakışlarında ki ifadenin değişmediğini görünce derin bir iç çekmişti.

“Sanırım nefretini hak ediyorum. Ama ben sana ve oğluma asla zarar vermeye çalışmadım. Seni yıllardır arıyorum ama zarar vermek için değil, sizi korumak için.”

“Sana inanmamı beklemiyorsun değil mi?”

“İnanmayacağını biliyorum Almira ama doğru olan bu. Daha birkaç yıl öncesine kadar çocuğumun kız mı erkek mi olduğunu bile bilmiyordum. Adrian’ın varlığını öğrenir öğrenmez en güvendiğim adamımı onun yanına gönderdim.” Almira kaşlarını çatarak oğluna bakmıştı. Onun yanında duran kişilere dikkat ederken Sander ve Kriss’i görmüştü. İkisinin Alexis’in adamı olmasına imkan yoktu. Nitekim ikisi de prensin yanında çocuklarından beri duruyordu.

“Kim?” Alexis hemen arkada duran adamı işaret ettiğinde Almira yutkunarak ona bakmıştı.

“Robin!” Ronald konunun gidişatından hoşlanmamıştı. Sarayda Alexis’in casusu olabilecek bir adam olması Ronald’ı öfkelendirmişti. Nasıl bu kadar dikkatsiz olmuşlardı.

“Evet, Robin Adrian’ı korumak için yanında. Bana inanmanı sağlayamam ama sana teşekkür etmek istedim. Harika bir çocuğumuz var Almira. İstemeseydin onu doğurmazdın.”

“Bunu asla yapmazdım Alexis. Senden nefret ediyor olmam oğlumu sevmediğim anlamına gelmez. O bu hayatta ki en iyi yaptığım şeydi.”

“Yine de teşekkür ederim.” Müziğin ortamda yükselmesi ile herkes alana doğru dönmüştü. Kralın yerinden kalkarak kalabalığı yarıp ilerlemesi genç kızlara heyecan oluştururken Adrian onları hayal kırıklığına uğratarak annesine yaklaşmış ve elini uzatmıştı.

“Açılış dansında bana eşlik eder misiniz prenses?”

“Adrian, salonda birçok genç kız var.”

“İnan bana anne, sen onlardan daha gençsin. Üstelik yeni bir kraliçe adayı saçmalığını çekemem.” Almira oğluna gülümseyerek reverans yapıp elini tutmuştu.

“Sizinle dans etmekten memnun olurum kralım.” Adrian annesini salonun ortasına çekerek sansı başlattığında ikilinin mutlulukla etrafa yaydığı ışık herkesin dikkatini çekmişti. Almira ve Adrian salonun ortasında döndükçe etrafa yayılan parlaklık artıyordu. Hayranlıkla anne oğlu izleyen iki adam birbirine ters bakışlar atarak karşılık verirken Ronald son kez Alexis’e yaklaşarak konuşmuştu.

“Karımdan uzak dur Alexis, sonun kötü olur!” Alexis adamın sözleri ile hafif gülümseyerek yanından ayrılmıştı. Bu saatten sonra istese de Almira’yi geri alamazdı. Dans büyük alkışlar arasında biterken Almira genç kız gibi utançtan kızarmıştı. Adımlarını hızlandırarak kocasına doğru ilerlerken onun hala kızgın bir şekilde Alexis’e baktığını görünce gülümsedi.

“Rahatla artık, onunla hiçbir bağım yok artık.” Ronald genç kadına dönerek yüzünü asmıştı. Başını Adrian’a çevirerek karısına cevap verdi.

“En büyük bağın orada Almira, sizin aranızda kopmaz bir bağ var ve ben bununla nasıl baş edeceğimi bilmiyorum.” Almira adamın sesinde ki üzüntü Almira’yı da üzmüştü. Bakışları salonda dolanırken oğlunun bir köşede düşünceli olduğunu görünce gözlerini kapatarak onunla iletişim kurmaya çalıştı. Salonda birçok ses olmasına rağmen oğluna ulaşması zor olmamıştı.

“Neden bu kadar düşüncelisin?”

“Elizabeth’e ne ceza vereceğimi düşünüyordum.” Almira oğlunun sözleri ile hafif gülümsemişti.

“Bence kendini nasıl affettireceğini düşünmelisin. Kendinde olmasan bile başka bir kadınla nişanlandın.” Adrian birden annesine dönmüştü.

“Ne nişanı, ben kimseyle nişanlanmadım.”

“O kız gerçekten nişanlındı.”

“O zaman bozdum!” Adrian’ın ani çıkışı ile Almira iletişimi kesmişti. Almira kocasına dönerek “Artık gidelim, gereğinden fazla kaldık,” dediğinde Ronald bunu bekliyormuş gibi hemen ayaklanmıştı.

“Kral Edward’a gideceğimizi bildireyim. Hemen dönüyorum.”

“Bende Adrian ile vedalaşayım.” İkili ayrı yerlere giderken Almira oğlunu yeniden bırakacağı için üzgündü. Vedalar yapıldıktan sonra saraydan ayrılan ikili kendi ülkelerinin yolunu tuttu.

***

Elizabeth olanlardan sonra sarayda kalamayacağını hissederek odasına girmişti. Köşede asılı olan elbiseye gözleri takılınca hizmetlilerden birini çağırarak onun şaşkın bakışları altında elbiseyi ona vermişti.

“Bu elbiseyi prens Adrian’ın nişanlısına verin,” dediğinde hizmetli şaşkınlıkla ona bakmıştı.

“Ama prenses…” Elizabeth elini kaldırarak onu susturmuştu.

“Sana ne diyorsam onu yap, şimdi gidebilirsin.” Genç kız endişeli bir şekilde odadan çıkarken prensesin ne yapmaya çalıştığını anlayamamıştı. Elizabeth hızlı bir şekilde üzerini değiştirerek Gölge’ye seslenip sessizce odadan ayrılmıştı. Tören için hazırlık yapanlar onu fark etse de kimse bir şey söylememişti. Atını almak için ağıllara doğru ilerlerken onu gören askerler hızla yanına geliyordu.

“Prenses?” askerlerin başı genç kıza selam vererek emir beklerken Elizabeth adama bakmadan atına doğru ilerlemiş ve “Beş adam ayarla, geri dönüyorum,” dediğinde adam şaşkınca genç kıza bakmıştı. O da prensesi Adria’ın kraliçesi olacağını düşünenlerdendi.

“Törene katılmayacak mısınız?”

“Biz olmadan da kafasına taç koyabilirler.” Prensesin alaycı sözleri adamı neredeyse güldürecekti.

“Peki efendim, hemen askerleri ayarlıyorum.” Adam yanından ayrılırken Elizabeth ona seslendi.

“Komutan, saraydan ayrıldığımı kimse bilmeyecek. Babam dışında!” diye uyardı. Asker selam vererek ağıllardan ayrılırken prenses atını eyerlemeye başladı.

“Sen ne dersin Gölge, prens Adrian beni göremeyince çıldıracak mı?” Elizabeth derin bir nefes alırken atına atladığı gibi ağıldan dışarıya çıkmıştı. Gölge hemen yanında ilerlerken askerler şaşkınlıkla hayvana bakıyordu.

“Hadi asker, gidiyoruz.” Askerler emir alır almaz prensesin peşinden yola çıkmıştı. Atlar dörtnala yola devam ederken Elizabeth geride bıraktığı adamı düşünmeden edemiyordu. Başını iki yana sallayarak yola odaklandı.

“Prenses, atları dinlendirmemiz gerekiyor. Bu şekilde gidersek atlar çatlayacak.” Elizabeth askerin sözleri ile atını yavaşlatmıştı. İlerde sesi gelen dere kenarına doğru ilerlemeye başladı.

“Dere kenarında dinleniriz. Etrafı kontrol edin,” diyerek önden atını sürdü. Gölge ortadan kaybolmuştu. Ormanın derinliğine avlanmaya gittiğini düşünen genç kız duyduğu çığlıkla hemen kulak kabartmıştı.

“Gölge!” diye bağırarak ormana girmek üzereyken önüne düşen iki adamla kaşlarını çattı. Adamların peşinden ise Gölge meydana çıkmıştı. Geri geri sürünen adamlar Elizabeth’in bakışları altında hayvandan kaçmaya çalışırken askerler öne çıkarak adamları boynuna kılıç dayamıştı.

“Ormanda ne arıyorsunuz?” adamlar askerlere korkuyla bakarken Elizabeth hayvanına geri çekilmesini emretmişti.

“Evet beyler, bizi mi takip ediyordunuz?” Elizabeth bakışları üzerine çekerken adamlar heyecanla öne atılmak istemiş ama askerler tarafından engellenmişti.

“Prenses Elizabeth, sizi yakından görmek istemiştik.” Elizabeth gözlerini kısarak adamları incelerken basit bir hayranlık yüzünden takip edildiğini anladığında başını iki yana sallamıştı.

“Bırakın onları!” Askerler prensesin emri ile geri çekilirken iki adam dizlerinin üzerine doğrularak Elizabeth’e bakmıştı.

“İzin verin sizinle gelelim prenses,”

“Burası sizin ülkeniz, yeni bir kralınız var onunla kalmalısınız.”

“Yeni kral olsa ne olacak ki? Ne de olsa Alexis’in kanını taşıyor.” Elizabeth haksız yorum karşısında kaşlarını çatmıştı.

“Alexis’in yanında Kral Edward’ın kanını da taşıyor.” Adamlar kızın sert sözleri ile yutkunmuştu. İkili geri doğru dizlerinin üzerine giderken başlarını öne eğerek “Lütfen bağışlayın prenses,” diye yalvarmaya başlamıştı.

“Neyse, siz geri dönün. Duruma göre zaten bende geri döneceğim.” Adamları ikna ederek geri gönderdikten sonra yeniden yola koyulan genç kız bir süre sonra ormanda dinlenen amcası ile karşılaşınca şaşırmıştı. Louis kralın emri ile ülkesine dönerken oldukça düşünceliydi. Kızının iyi olduğunu bilmek bile ona yetmiyordu. Mary’i sağ salim görmeden içi rahat etmeyecekti.

“Louis amca, burada ne arıyorsunuz?” Elizabeth’in sesini duyan adam şaşkınlıkla ona bakmıştı.

“Asıl sen burada ne arıyorsun? Senin şuanda taç giymen gerekmiyor muydu?” Elizabeth yüzünü buruşturarak omzunu silkmişti.

“Adrian kendine kraliçesini bulmuş. Bana ihtiyaç olduğunu sanmıyorum.” Elizabeth ağzından çıkanlara kendi bile inanmazken Louis onun sözlerine kahkaha atmaya başlamıştı.

“Saraydan kaçtın, o çocuğu biraz oldu tanıdıysam sarayı birbirine katmıştır.” Elizabeth omzunu silkerken Louis oturduğu yerden kalkarak atına yönelmişti. Prenses etrafına bakınarak kaşlarını çattı.

“Sen yalnız mısın? Askerler nerede?”

“Asker? Yanıma asker almadım. Bunca yıl tek başıma idare ettim, bundan sonra da edebilirim.” Elizabeth adamın sözlerinden hoşlanmamıştı.

“Bu zamana kadar yalnız olman bundan sonra da yalnız dolaşacağın anlamına gelmez amca. Kendini gösterdiğine göre özgürce dolaşamazsın. Babamın düşmanlarının hedefi olmak istiyorsan o başka.” Louis sıkıntıyla başını sallamıştı. Aklı karma karışıktı. Doğru düzgün düşünecek durumda değildi. İkili yola koyulurken sınıra yaklaştıklarını fark edince Elizabeth atını ileri sürerek sınır güvenliğine kendini göstermişti. Prensesi görenler saygıyla eğilirken askerlerle birlikte geçmesi için yol verilmişti. Louis bu durum karşısında “Seni tanıyorlar,” diye tespitte bulunurken Elizabeth başını sallayarak onu onaylamıştı.

“Her at sınırları teftiş için geldiğim için askerlerin çoğu beni tanır.” Louis kızın sözleri ile bakışlarını ona çevirmişti. Elizabeth diğer prensesler gibi sarayda oturup keyfine bakmıyordu anlaşılan. Atını hızlandırarak başkente doğru ilerleyen gurubu görenler sevinç naraları atıp prensesi selamlıyordu. Elizabeth yanında ki askerlere merkezde bir hana uğrayacağını belirterek amcasını saraya götürmelerini istemişti.

“Olmaz, bende seninle geleceğim.”

“Gideceğim yer sana göre değil amca, sen saraya gidip dinlenmelisin.”

“Sen bana yaşlı mı demek istiyorsun?” Louis kaş çatarken Elizabeth onun haline gülmüştü.

“Elbette sana yaşlı demiyorum ama…”

“O zaman geliyorum.” Prenses onu ikna edemeyeceğini anladığında maçası ile birlikte daha önce isyancılarla karşılaştığı hana doğru ilerlemeye başlamıştı. Onu görenler geriye çekilirken Louis durumu fark ettiğinde etrafı dikkatle incelemeye başlamıştı. Geldikleri yer izbe bir yerdi. Etraftaki adamların tekin olmadıkları ilk bakışta anlaşılabiliyordu. Elizabeth atından inerek keskin bakışlar altında hanın kapısından içeri girerken Louis askerlere dönerek dikkat etmelerini söyledi.

“Prensesi buraya ne getirdi?” Elizabeth daha önce cezasını kestiği adamın sesini duyunca alaycı bir şekilde ona doğru ilerlemişti.

“Rahat durup durmadığınızı kontrol etmeye gelmiştim. Çocuklara ilişmiyorsunuz değil mi?” Adam kaşlarını çatarken Elizabeth masalardan birine geçerek içecek bir şeyler istemişti.

“Çok cesursunuz prenses, sizi zehirlemeye kalkışmayacağımızdan nasıl emin oluyorsunuz?”

“Buna cesaret edemeyeceğinizi biliyorum.” Adam dişlerini sıkarken Louis kapıdan içeri girmişti. Prenses amcasını görünce gülümseyerek onu masasına davet etmişti. Gözleri etrafta dolanıp insanların üzerinde geziniyordu. Özellikle kadınların bakışlarını yakalamaya çalışan prenses karşısındaki adama dönerek sorular sormuş, cevapların doğruluğunu gözlerinden onaylamıştı. Yaklaşık bir saat sonra saraya giden ikili kapıda saray hizmetlileri ve Drew tarafından karşılanmıştı.

“Elizabeth?” Drew kardeşinin iyi olduğunu görünce rahatlayarak ona sarılmıştı.

“Kralım, bu yaptığınız hiç uygun değil.” Drew geri çekilerek prensesi incelemeye başlamıştı.

“İyi olmana sevindim. Annem seni çok merak etti.” Genç kız etrafına bakınarak Nadia’yı görmeye çalışmış ama kadını görmeyince kaşlarını çatmıştı.

“Nadia annem nerede, neden beni karşılamaya çıkmadı?”

“Annem saray dışında, dayımın yanında kalıyor bir süredir!” Drew’in sözleri ile Elizabeth’in gözleri alev almıştı.

“Sen aklını mı kaçırdın, ona nasıl izin verirsin? Özellikle böyle bir zamanda.” Elizabeth’in ani çıkışı ile Drew istem dışı bir adım geri çekilmişti.

“Sakin ol Elizabeth, sence annemi tek başına bırakır mıyım?” Elizabeth’in içi yine de rahat değildi. Özellikle kraliçelik unvanının boş olduğu şu zamanda Nadia annesi tehlikede olabilirdi. Şuanda kral Edward’ın resmi olarak tek eşi cariye Nadia kalmıştı.

“Babam duyunca çok kızacak.” Drew bir eli ile ensesini kaşırken Elizabeth kaşlarını çatarak ona bakmıştı. “Öğrendi ve kızdı değil mi?” Drew başını sallarken kardeşine cevap vermişti.

“Gönderdiği haber yanımda olmasa bile beni ürküttü. Annemi alması için askerleri gönderdim.” Elizabeth Drew’in sözleri ile rahatlasa da içindeki sıkıntıya engel olamıyordu.

“Kraliçe Katren nasıl oldu, saraya getirildiğini duydum. Hamileliği nasıl gidiyor?” Drew’in gelen soruyla birden yüzü aydınlanmıştı.

“Çok hızlı büyüyorlar. Katren sürekli onlarla konuşuyor.” Elizabeth gülümseyerek abisine bakmıştı. Arkasından gelen boğaz temizleme sesi ile amcası Louis’i unuttuğunu hatırlayarak ona dönmüştü.

“Abi, bu adam…”

“Prens Louis, amcamız!” Drew genç kızın sözlerini tamamlarken Elizabeth ona gülümsemişti.

“Ajanların çok hızlıymış.”

“Her zaman, evinize hoş geldiniz amca, sizi yeniden sarayda görmek mutluluk verici.” Louis yeğeninin samimi karşılaması karşısında duraksamıştı.

“oldukça büyümüşsün Drew, seni en son gördüğümde çok küçüktün.” Drew başını sallayarak ikiliyi taht salonuna alırken Louis dikkatle etrafı inceliyordu. Saray yıllar içinde çok değişmişti. Abisi oldukça iyi işler başarmıştı. Halkın huzurunu görmek Louis için her şeye bedeldi. İsyan etmesinin nedeni de halk değil miydi zaten? Babası zalim bir kraldı ve halkını koruyabilmek için ona karşı çıkmış sonucunda da güçlerinden olmuştu.

“Oturun lütfen, savaş nasıldı Elizabeth, Adrian seni çok zorladı mı?” Drew endişeli bir şekilde kardeşine sorarken onun sorusuna Louis cevap vermişti.

“Başta zorlamıştı ama akıllı kardeşin tüm saldırıları Adrian’ın üzerine çevirdi.”

“Nasıl?” Elizabeth yüzünü asarken Drew amcasından olanları dinlemişti. Yorulan prenses odasına çekilmek isterken Drew amcasına dönerek eski odasının hazırlatıldığını söylemişti.

“Geleceğimden emindiniz yani?”

“Uzakta da olsa gözlerim keskindir amca,” diyerek adamın hemen arkasında ki atmacayı göstermişti. Louis o zamana kadar yeğeninin hayvanlarla konuşabildiğini unuttuğuna inanamıyordu. Daha çocukken elinde yılanla sarayda dolanırdı. Drew’in başının üzerinde yükselen gölge ile bakışları gölgenin sahibine dönünce büyükçe yılanla göz göze gelmişti.

“Hiç değişmemişsin, hala şu yılanı peşine taşıyorsun.”

“Onu hatırladın mı?”

“Elbette, sanki seninle doğmuş gibiydi, uyurken bile yanından ayırmazdın. Büyümüş, yaşlanmış ama bakışları hala değişmemiş.” Drew gülümseyerek amcasını onaylamıştı.

“Siz dinlenin, akşam yemeği için büyük salona toplanacağız. Ailenin diğer üyeleri ile tanışmanızı istiyorum.” Louis taht odasından ayrılarak eski odasına doğru ilerlerken içinde garip bir mutluluk vardı. Bir daha saraya ayak basamayacağına o kadar emindi ki şimdi olduğu yere inanamıyordu. Elini koridorun duvarlarında gezdirirken gözünün önüne çektikleri acılar ve kardeşleri ile gizlice attığı kahkahalar gelmişti.

Her şey geride kaldı, gelecek güzel olacak!

Kızımı bulduğumda!

***

Elizabeth odasına girerek kendini yatağına attığında düşünmeye başlamıştı. Adrian’ın ne yaptığını merak ediyordu. Onu taç giyerken görmeyi çok istemişti ama olmamıştı.

“Umarım adil ve merhametli bir kral olursun!” diye söylenirken bedeni birden ürpermişti. Bir şeyler oluyordu ve Elizabeth olan şeyin hiç iyi olmadığına emindi. Yatağından hızla kalkarak odasından çıkarken onun telaşını gören hizmetliler korkuyla ona bakmıştı. Sarayın kapısından dışarı çıkar çıkmaz gerçek yüzüne çarpmıştı. Gözlerinin önüne alev alev yanan evin görüntüsünün gelmesiyle acıyla dizlerinin üzerine çöktü. Bedeni kavrulurken başını iki elinin arasına alarak çığlık atmaya başladı. Çığlığı sarayla birlikte tüm başkentte yayılırken duyanların tüylerini diken diken etmişti.

“Elizabeth!” Drew koşarak kardeşinin yanına geldiğine prenses kan damlayan gözlerini abisine çevirmişti.

“Onları öldüreceğim, ona dokunan tüm elleri keseceğim. Yemin olsun, ona uzanan elleri kırıp atacağım!” Drew prensesin sözlerinden hiç bir şey anlamazken ilk kez kardeşinden korkmuştu.

“Elizabeth!” Drew öne çıkmak istediğinde sarayın bahçesine atıyla beliren yaralı asken nefes nefese bağırmıştı.

“Kralım, anneniz… anneniz…” Askerin sözlerini tamamlayamadan atından yere düşmesi ile prenses hızla onun yanına koşmuştu.

“Nerede?” Adam ağzından kan damlaya damlaya son sözünü söylemişti.

“Onu aldılar!” Elizabeth dişlerini sıkarak ayağa kalkarken bedeninden dışarıya çıkan gücün farkında değildi.

“Onları öldüreceğim!”

***

Bir sonraki bölüm oldukça hareketli geçecek gibi. Elizabeth’in öfkesi yakıp yıkacak. Edward karısının kaçırıldığını öğrendiğinde acaba Elizabeth kadar öfkelenecek mi? Adrian prensesi almaya geldiğinde başlarına gelecekler ve son olarak prens Louis’in kızı ile karşılaşması…

Siz en çok hangisini merak ediyorsunuz?

Yorumlarınızı merak ediyorum. Ayrıca aramıza yeni okuyucular katılmış, gelen herkese keyifli okumalar. Hoş geldiniz!.

33.BÖLÜM <<<<<<——->>>>>> 35.BÖLÜM

15740cookie-checkAsil Kan 34. bölüm
mermaridyy hakkında 333 makale
Yasemin Yaman KTÜ Orm. End. Müh. mezunu. Şuanda Parola Yayınlarında yazar. Hobileri yazmak, müzik dinlemek, basit çizimler yapmak ve manga okumak. Benim Küçük Gelinim ve Göremediğim Sen, Sen Olmadan Asla, Kara Duvak, Hep Seni Bekledim adında beş kitabı basıldı.

12 yorum

  1. Bölüm için teşekkürler harikaydi emeğine sağlık Yazarcigim ❤️ ahh Nadia’nin başına bir şey geleceğini hissettim ya ;( Louis kızını aşırı merak ediyorum ve Elizabeth öfkesi çok fena olacak gibi hissediyorum . Ah Nadia cikmamaliydin saraydan ;/ kaçıran kim acaba

  2. Nadia nin kaçırıldığı öğrenen Edward ne yapacak çok merak ediyorum birde Adrian ile Elizabeth ikilisi ne yapacak louis kızı Katren sanırım yada ben o olmasını istiyorum sanirim ilk aklıma o geldi haftaya yeni bölüm çok heyecanlı olacak

  3. Ah yazarım burda bırakılırmı ?Ben hepsini merak ediyorum. Bu kadar yüreğim ağzımda okuduğum bir yotur herhalde her bölümü ayrı güzel insanı içine çekiyor adeta elinize kaleminize sağlık heyecanla yeni bölümü bekleyeceğim .

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*