Asil Kan 37. Bölüm

Merhaba arkadaşlar. Finale yaklaşırken bölümler daha uzun oluyor sanki! Bölümü kontrol edemedim. Hatalar varsa afola. Yazım hatalarını bildirirseniz sevinirim. En azından dosyada düzeltme şansım olur. Keyifli okumalar!

****

Genç adam önündeki kağıtlardan başını kaldırarak salona giren adama bakmıştı. Sıkıntıyla içini çekerek elinde ki tüy kalemi bırakarak geriye yaslandı.

“Bu sefer ne istiyorsun?”

“Ne istediğimi gayet iyi biliyorsun. Tahtta oturalı ay oldu ve sen hala bir kraliçe seçmedin. Zamanı gelmedi mi artık?”

“Şuanda meşgulüm boş işlerle uğraşamam.”

“Boş işler mi? Adrian, sen kralsın ve kraliçelik makamını boş bırakamazsın. Ülke sorunları gibi sarayın iç sorunları da var.”

“Merak etme, şu yönetimi oturtayım kraliçemi almaya gideceğim.” Adrian’ın sözleri ile adam kaşlarını çatmıştı.

“O kız senin kraliçen olacak nitelikte değil, üstelik en büyük düşmanımın kızı.” Adrian babası olacak adamın sözlerine karşılık iyice geriye yaslanarak gülümsemişti.

“Yanılıyorsunuz, Elizabeth benim düşmanınım değil, her zaman hayran olduğum adamın kızı… Yani dayım kral Edward’ın kızı. Tabi senin kuzenini de boş geçmemek lazım.”

“Adrian!” Alexis öne çıkarken Adrian elini sertçe masaya geçirerek konuşmuştu.

“Bence devlet işlerine bu kadar karışmak yerine köşenize çekilerek hala kellerinizin gövdenizde olduğu için şükrederek yaşamalısınız. Nitekim bu davranışlarınız gözüme batmaya başladı.”

“Benimle bu şekilde konuşamazsın, ben senin babanım.”

“Gurur duyduğum bir durum değil bu. Maalesef öylesiniz. Bu size bana ve krallığıma karışma hakkını vermez. Siz karınızla huzurlu bir şekilde yaşamaya devam edin. Tabi yapabilirseniz.” Alexis üzgün bir şekilde oğluna bakmıştı. Onun haklı olduğunu biliyordu, nafile bir çabanın içinde olduğunu da.

“Umarım gurur duyulan bir baba olursunuz!” Alexis son sözlerini söyledikten sonra salondan çıkarken Adrian arkasından derin bir nefes bırakmıştı. Başını iki yana sallarken tahtta geçtiği günden veri ülkenin bulunduğu durumu daha yakından incelemeye başlamıştı. Batık bir devleti yeniden şaha kaldırmak zor olacaktı ama imkansız değildi. Bunun için komşu ülkelerle iyi geçinmeli ve ticaret alanını genişletmeliydi. Halkı iyi durumda değildi. İki gün önce memurluk sınavı için birçok başvuru yapılmıştı. İşin komik tarafı ise köylü diye azarladıkları insanları iyi eğitim görmüş asil çocuklardan daha başarılı olmasıydı.

Canı iyice sıkılınca önündeki kağıtları iler iterek yerinden kalktı. Salonun yüksek ölçekli penceresinde giderek sarayın dışını seyrederken aklında sadece Elizabeth vardı. Onu özlemişti. Özlemi ne kadar büyükse kızgınlığı da o derece büyüktü. Onu dinlemeden saraydan ayrıldığı için Elizabeth’in elinden çekeceği vardı. Ama önce onu kraliçesi olmaya ikna etmesi gerekiyordu.

“Kralım?” Adrian arkasından seslenen en yakın arkadaşı ve danışmanına dönerek hafif gülümsemişti.

“Gel Kriss, yeni bir haber var mı?”

“Sander haber gönderdi Kralım, prenses Elizabeth Cariye Nadia ile saraydan ayrılmış.”

“Cariye Nadia saraydan ayrıldı mı?” Adrian şaşkınlıkla arkadaşına bakarken eliyle yüzünü sıvazlamıştı.

“Sanırım sarayda yeni dolaplar dönüyor. Biliyorsunuz Kraliçe Barbara tahttan indirildikten sonra kraliçelik koltuğu boş kalmış. Kral Edward’ın yeni bir kraliçe seçmesi için yetkililer baskı yapıyorlar. Sanırım Cariye Nadia’nın da saraydan gönderilmesinin nedeni bu.”

“Saçmalık, yeni kraliçe seçilse bile dayım cariyesini çok düşkündür.” Adrian sinirle kaşlarını çatmıştı.

“Bunu sizin bildiğiniz gibi asiller takımı da biliyor. Bu yüzden kralın emri ile saraydan ayrılmasını sağlamışlar.” Adrian Kriss’in sözleri ile iyice sinirlenmişti. Anlaşılan darısının bayı oldukça sıkıntıdaydı.

“Kralım?” Salonun kapısında izin isteyen saray uşaklarından biri yanlarına yaklaşırken Adrian başını sallamıştı.

“Bir sorun mu var?”

“Kral Edward, sizi yeni kraliçenin taç giyme törenine davet ediyor.” Kriss ve Adrian bir birine bakarken uşak davetiye mektubunu vererek salondan çıkmıştı.

“Bu ne şimdi?” Kriss omzunu silkeleyerek genç adama bakarken derin bir nefes vermişti.

“Anlaşılan Kral Edward kraliçesini çoktan seçmiş. Sander’in gönderdiği habere göre kral kraliçe adaylarını görmemişti bile.

“Neyse hazırlıklarını yap, yarın yola çıkacağız. Davete icabet etmemek olmaz değil mi?” Adrian’ın imalı gülümsemesine karşılık Kriss oldukça tedirgindi.

***

Edward tören görevlilerine hazırlık yapmaları için emir verirken herkesin tek merak ettiği şey kraliçenin kim olacağıydı kraliçe adayları saraya getirildiğinden beri saray oldukça hareketli zamanlar geçiriyordu. Öyle ki bazı hizmetliler cariyelerden bile bu kadar emir almadıklarını dile getirir durmuştu.

“Seni de mi kovdu?” Hizmetli kız yanında ki arkadaşına bakarak başını sallamıştı.

“Şu günleri atlatsak da kurtulsak, yoksa hepimizin canına okuyacaklar.” Genç kız başını sallayarak arkadaşını onaylarken bir diğeri ağlayarak yanlarına gelmişti.

“Ben baş hanıma işten ayrılacağımı söyleyeceğim.” İki kız ağlayan kızı teselli ederken “Senin hizmet ettiğin kız ne yaptı?” diye sordular.

“Sürekli benden su istedi ve hiç birini de beğenmedi. Sonuncu suyu da üzerime fırlattı. Neyse ki sıcak değildi. Ama bu işkenceye daha fazla dayanamayacağım. Şu taç töreni bitse de bizde rahatlasak.”

“Keşke hanımın burada olsaydı, o ne yapmamız gerektiğini anlatırdı.” Hizmetliler gözleri yaşlı bir şekilde Nadia’yı hatırlarken ağlamaya başlamıştı.

“Neler oluyor burada?”  hizmetliler Ronald’ın sesini duyunca korkuyla hemen yanaklarında ki ıslaklığı silmişti. Başlar öne eğilirken ip gibi dizilen hizmetliler adamın önünde elleri bağlı bir şekilde beklemeye başlamıştı.

“Danışman Ronald?”

“Neden burada ağlaşıp duruyorsunuz, sizin işiniz yok mu?” Ronald az çok tahmin ettiği konuyu hizmetlilerin de onaylamasını beklemişti.

“Efendim, bizi bağışlayın sadece bize verilen görevleri yerine getirmeye çalışıyoruz.”

“Peki bu haliniz ne? Neden ağlaşıp duruyorsunuz?” Hizmetlilerden işten ayrılmak isteyen korkusuzca öne çıkarak konuşmaya başlamıştı. Yapılan eziyete katlanamıyordu.

“Danışman Ronald,  Bizlere kraliçe adaylarının hizmeti verildi ancak biz bu işi yapmak istemiyoruz.” Ronald kızın cesaretine tek kaşını kaldırırken diğer arkadaşı kızı kolundan tutup geri çekmek istemişti.

“Yapma şunu!”

“Bırak artık susmak istemiyorum. Üç gün önce geldiler ama şu üç günde sarayda çalışan hizmetlilere yapmadıkları hakaret eziyet kalmadı. Kral Edward bizlere insan gibi davranılacağının sözünü vermişti ama şimdi yeni kraliçesi olacak adaylar bizleri insan yerine bile koymuyor. Şu halime bakın lütfen, üzerime suyu fırlattı pek sevgili asil hanımımız. Üstelik sürekli sarayda bile olmamasına rağmen hanımımız Nadia’nın hakaret yemesini duyuyoruz.”

“Anneme hakaret etme cesaretini kim gösteriyor?” Drew kalabalığı merak ederek yaklaşırken son sözleri duyup sinirlenmişti.

“Prensim?” genç kız çekinerek bir adım geri giderken Drew karşısına dikilerek sormuştu.

“Sana bir soru sordum, anneme kim dil uzatıyor?”

“Prensim, bu işi ben halledeceğim.” Ronald prensin sinirlendiğini anlayabiliyordu. İçinden düştüğü duruma saydırırken Drew’in susmaya niyeti yoktu.

“Ronald neler oluyor burada, neden hizmetlileri topladın?”

“Onlar kraliçe adaylarına hizmet eden görevliler. Sanırım şikayetleri var.”

“Evet prensim, bizler onlara hizmet etmek istemiyoruz. İstediğiniz cezayı verebilirsiniz ama o şımarıklara hizmet etmeyeceğiz.” Drew şaşkınlıkla başı dik bir şekilde konuşan kıza bakarken arkalarından gelen kahkaha sesi ile gözlerini kapatmıştı.

“Kraliçem, siz neden ayaktasınız?” Katren bir süredir babası yüzünden doğru düzgün göremediği kocasını bulmak için yürüyüşü bahane yaparak odasından çıkmıştı. Prenses dik bir şekilde konuşan hizmetliyi görünce kahkahasına engel olamamıştı. Drew hızla genç kadının yanına giderek kolunu tutmuştu.

“Ben iyiyim prensim, siz beni düşünmeyin. Siz ne yapıyorsunuz burada?” Drew görev süresi dolduğu için tahtı yeniden babasına bırakmıştı. Prenseslerden birinin tahtta geçmesi ile babası yeniden saraydan ayrılacaktı.

“Önemli bir konu değil, birkaç güne her şey düzelecek. Siz neden odanızdan çıktınız?” Drew hemen Katren’in arkasına bakmıştı. Amcası olacak adamın bir yerlerden çıkacağına emindi.

“Odada canım sıkıldı, yürümek istedim. Babam saray dışına çıkacak.”

“Gerçekten mi?” Drew’in neşeli sorusu ile Ronald gülmemek için başını eğmişti. Katren kaşlarını çatarken Drew omzunu silkeleyerek “Bakma bana şöyle amcam geldiğinden beri seninle görüşemiyorum,” dedi. Katren etrafındakilerden utanarak bakışlarını kaçırmıştı.

“Yürürken bana eşlik eder misiniz prensim?” Drew kolunu kırarak karısının girmesini beklerken Ronald’a dönüp,” Bu işi hallet Ronald, babamın kulağına giderse hiç iyi şeyler olmaz. Annem sarayda olmasa bile ona dil uzatanın cezası bellidir.” Ronald başını sallarken Katren’in gözleri az önce cesurca kocasının karşısında konuşan kıza kaymıştı.

“Sen akşamüzeri benim odama gel!” hizmetli kız endişeli bir şekilde dönüp giden karı kocanın ardından bakarken Ronald hizmetlileri dağıtarak işlerini halletmek için yoluna devam ederken aklında duydukları vardı. Edward hala kraliçe olacak kişinin kim olduğunu söylememişti. Bu durum Ronald’ı da geriyordu. Tahtın devredilmesini dört gözle bekliyordu. Bu şekilde kendi hayatına daha fazla zaman ayıracaktı. Sevgili karısı yine sarayın şifahanesinde olmalıydı. Gün içinde onu göremediği için içi sıkılırken akşam olmasını sabırsızlıkla bekliyordu.

“Bay Ronald, nasılsınız?” Ronald kendisine doğru gelen savaş bakanına düz bir ifade ile bakarken cevap vermişti.

“Olması gerektiği gibi, yoğun siz nasılsınız?” Adam bir süre etrafına bakınarak sormuştu.

“Kral iki gün içinde kraliçenin taç giyeceğini söyledi, sizin bir bilginiz var mı?”

“Henüz bana bir bilgi gelmedi, üstelik gelseydi de sizinle paylaşmayacağımdan emin olabilirsiniz!” Ronald kızgın bir şekilde ağzını arayan adama bakmıştı.

“Hemen kızmayın, benimki sadece bir merak.”

“Elbette, merakınızı anlayabiliyorum. Bilmeniz gereken tek şey kralımızın ülkenin iyiliği için en doğru kararı vereceğidir. Şimdi izninizle!” Ronald adamın soru sormasına müsaade etmeden koridorda ilerlerken siniri tepesine çıkmıştı. Gün içinde bakanları birçoğu yolunu keserek kralın seçtiği gelini öğrenmeye çalışmıştı.

***

Elizabeth yatakta uyuyan kadını izlerken oldukça düşünceliydi. Babası şimdiye kadar annesi ile saraydan ayrıldığını öğrenmiş olmalıydı. Öğrendiyse gelmesi yakın demekti.

“Kralı çok kızdırdık değil mi?” Elizabeth annesinin karnında dönüp duran kardeşine sorarken bebekten bir cevap alamamıştı. Genç kızın gözleri Nadia’nın açılan ayağına takılmıştı. Ayağı hala sargıdaydı. Ne zamandır yarayı temizlemedikleri aklına gelince kendi kendine kızmıştı. Yarası derindi ve böyle bir yolculukta mikrop kapabilirdi. Kulübede yarayı temizlemek için bez ve su ararken köşede duran heybe dikkatini çekmişti. Heybeyi dikkatle alarak içini kontrol ederken gördüğü malzemelerle gözleri ışıldamıştı.

“Sanırım bunları halam bıraktı. Yarayı temizlemek için iyi oldu doğrusu.” Elizabeth Nadia’yı uyandırmadan ayağında ki sargıyı çıkartırken bir yandan da heybeden gerekli malzemeleri alıyordu. Yaranın üzerini tamamen açtığında şaşkınlıkla uyuyan kadına bakmıştı. Heyecanla kadının omzunu dürterken bir yanda da sesleniyordu.

“Nadia anne, uyan, Nadia anne…” genç kız kadının aralanan buğulu gözlerine mutlulukla bakarken elini açılan ağzına kapamıştı.

“Elizabeth, neler oluyor?”

“Yaran… Ayağındaki yara kaybolmuş. İz bile kalmadı neden bana söylemedin?” Nadia kızın heyecanla sarf ettiği sözleri anlamaya çalışırken kaşlarını çatarak ayağına bakmıştı.

“Elizabeth iz kalacağını sende çok iyi biliyorsun.” Nadia yerinde doğrularak ayağına baktığında en az Elizabeth kadar şaşırmıştı.

“Ama nasıl olur, daha dün oradaydı!” Nadia Elizabeth’e bakarken onun bir şey yapmış olabileceğini düşününce Elizabeth iki elini de kaldırarak ona gülümsemişti.

“Ben yapmadım anne, inan benim işim değil. Hem böyle bir gücüm yok.”

“O zaman kim?” Elizabeth bir süre düşündükten sonra aklına gelen ihtimalle hızla genç kadına bakmıştı. odadaki masanın üzerinde olan bıçağı alarak Nadia’ya yaklaşmıştı.

“İzin verir misin anne?”

“Elizabeth sen ne yapıyorsun?” Nadia daha sözünü bitiremeden Nadia’nın ayağına hafif bir çizik atmıştı. Çizikten sızan kana bakan ikili bir süre sonra derinin kendi kendini kapatmasını şaşkınlıkla izlemişti.

“Nasıl?” Elizabeth kadının sorusuyla kahkaha atmaya başlamıştı. Başını iki yana sallarken keyfi oldukça yerine gelmişti. Nadia’nın saraydan ayrılmasına neden olan iz artık yoktu. Bu da Nadia’nın saraya geri dönebileceğini gösteriyordu.

“Prensimizin gücünü öğrenmiş olduk sanırım.” Nadia’nın bir eli karnına giderken merakla Elizabeth’e bakmıştı.

“Sence bunu bebek mi yapıyor?” Elizabeth başını sallarken yüzünde ki gülümseme devam ediyordu.

“Babam çok şaşırmıştır.” Nadia kızın neden bahsettiğini anlamadığı için kaşlarını çatmıştı.

“Kralla ne ilgisi var bununu? Hem saraydan atıldığımı unutmamalısın.” Elizabeth kadının yanına oturarak ellerini avucunun içine almıştı.

“Seni gönderen babam değildi Nadia anne, inan saraydan çıktığımızda haberi bile yoktu.”

“Sen ne diyorsun Elizabeth? Nasıl olur?” Elizabeth sıkıntıyla nefesini dışarıya vermişti. Kadının hamile olması Elizabeth’in elini kolunu bağlıyordu. Daha fazla üzülmemesi için olanları anlatmaya karar vermişti.

“Aslında emri gönderen babam değildi, onun mührünü taklit eden başka biriydi. Sanırım seni kraliçelik için tehdit olarak görenler saraydan gitmen için plan yapmış.” Nadia elini ağzına koyarak şaşkınlığını gizlemeye çalışmıştı.

“Ama nasıl olur, buna nasıl cesaret ederler. Üstelik ben asil kandan bile gelmiyorum, kraliçe olamayacağımı tüm yetkililer biliyor.”

“Kraliçenin kim olacağına babam karar verir, onun kararına kimse karşı çıkamaz.”

“Elizabeth, sende iyi biliyorsun ki mümkün değil.” Genç kız bakışlarını Nadia’nın karnına çevirirken hafif gülümsemişti.

“Kardeşim saraydan gönderilmeni engelledi, ilerde ne yapacağı belli olmaz!” diyerek göz kırptığında Nadia yutkunmadan edememişti. Ama içinde Edward’a karşı bir kırgınlıkta oluşmamış değildi. Dalgın bir şekilde yatağa uzanarak elini karnının üzerine koymuştu.

“Bundan emin değilim Elizabeth,” Elizabeth kadının sözleri ile yutkunmadan edememişti.

“Neden emin değilsin Nadia anne?”

“Saraya dönüp dönmemekten.”

“Neden böyle düşünüyorsun, sarayda sen olmasan biz ne yaparız?” Elizabeth üzgün bir şekilde kadına bakarken Nadia gözleri dolu bir şekilde genç kıza bakmıştı.

“O sarayda beni tutan bir şey kalmadı artık. Kral bunca yıl boyunca benim tek dayanağımdı. O şer yuvasında dayanağım olmadan yaşamama imkan yok. Baban beni görmek dahi istemiyor.” Elizabeth duygusallaşan kadının yanına uzanarak sırtından ona sarılmıştı.

“Babam sana değer veriyor Nadia anne, sakın onun seni istemediğini düşünme. Olanlardan sonra sadece biraz kızgındı!”

“Bilmiyorum prenses, artık hiçbir şey bilmiyorum.” Nadia ağlamaya başladığında Elizabeth içinden babasına kızmaya başlamıştı. Hamile bir kadının desteğe ihtiyacı vardı ve babası bu desteği karısından esirgiyordu. Nadia’nın hislerini belki anlayamazdı ama anladığı bir şey vardı ki babası karısının gönlünü almak zorunda kalacaktı. Kulübenin kapısından gelen çığlıkla genç kız hemen yattığı yerden kalkmıştı. Kulübenin kapısını açtığında ise Gölge’nin bir askerin üzerinde olduğunu görünce hemen müdahale etmişti.

“Gölge bırak onu,” jaguar genç kıza kısa bir bakış atarak adamı serbest bırakmıştı. Adam titreyerek yerden kalkarken Elizabeth dikkatle onu izliyordu.

“Burada ne arıyorsun, sen benim askerlerimden değilsin?” Elizabeth’in soğuk sesi adamı ürpertirken yere düşen kâğıdı eline alarak prensese göstermişti.

“Kralımız cariye Nadia’ya haber gönderdi.” Elizabeth adamın elinde ki kağıda şüpheyle bakarken gözlerinden doğru söylediğini anladığında kağıdı alarak “Bunu ona ben iletirim,” dedi. Adam itiraz edecekken prensesin bakışları diklenen Gölge’ye dönmüştü. korkuyla yerinden kalkan adam atına atlayarak oradan uzaklaştı. Elizabeth elindeki kapıda kısa bir bakış atarak yeniden kulübeye girmişti.

“Neler oluyor Elizabeth?” prenses Nadia’nın sorusuna elinde ki bildiriyi göstererek cevap verdi.

“Kral size haber göndermiş annecim.” Elizabeth’in alaycı sesi Nadia’nın kaşlarının çatılmasına neden olmuştu. Yataktan doğrularak elini uzattığında Elizabeth bildiriyi kadına verdi. Nadia endişeli bir şekilde kağıdı açarken oldukça resmi bir şekilde yazılmış olan daveti görünce duraksamıştı. Boşta kalan eli yanında yumruk olurken kalbinin acısını bastırabilmek için gözlerini kapatarak yutkunmuştu.

“Ne oldu anne?”

“Kral Edward, beni yeni kraliçenin taç törenine katılmam için saraya davet ediyor.” Elizabeth şaşkınlıkla Nadia’ya bakarken Nadia dişlerini sıkarak burnundan nefesini vermişti. Elinde ki kağıdı yırtmamak için kendine hakim olmaya çalışırken Elizabeth kağıdı alarak okumaya başlamıştı.

“Tören ertesi gün olacak, gidecek misin?” Nadia genç kızın sözlerine imalı bir kahkaha atmıştı.

“Sonda ki notu okumadın mı prenses, gelmem emredildi, rica edilmedi.” Elizabeth başını iki yana sallayarak derin bir iç çekmişti.

“Biraz dinlenmelisin, yarın birlikte saraya döneriz.” Nadia kıza cevap vermeden uzanarak arkasını dönmüştü. Yanağından aşağıya akan sessiz yaşlarla gözlerini kapatmıştı.

***

Adrian yola çıkmak için tüm hazırlığını yapmıştı. Dayısına ve yeni kraliçesine verilmek üzere hediyeler at arabalarına yüklenirken sarayı en yakın arkadaşı aynı zamanda danışmanı olan Kriss’e emanet etmişti. Kralın saraydan ayrılacağını duyan köylüler onu yolcu etmek için yollara dizilirken güvenliği en üst düzeye çıkarmışlardı. Adrian kraliyet ailesinin birçok düşmanı olduğunu biliyordu. Kral olmasına rağmen hala kendisini öldürmek isteyen bir kesimin varlığı her zaman olacaktı.

“Kralım, saraydan ayrılmak için henüz erken değil mi? daha yönetimi oturtamadınız.”

“Endişe edilecek bir durum yok, ayaklanmaya kimse cesaret edemez.”

“Bundan nasıl emin olabiliyorsunuz? Taht siz gidince boşta kalacak.” Adrian Kriss’in sözleri ile gülmüştü.

“Mühürsüz bir taht hiçbir işe yaramaz. Ayrıca sen ve diğer güvendiğim adamlar burada kalacaksınız.”

“Sizi yalnız göndermek hiç içime sinmiyor.” Kriss’in omzunu sıvazlayan Adrian gülümseyerek etrafına bakmıştı. Sarayın olduğu bölge oldukça büyük bir araziye sahip olduğu gibi halkın fakirliğine rağmen gösteriş akıyordu.

“Bana bir şey olmaz, sen dediklerimi yap yeter. Birazdan yola çıkacağız. Hem bakarsın kraliçemi de alıp gelirim.” Kriss Adrian’ın sözlerine istem dışı gülmüştü.

“Pek umutlu değilim ama umarım getirirsiniz. Prenses Elizabeth gibi bir kraliçe halkımıza çok yardımcı olur.” Adrian başını sallarken asıl prensese ihtiyacı olan kişinin kendisi olduğunu biliyordu.

“Evet, Elizabeth bu ülke için bir şans olacak. Düşmanları içinde ceza!” dediğinde hazırlıkların tamamlandığını bildiren komutanla genç adam dayısının kendisine hediye ettiği atına atlamıştı.

Yola çıkmadan önce babasına uğradığında adamın ilk zamanlardaki gibi kendisiyle konuşma çabasına girmediğini fark ettiğinde onu uyarmadan edememişti. Sarayda her hangi bir olaya müsaade etmeyeceğini bildirdikten sonra adamın sessiz bakışlarının arasında saraydan ayrılmıştı. Yolda kendisine tezahürat yapan halkın yanında tedirgin bakışların da olduğunu fark etmemek mümkün değildi.

Halk korkuyordu!

Babasının zulmüne uğrayan halk yeni krallarından da korkuyordu. Bunu beynine üşüşen düşüncelerden anlayabiliyordu. Köyleri geçerek ormanlık araziye girdiklerine Adrian atların dinlenmesi için mola vermelerini emretmişti. Dikkatle etrafını incelerken ormanda dolaşacağını söyleyerek askerlere dikkatli olmalarını söylemişti. En yakın koruması kralın peşine takılmak istediğinde Adrian onu askerlerin başına beklemesi için uyarmıştı. Adam başta itiraz edecek olsa da genç adamın emri ile yerinde kalmıştı.

“Kral nereye gidiyor?” askerlerden biri diğerine sorarken adam omzunu silkeleyerek cevap vermişti.

“İhtiyaç giderecektir, nereye gidecek başka!”

“Yine de yalnız gitmesi doğru mu?” diğer asker de arkadaşlarına yaklaşarak sormuştu.

“Siz işinize bakın, kral ne yaptığını biliyordur.”

“Siz onun yakın korumasısınız, neden onu yalnız bırakıyorsunuz?” komutan askerin sorusuna kaşlarını çatarak bakmıştı. Adrian’ın gittiği yöne kısa bir bakış atarak sıkıntıyla nefes almıştı.

Adrian kamp yerinden biraz uzaklaştıktan sonra annesiyle kaçarken kapıldıkları nehrin sesini duymuştu. Sınıra çok yakınlardı. Nehrin hemen karşısı dayısının ülkesiydi. Gözlerini kısa bir süre kapattıktan sonra etrafını dinlemeye başlamıştı. Kulağına gelen hışırtılardan yalnız olmadığını anlamıştı. Hafif gülümseyerek iyice yoğunlaşmaya çalıştı.

Etrafını saran küçük kalabalığın neyin peşinde olduğunu anlamak istiyordu. Dost mu düşman mı? Adrian kendi topraklarında saldırıya uğrayacağını anladığında onlara zarar vermemek için kamp alanına dönmeye karar verdi. Askerlerin yanında kendisine saldırmaya cesaret edemeyeceklerini biliyordu. Dikkatli bir şekilde yoluna devam ederken kulağına dolan çığlıklarla hızla arkasını dönmüştü. Çığlıkları duyan askerler koşarak yanına gelirken birden etrafı güvenlik çemberine alınmıştı.

“Kralım iyi misiniz?” Adrian komutanına başını sallayarak cevap verirken askerler etrafına dönerek gelecek saldırıyı önlemek için hazır bekliyordu.

“Biri gidip neler olduğunu kontrol etsin,” Adrian ormanın içinden gelmeye devam eden çığlıkların nedenini merak etmeye başlamıştı. Askerlerden bir kaçı çığlıklara doğru adım attığında ağaçların arasından yükselen gölgeyle korkarak geri adım atmışlardı.

“Kralım!” Adrian askerlerin korkmuş seslerine dönerek baktığında gördüğü şeyle omuzları aşağıya çökmüştü.

“Tamam sakin olun, ondan size zarar gelmez!” askerler titreyerek Adrian’a daha da yaklaşırken Adrian öne çıkarak başını iki yana sallamıştı.

“Kuzenimin hoş geldin hediyesi olmalı.” Adrian Drew’in gönderdiğinden emin olduğu dostlarına bakarken dişlerini sıkmıştı. Koca koca yılanlar etrafını sararken askerlerin korkusunu bedeninde hissediyordu.

“Korkmayı kesin artık, onlar size zarar vermeyecek.” Adrian dönüp atına doğru ilerlerken yılanların ormanın içine doğru ilerlediğini görünce rahatlamıştı.

“Kralım?” komutan kralın atının yularını tutarken Adrian sıkıntıyla ona bakmıştı.

“Endişelenecek bir durum yok, prens Drew’in sınırda beklettiği ordusu olmalı. Benim olduğum yerde yanımdakilere zarar vermezler.”

“Ama burası bizim topraklarımız!”

“Öyle, bu da bizim güvenliğimizi sağlamak için onları görevlendirdiğini gösteriyor.” Komutan şaşkın bir şekilde Adrian’a bakarken yola çıkmak için askerlerine dönerek atlara binmelerini emretmişti. Hava kararmadan sarayda olmak istiyordu. Bir de Elizabeth’i görmek1

***

Genç kız sabah erken saatlerinde Nadia’yı da alarak saraya doğru yola koyulmuştu. Kulübeden ayrıldıklarından beri Nadia’nın tek kelime etmemesi genç kızı endişelendirse de saraya gittiklerinde dilinin çözüleceğine inanıyordu. Düşüncelerine sızmak istese de annesine biraz mahremiyet vermek istemişti. Çok uzun olmayan yolculukta Elizabeth etrafını izlemeye başlamıştı. Son girdikleri savaştan sonra halkı oldukça rahatlamış görünüyordu. Özellikle krallarının acımasızlıklarından kaçan halk Alexis’in tahttan indirildiğini duyunca kendi ülkesine dönmek için hazırlıklarını yapmaya başlamıştı.

“Elizabeth, biraz durabilir miyiz?” Elizabeth arabadan seslenen Nadia’ya baktığında yüzünden iyi olmadığını anlamıştı. Askerlere durması için emir verirken atından inerek hızla Nadia’nın yanına ulaşmıştı.

“Ne oldu anne?”

“Midem bulanıyor, biraz hava almam gerek.” Prenses etrafa bakınarak tehlikeli bir durum olup olmadığını anladıktan sonra Nadia’nın elinden tutarak arabadan inmesine yardım etmişti. Bir süre arabadan uzaklaşmadan dolaştırdığı kadının daha iyi olduğuna kanaat getirerek yeniden arabaya yöneldiğinde Nadia duraksayarak başını gökyüzüne kaldırmıştı.

“Sence babanın seçtiği kraliçe nasıl biridir?” Elizabeth gelen soruyla yutkunurken ne cevap vereceğini bilememişti. Nadia kızın bocaladığını anladığında hüzünlü bir şekilde gülümseyerek prensesin elini sıkmıştı.

“Özür dilerim hayatım saçma bir soru oldu. Sadece sarayda huzursuzluk çıkmasını istemiyorum. Törenden sonra babandan beni göndermesini isteyeceğim.”

“Bunu yapamazsın anne!” Elizabeth’in sesi sert çıkmıştı.

“Sanırım yaşlanıyorum prenses, kendimi eskisi kadar güçlü hissetmiyorum. Saray bana zindan gibi geliyor.” Elizabeth kadının sözlerine üzülerek ona bakmıştı.

“Peki biz ne olacağız anne, ben, Flora ve Lizzy, sen olmadan ne yaparız?” Nadia kızın sözleriyle bakışlarını kaçırarak arabaya doğru ilerleyerek sessizce yerine oturmuştu.

“Artık gidebiliriz.” Elizabeth askerlere yola çıkmalarını emrederken at arabasının fazla hızlı gitmemesi için kendisi de yavaş bir şekilde yola devam ediyordu.

Sarayın uzun burçları göründüğünde Elizabeth duraksayarak uzaktan evine bakmıştı. Babasının dediğine göre doğduğunda sarayın içini bir hafta boyunca aydınlatan bir ışık ile yaşamıştı. Işığı ise sadece Ronald amcası ve Nadia annesi biliyordu. Prensesin durması ile askerler de duraksamıştı. Nadia arabanın durması ile başını pencereden uzatarak neden durduklarını anlamaya çalışmıştı. Sarayı gördüğünde prenses gibi o da duraksamıştı. Yıllarını geçirdiği saray karşısında kendisine göz kırpıyordu. Sanki benden kurtuluşun yok der gibi.

“Gidelim,” Elizabeth’i duyan askerler yola devam ederken arabanın sallanmasıyla Nadia geriye yaslanarak kaderine doğru ilerlemeye başlamıştı. at arabası sarayın avlusundan içeriye girdiğinde bahçede bekleyen iki prenses kendilerine yakışmayacak şekilde koşarak annelerinin yanına gitmişti.

“Annecim,” Lizzy Nadia’nın boynuna sarıldığında Flora da yerini alarak onlara katılmıştı. Hamileliğin verdiği duygusallıkla gözleri dolan Nadia kızlarına sarılırken Elizabeth ile göz göze gelmişti. İkili annesinden ayrıldıktan sonra Nadia’nın iki yanına geçerek kadının koluna girip saray kapısından girmişti izlendiğinden habersiz.

Edward Elizabeth ve Nadia’nın yolda olduğunu öğrendiğinden beri odanın penceresinden sarayın giriş kapısını izlerken Nadia’nın saraya girdiği anı görmek istiyordu. Saraya girdikten sonra bir daha kendisi olmadan saraydan dışarıya çıkamayacaktı.

“Baba?” Drew annesinin geldiğini öğrendiğinde babasının ortada görünmemesine şaşırmıştı. Kralın yapacaklarından çekinen genç adam onu bulmak için hızlı adımlarla olabileceğini düşündüğü odaya doğru ilerlemişti. Düşüncesinde yanılmayan Drew babasını sarayın kapısını izlerken bulunca derin bir nefes aldı. Ona seslendiğinde her zaman ki gibi sakinlikle kendisine dönen adamın bakışlarından bir şey anlamak oldukça güçtü.

“Annen gelmiş, sen neden buradasın?”

“Peki siz neden buradasınız? Saraydan ayrıldığı için onu cezalandırmak istersiniz diye düşünmüştü.” Edward dikkatle oğlunun gözlerine bakarken onun gerçekten de düşüncesi olduğunu anlamıştı. Başını iki yana sallayarak hafif gülümseyen kral yeniden pencereden dışarıya bakmıştı. Nadia iki prensesin kolunda sarayın içine girerken içine oluşan rahatlamaya inanamamıştı.

“Onu cezalandıracak bir suç işlemedi, verilen emre uydu.”

“Anlamadım?”

“Eline geçen emri benim vermediğimi bilemezdi. Bu yüzden annenin bu konuda suçu yok.” Edward oğluna bakarak tek kaşını imayla yukarıya kaldırmış ve devam etmişti. “Ama aynı şey kardeşin Elizabeth için geçerli değil. Bu kez cezayı hak etti!” Drew babasının bakışlarından hoşlanmamıştı.

“Ne yapacaksınız?” Edward omzunu silkerken Drew neredeyse babasının bu tavrına gülecekti.

“Yapınca görürsün. Ayrıca anneni başa bir odaya yerleştir. Sarayın kalabalığından uzak olmasını istiyorum. Ve yanına prensesler dışında kimse girmeyecek.” Prens babasının neden bu emri verdiğini anlamasa da onaylayarak hızla yanından ayrılmıştı.

***

Genç kadın odasına doğru ağır adımlarla ilerlerken onu gören hizmetliler sevinçle selamlamaya başlamıştı. Koridorda hatırı sayılı bir uğultu oluşurken Nadia hizmetlilerin hakkında konuşmaya başladığını anlamıştı. Üzerinde ki elbisenin eteğini eliyle düzeltirken söylenenleri kulak ardı etmeye çalıştı. Kendi odasına döneceği koridorda duyduğu bağırtı ile duraksayan Nadia kaşlarını çatarak yanında ki Flora’ya baktı.

“Neler oluyor Flora, ne bu bağırtı?” Flora bilmediğini belirtirken Lizzy’e döndüğünde onun yanından kaybolduğunu anlayınca sıkıntıyla gözlerini kapatmıştı. Kızının bu ani kaybolup belirme huyu bir gün yüreğine indirecekti.

“Anne, lütfen bir şey yap!” Nadia kızının aniden önüne çıkarak endişeyle konuşmasına karşılık kaşlarını çatmıştı.

“Liyyz şu huyundan vazgeçmelisin. Kalbime indireceksin.”

“Ama anne, o kadın hizmetli kıza vurmaya başladı.” Nadia duyduğu şeyle hızla sesin geldiği odaya doğru ilerledi. Kapıdan içeriye girdiğinde kadının “Seni aptal, elbisemi mahvettin,” diye bağırarak elinde ki kırbacı salladığını görünce farkında olmadan ileri atılarak kırbacın ucunu yakalamıştı.

“Sen ne yaptığını sanıyorsun?” Nadia kızgın bir şekilde karşısında ki henüz yirmili yaşlaırn ortasında olan kıza bağırmıştı.

“Asıl sen ne yaptığını sanıyorsun, nasıl benim kırbacımı tutmaya cesaret edersin.” Hizmetli kız ağlayarak yerinden kalkarken Nadia onu arkasına çekerek korumaya almıştı.

“Bu sarayda böyle davranışlara yer yoktur. Haddinizi bilin!”

“Benimle bu şekilde konuşamazsın. Ben kraliçe olacağım.”

“Kim söyledi? Kral kraliçesi olacağınıza dair bir bildiri verdi mi?” kız Nadia’nın sorusu ile duraksadığında Nadia arkasında ki görevlilere seslenerek “Toplayın bu kızın eşyalarını saraydan gidecek,” dediğinde herkesin gözleri şaşkınlıkla büyümüştü.

“Hanımım!”

“Size söyledim, hemen bu kızı saraydan gönderin.”

“Ama kral bunu öğrenirse size kızacaktır.”

“Asıl kral bu kızın yaptığını öğrenirse daha ağır ceza alır. Şimdi dediğimi yapın!” hizmetliler büyük bir keyifle kızın eşyalarını toplarken kızın tüm itirazlarını duymammazlıktan gelmişlerdi. Nadia arkasını dönüp giderken iki prenses kafa kafaya vererek annelerini izlememişlerdi.

“Sence de annemin içinden farklı biri çıkmadı mı?” Lizzy ablasına sorarken Flora da onu onaylamıştı. İki prenses oradan ayrılırken saraydan atılan adayın itiraz çığlıkları hala koridorda duyuluyordu.

Nadia sinirli bir şekilde odasına doğru ilerlerken oldukça hızlı davranıyordu. Oradan uzaklaşmak için daha bir acele ediyordu sanki. Sıkıntıyla nefesini vererek odasının kapısının açılmasını beklerken hizmetliler önüne geçince duraksadı.

“Neden önümde duruyorsunuz?”

“Hanımım, burası artık sizin odanız değil, kral başka bir odada kalmanızı emretti.” Nadia kaşlarını çatarak kendisine cevap veren hizmetliye bakmıştı.

“Nereden çıktı şimdi bu? Ben saraya geldiğimden beri bu odada kalıyorum.” Elleri iki yanda yumruk olurken sakinleşmek için derin nefesler almaya başlamıştı. Nitekim karnında ki bebek gerginliğini hissedebiliyordu.

“Annecim, saraya hoş geldin!” Nadia kendisine selam veren Drew’e başını sallayarak cevap vermişti. “Prensim, size kaç kaz söyleyeceğim beni selamlamanız gerekmediğiniz?”

“Bence bu sarayda selamlayacağım yegane kadın sizsiniz.” Nadia oğlunun şakacı tavrına gülümserken Drew kimseye aldırış etmeden annesine sarılmıştı. Nadia tedirgince etrafına bakınırken hizmetlilerin hemen başlarını öne eğdiğini görünce gülümsemişti.

“Sarayda yokluğun çabuk hissediliyor anne, bir daha gitme olur mu?”

“Drew, bunu konuşmanın ne yeri, ne de zamanı. Babam odamı değiştirmiş mümkünse verilen odaya geçip dinlenmek istiyorum. Yorucu bir gün geçirdim.”

“Elbette, size eşlik etmeye geldim.” Nadia oğlunu gösterdiği koluna girerken verilen yeni odaya doğru ilerlemişti. Odasının kadınlar bölümünün en sonunda ki oda olduğunu öğrendiğinde içinde bir şeylerin kırıldığını hissetmişti.

“Baban sarayın dışına odamı hazırlatsaymış daha iyi olurmuş.” Nadia’nın sözlerine arkadan gelen prensesler gülerken Drew şaşkınlıkla annesine bakmıştı. Naif annesinin huyları değişiyordu. Başka bir zamanda Nadia’dan böyle bir çıkışı asla beklemezdi.

“Bence odayı görmeden karar vermemelisin anne, rahat edemeyeceğin bir odayı sana tahsil etmezdi.” Nadia Flora’nın sözlerine omzunu silkelerken Lizzy daha fazla dayanamayarak kahkaha ile gülmeye başlamıştı.

“Saraydan ayrılmak anneme yaradı, daha eğlenceli biri haline geldi.” Nadia kızına onaylamaz bir şekilde bakarken Lizzy herkesten önce odaya girerek tiz bir ıslık çalmıştı.

“Lizzy…” Nadia hızla odaya girdiğinde gördüğü oda karşısında dili tutulmuştu. Önceki odasının iki katı büyüklüğündeki oda oldukça gösterişli eşyalarla döşenmiş olmasına rağmen sadeliğiyle de ön plana çıkarılmıştı. Odanın üç tarafı açık pencerelerle kaplıydı. Kadife perdeler üzerinde elini gezdirmesi için genç kadını adeta davet ediyordu.

“Vay canına, sarayda böyle bir oda olduğunu bilmiyordum.” Flora’nın sözlerine Nadia da şaşkınlıkla katılmıştı.

“Bende yeni öğrendim.” Odanın ortasında ki penceresi olmayan tek duvara dayalı kocaman dört direkli bir yatak vardı. Köşe diplerinde birbirinden gösterişli sandıklar ve duvarı süsleyen şamdanlar göz alıyordu. Üzerini değiştirebileceği büyükçe paravanın arkasında iki kişi rahatlıkla kıyafetlerini değiştirebilirdi. Hemen diğer duvarın dibinde ise pirinçten yapılmış büyükçe ayaklı küvet vardı.

“Anne odaları değişelim mi?” Lizzy’in öne çıkması ile Nadia istem dışı gülümsemişti.

“Burada fazla kalıcı olduğumu sanmıyorum hayatım, ben gittikten sonra babana sorarsın izin verirse kalırsın.” Nadia’nın sözleri ortamı gererken Drew kadının önüne durarak gözlerine odaklanmıştı.

“Bunu sakın kralımızın yanında söylemeyin, sabrının son sınırlarında olduğunun bilmenizde yarar var!” Drew izin isteyerek hızla odadan çıkarken iki prenseste kırgın bir şekilde annelerine bakmıştı.

“Biz çıkalım, sende dinlen anne,” Flora kardeşinin kolundan tutarak onu odadan dışarıya sürüklemişti. Kapıda Drew’in hizmetlilere odaya kimsenin girmesine izin vermemelerini emrettiğini duyduklarında iki prenseste abilerinin yanına gelmişti.

“Sorun ne abi, neden annemin ziyaretçi almasına izin vermiyorsunuz?”

“Babamın emri, annem taç töreni sona erene kadar kimseyi kabul etmeyecek.” Flora nedenini anlasa da Lizzy bir anlam verememişti.

“Neyse babam dediyse vardır bir nedeni. Ben Elizabeth’i görmeye gidiyorum. Baksana söylediği çıktı!” Lizzy’in hızla yanlarından ayrılması ile Drew kardeşine dönmüştü.

“Prenses Lizzy neden bahsediyordu?”

“Saraydan ayrılırken annemi babamın geri çağıracağını söylemişti, haklı çıktı onu söylüyordu.”

“Prensesin bu kez babamın elinden çekeceği var, annemi götürmekle hiç iyi yapmadı.”

“Elizabeth başının çaresine bakacaktır. İzninizle!” Flora da genç adamın yanından ayrılırken Drew saraya gelmek üzere olduğunu öğrendiği kral Adrian’ı karşılamak için yetkili birkaç kişi ile sarayın kapısında beklemeye başlamıştı. Sarayda hareketli zamanlar onları bekliyordu.

***

Elizabeth odasına çekilmiş babasının kendisine keseceği cezayı bekliyordu. Biliyordu ki bu kez babasının cezasından kurtulamayacaktı. Yüzüne oluşan gülümseme ile pencereden dışarıya bakarak derin bir nefes çekti. Hava mis gibi leylak kokuyordu. Sarayın bahçesinde rengârenk çiçekler Nadia annesinin eseriydi. Yılın bu zamanlarında etrafa mis gibi çiçek kokuları yayılıyordu. Çift kanatlı pencereyi sonuna kadar açıp pencerenin kenarına ayaklarını toplayarak oturmuştu. Gözleri kapalı bir şekilde etrafındaki sesleri dinlerken kulağına dolan vızıltı ile hızla gözlerini aralamıştı. Hemen gözünün önünde kocaman bir arı vardı. Kendini korumaya çalışırken biden dengesini kaybederek pencereden aşağıya düşmeye başladığında hala arının etkisinden korkan prenses kendini korumak için hiçbir şey yapamamıştı. Yere düşmeyi beklerken sırtında hissettiği soğuklukla gözlerini araladı.

Havadaydı!

Bedeni sırılsıklam olsa yerden iki metre kadar yukarda ve güvendeydi. Kendini toparlayarak ıslaklıktan sıyrılıp havada kıza bir süzülmeden sonra ayaklarının üzerine yere basmıştı. Kimin kendisini kurtardığını görmesine gerek yoktu. Varlığını iliklerine kadar hissedebiliyordu. Yerde oluşan su birikintisinin içinden çıkarak arkasını döndüğünde kendisine dikkatle bakan bir çift zümrüt gözle karşılaşmıştı. Nefesi boğazına takılırken yutkunmadan edemedi.

“Kral Adrian?” Elizabeth kendisine ağır adımlarla gelen adamdan kaçmak istese de ayakları yere çakılı kalmıştı. Adamın gözlerinde daha önce görmediği bir ifade vardı. Elizabeth içinden ‘Kaç’ diye kendini uyarsa da beyninde yankılanan ‘Sakın!’ uyarısı ile yerinde kalmaya devam ediyordu. Adrian ile karşı karşıya geldiklerinde Elizabeth ne söyleyeceğini bilememişti. Adrian omzundan aşağıya asılan kraliyet pelerinini çıkararak prensesin omuzlarından getirip boynuna sarıp üzerini örtmüştü. O kadar yavaş hareket ediyordu ki prenses bir ara nefes almayı unutmuştu. Kulağına yaklaşan dudaklardan çıkan ılık nefesle gözlerini kapatırken Adrian’ın “Bana ait olanı sadece ben görebilirim, seni almaya geldim kraliçem!” dediğini duyduğunda Elizabeth hızla gözlerini açarak başını geri çekmiş, Gülümseyen Adrian’a yutkunarak bakmıştı.

****

Sizce Elizabeth bu hareket karşısında ne yapacak?

Nadia Edward ile karşılaştığında ne olacak?

Yeni kraliçe adaylarından kim seçilir?

Edward prensese ne ceza verir?

yorumlarınızı eksik etmeyin lütfen. Oldukça uuzn bir bölüm oldu. sonraki bölümde görüşmek üzere!

36.BÖLÜM <<<<<<—–>>>>>> 38.BÖLÜM

15990cookie-checkAsil Kan 37. Bölüm
mermaridyy hakkında 333 makale
Yasemin Yaman KTÜ Orm. End. Müh. mezunu. Şuanda Parola Yayınlarında yazar. Hobileri yazmak, müzik dinlemek, basit çizimler yapmak ve manga okumak. Benim Küçük Gelinim ve Göremediğim Sen, Sen Olmadan Asla, Kara Duvak, Hep Seni Bekledim adında beş kitabı basıldı.

8 yorum

  1. Bölüm harikaydi bayıldım emeğine sağlık Yazarcigim ❤️ Elizabeth bu sefer kacamayacak gibi ayrıca Edward adaylardan birini sevmeyecek bence Nadia’yi seçecek 😀 . Kate bence karşı çıkan hizmetliyi kendi yanına alacak gibi . Nadia ve Edward karşılaşmasını sabırsızlıkla bekliyorum ❤️

  2. Edward sanırım Nadia yi seçecek artık seçsin Adrian okudum bu bölüm çok güzeldi özlemişim Elizabeth i alip gitsin artık bölüm çok güzeldi ve çok güzel bi yerde de bitti haftaya bizi neler bekliyor acaba

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*