Asil Kan 39. Bölüm

Merhaba arkadaşlar, nette sorun vardı, bölümü bir türlü yayınlayamadım. Umarım bölümü seversiniz. Bir önceki bölüme yorum ve beğeni yapan herkese çok teşekkür ederim!

***

Genç kız boş boş sarayın koridorlarında ilerlerken ne zaman bahçeye çıktığını anlamamıştı. Dalgın bir şekilde ilerlerken üzerinde ki elbiseyi fark edince dişlerini sıkarak kabarık eteklerini tutarak dizlerine kadar yırtmıştı. Onu izleyen hizmetliler şaşkınlıkla prensese bakarken ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Elizabeth kendisine seslenen hizmetlileri umursamadan ahırlara doğru ilerlerken oldukça düşünceliydi. Bundan sonra ne yapacağına karar vermeliydi. Güçleri olmadan yaşamaya alışması gerekiyordu. Babası ne kadar süre ona ceza verecekti bilmiyordu ama içinde hissettiği boşluğu nasıl dolduracağını öğrenmeliydi. Atını görür görmez buruk bir şekilde gülümseyen prenses arkasından koşturan askerleri önemsemeden hızla atına binerek ahırdan ayrılmıştı.

Saraydan çıkması gerekiyordu!

Uzaklaşmak ve karar vermek zorundaydı. Babasının verdiği cezayı hak ettiğini düşünmese de ona karşı gelemeyeceğini biliyordu. Kendi önlemini kendi almalıydı. Atını daha da hızlı sürerek ormanlık alanda kaybolurken yüzünde hissettiği rüzgarla rahatlamaya çalışıyordu. Atının yorulduğunu düşünerek yavaşlatıp kulağına gelen suyun sesine doğru ilerlemeye başladı. Atını durdurarak suya doğru ilerlerken ne taç töreni aklına geliyordu ne de trenden sonra yapılacak olan davet. Hiç birini umursayacak durumda değildi. Birden Nadia’nın kraliçe olarak ilan edildiğini hatırladığında yüzüne kocaman bir gülümseme oluşmuştu.

Travuz Krallığının harika bir kraliçesi olmuştu.

Elizabeth yere uzanarak ağaçların arasından gökyüzüne bakmaya başlamıştı. görüş açısı berrak gökyüzüyle kamaşırken bir süre sonra görüş açıcı bulanıklaşmaya başlamıştı. Gözlerini kapatarak doğanın sesini dinlemeye başladı. Ormanı ilk kez bu kadar duru bir şekilde dinleyebiliyordu. Bedeni rahatlarken kuş cıvıltıları arasında uykuya dalmıştı.

***

Genç adam salonun ortasında dönüp duran çiftlere bakarken gözü sürekli Elizabeth’i arıyordu. Kraliçenin ilan edilmesinden sonra Elizabeth ortadan kaybolmuştu. İçine yerleşen huzursuzluk ile yerinde kıpırdarken onun hareketliği ile yanında duran Drew sormuştu.

“Bir sorun mu var Adrian, neden huzursuzsun?” Adrian prense bakarak derin bir nefes vermişti.

“Elizabeth’i göremiyorum. Ne zamandır salonda yok.” Drew adamın sözleri ile etrafına bakınmaya başlamıştı. gözleri hemen salonun üst penceresinde duran kuzguna kayarken onun da gözleri prens ile kesişmişti. Drew kardeşini dostuna sorduğunda aldığı cevapla dişlerini sıkmaya başladı. Adrian genç adamın değişen ifadesini görünce hızla kolunu tutmuştu.

“Neler oluyor?”

“Elizabeth, saraydan ayrılmış!” Drew’in cevabı ile genç adam hızla yerinden kalkmıştı. Onun ani kalkışı ile oturan diğer aile üyeleri genç adama bakmıştı. Almira oğlunun yüzünde ki ifadeden hoşlanmamıştı.

“Neler oluyor Adrian?” Adrian arkasında ki arkadaşına işaret ederek kapıyı göstermişti.

“Bir şey yok anne siz eğlenmeye devam edin.”

“Adrian, beni kandıramayacağını unutmuşsun, şimdi ne olduğunu söyle?” genç adam dişlerini sıkarak annesine dönmüştü.

“Elizabeth, saraydan ayrılmış.” Almira aldığı haberle kaşlarını çatarken yeni kraliçesi ile dans eden abisine bakmıştı. Adamın mutlu olduğu yüzünden belli oluyordu. Müzik bitince kral ve kraliçe yerlerine geçerken sahnedekilerin durgunluğu dikkatini çekmişti.

“Bir sorun mu var ?” Edward’ın sorusu ile Adrian öne çıkmıştı.

“İzniniz olursa daveti burada noktalamak istiyorum. Halletmem gereken şeyler var.”

“Elbette, yardım edebileceğim bir şey var mı?” Edward yeğeninin düşüncelerine sızmak istese de başarılı olamamıştı. Yeğenini onayladıktan sonra yerine otururken Nadia’nın sorusu ile ona bakmıştı.

“Elizabeth nerede, onu göremedim?” Edward salona kısa bir bakış attıktan sonra prensesi göremeyince onunla iletişim kurmak istemiş ama başaramamıştı. Aklına ona verdiği ceza gelince sıkıntıyla nefes vermişti.

Artık onunla istediği gibi iletişim kuramazdı. Etrafına yeniden bakınmaya başlamış ama aradığını bulamamıştı.

“Canı sıkılmıştır Edward, bu kadar endişelenme. Biliyorsun bu tarz davetleri sevmiyor.”

“Yine de buradan ayrılması doğru değildi.” Adrian’ın salondan çıktığını görünce kaşları iyice çatılmıştı. Anlaşılan Kral Adrian prenses olmayınca sıkılıyordu. Davet akşama kadar devam etmişti. Hizmetliler ortalığı toparlarken Edward karısını koluna takarak koridorda ilerlerken aklı hala Elizabeth’teydi.

“Ne düşünüyorsunuz kralım?” Nadia adamın düşünceli olduğunu görünce sormuştu.

“Elizabeth ne zamandır ortalıkta görünmüyor, onu düşünüyordum.”

“Merak etmeyin, prenses başının çaresine bakabilir. Her zaman baktı!” dediğinde Edward gözlerini kapatmıştı. Nadia’ya ne cevap vereceğini bilmediği için başını iki yana sallamıştı.

“Ne oldu Edward?” Nadia durarak yönünü krala çevirmişti. Karı kocanın konuştuğunu gören hizmetliler geride kalırken Edward karısına bakarak cevap vermişti.

“Elizabeth’in sarayda olduğunu onaylamam gerekiyor.”

“Neden?”

“Nadia, son zamanlarda Elizabeth’in bazı kuralsız davranışları oldu. Bu yüzden prensesin bir cezayı hak ettiğini düşünerek ona ceza verdim.” Nadia şüpheyle kocasına bakarken tek kaşını kaldırmıştı.

“Ne cezası?” Edward yüksek sesle dile getiremeyeceği için karısının gözlerine bakmıştı. Nadia okuduğu gerçekle başını iki yana sallayarak dehşetle kocasına bakmıştı.

“Bunu yapmış olamazsın?”

“Güçlerini tedbirsiz kollanmaya başlamıştı.” Nadia ilk kez kocasına bu kadar kızmıştı.

“Bunu nasıl söylersin? Elizabeth bu zamana kadar yanlış bir şey yapmadı.”

“Seni saraydan çıkardı?”

“Evet, çıkarmasaydı şuanda ölmüş olurdum!” Edward kadının sözleri ile donup kalmıştı. Nadia prensesin kendisini saraydan götürmesini hiçbir zaman anlayamamıştı. Kulübede oldukları bir anda kısa süreliğine Elizabeth’in boşluğundan yararlanarak düşüncelerini okuyabilmişti. Aslında bunu karnında ki bebekten öğrenmişti. Kralın gönderdiğini düşündüğü bildiriye uymadığı taktirde ikinci bir plan yapılmış, Nadia’dan kurtulmak için saldırı düzenlenecekti. Başta inanamasa da Elizabeth’e sorduğunda başta itiraf etmek istemese de asıl sebebin bu olduğunu biliyordu. Küçük bir saldırı dahi olsa bebeği tehlikeye girebilirdi.

“Bunu bana söylemeliydi!”

“Yapamayacağını biliyorsun. Ne kadar söylemek istese de etrafında her zaman birileri vardı. Çareyi saraydan ayrılmakta buldu. Bu şekilde hem onların istediği gibi saraydan ayrılacaktım hem de senin dikkatini çekip sarayda hala hainlerin olduğunu anlatmaya çalışmıştı.” Edward duyduklarını sindirmeye çalışırken başını ellerinin arasına almıştı.

“Odasını kontrol edeceğim.” Nadia kocasını geride bırakarak hızlı adımlarla ilerlerken prensesin odasının kapısına geldiğinde tıklatma gereği bile duymadan odaya dalmıştı. Oda kapkaranlıktı. Tek bir kandil bile yanmıyordu.

“Prenses, burada mısınız?” Nadia duvarda duran kandili yakarken Edward odaya girmişti. odanın hafif aydınlatılmasıyla hızla etrafa bakınan kadın aradığını bulamayınca kocasına dönmüştü.

“Burada değil,” dediğinde neredeyse ağlamak üzereydi.

“Endişelenme Nadia, prenses dediğin gibi başının çaresine bakabilir.” Kadın kocasının sözlerine güvenmek istiyordu. “Drew, o nerede olduğunu biliyordur.” Odadan hızla çıkan Nadia bu kez prens Drew’in odasına doğru ilerlemeye başlamıştı. odanın kapısına geldiğinde duraksayan kadın derin bir nefes aldı. İçeriye geldiği bildirilirken Nadia odaya girmişti.

“Kraliçem?” Katren yerinden kalkmaya çalışırken Nadia eliyle işaret ederek oturmasını istemişti.

“Prens nerede Katren?”

“Henüz bana uğramadı kraliçem, bir şey mi oldu?”

“Önemli değil prenses, hadi sen dinlen.” Nadia arkasını dönüp odadan çıkarken arkasında meraklı bir kadın bırakmıştı.

***

Genç kız gözlerini araladığında başucunda kendisine bakan Gölge ile biran irkilmişti. Yüzüne üstten bakan hayvan prensesin gözlerini aralamasıyla gözlerini kısıp ona bakmıştı.

“Anlaşılan sahibin nerede olduğumu biliyor. Ona söylememenizi istesem kabul etmezsiniz değil mi? sadece biraz daha yalnız kalmak istiyorum.” Hayvan onu anlamış gibi sesler çıkarırken Elizabeth sabahki aydınlığın aksine zifiri karanlıkta gökyüzündeki yıldızları görebiliyordu. “Gündüzün ayrı güzel, gecen apayrı güzel,” diye söylenen genç kız yerinden doğrularak etrafına bakınmıştı. Atı hala bıraktığı yerde duruyordu. Anlaşılan yokluğu erken fark edilmemişti. Elini yukarıya kaldırdığında etrafını aydınlatmak için ateş yakmak istemiş ama başarılı olamayınca aklına aldığı ceza gelmişti.

Gölge kızın ne yaptığını anlamaya çalışıyormuş gibi homurdanırken öne geçerek ata doğru usulca yürümeye başladı.

“Anlaşılan bu gece yol göstericim sen olacaksın!” atının yanına giderek dizginlerini eline alırken önce Gölge arkada Elizabeth karanlıkta dikkatli bir şekilde yürümeye başlamışlardı. Prenses ormanın derinliklerine doğru ilerlerken bir ses duyabilmeyi, bir ılık görebilmeyi umuyordu. İlk kez kendini bu kadar yalnız ve bedenini bu kadar çıplak hissediyordu. Güçleri gidince soğuktan titremeye başlamıştı. Titremesi üşüdüğü için değildi, hislerinin soğukluğuyla titremişti. Bir süre daha ilerledikten sonra uzakta görünen ışık dikkatini çekmişti. Bir köye geldiğini düşünmüştü başta ama ışığın büyüklüğü yanan bir ateşten kaynaklı olduğunu anlayınca duraksamıştı. Gözlerini kısarak karanlığa iyice alışan gözleriyle etrafta olanları seçmeye çalışıyordu.

“Sen burada kal Gölge,” dediğinde sessiz bir şekilde ateşe doğru ilerlemeye başlamıştı. Üzerinde ki kıyafet şuan ki durumuna hiç uygun olmasa da elinden bir şey gelmezdi. Ne kılıcı vardı yanında ne de hançeri. Yaklaştıkça sesler artarken prenses ateşin etrafında kaç kişinin olduğunu anlamaya çalışıyordu. Ağacın arkasına saklanarak etrafı gözetleyen genç kız oldukça dikkatliydi. Yanından usulca süzülen gölge ile jaguarın ilerlediğini anlamıştı. Elizabeth ona geri dönmesini söylese de hayvan onu dinlememişti. Prenses beş kişilik bir gurubun sohbet ederek kahkaha attığını görünce onların tehdit oluşturup oluşturmayacağını kestirmeye çalışıyordu. Başını iki yana sallayarak düşüncesine kızmıştı. Saatin kaç olduğunu bilmiyordu. Karanlığa bakılırsa oldukça geç bir vakit olmalıydı. Bu saatte ormanda tek başına bir kız gören adamlar elbette ona sorun çıkarırdı. Etrafı iyice incelerken kendinden birkaç metre ötedeki ağacın dibinde duran kılıç ve yay takımını görünce onları almak için ne yapabileceğini düşünmeye başladı. Elinde silahı olursa bir şansı olabilirdi. Birkaç dakika sonra Gölge’nin kendisine doğru ağzında kılışla geldiğini görünce yüzünde ki şaşkınlık görülmeye değerdi. Kılıcı hayvanın ağzından alarak başını okşarken “Aferin kızıma,” diye onu sevmişti.

Bir süre sonra ortaya çıkmanın vakti geldiğini düşünen Elizabeth kılıcı arkasına doğru tutarak gruba doğru ilerlemeye başlamıştı. Ağaçlık alandan geniş alana çıktığında onu ilk fark eden diğerlerinden ayrı oturan keskin bakışlı adam olmuştu. Yerinden kıpırdamadan gözlerini Elizabeth’e dikerek arkadaşlarını uyarmıştı.

“Misafirimiz var beyler!” adamlar duyduğu şeyle hızla yerinden kalkarken Elizabeth’e dönmüştü.

“Sorun çıksın istemiyorum!” Elizabeth’in sözleri karşısında adamlar birbirine bakarak gülmüştü. Karşısında ki adam yerinden kalkmazken Elizabeth adamın rahatlığından dikkat etmesi gereken kişinin gözlerine bakan kişi olduğunu anlamıştı.

“Duydunuz mu beyler, sorun çıksın istemiyormuş?” adamlardan biri öne çıkarken yüzünde oldukça soğuk bir gülümseme vardı.

“Bakın buradan sadece geçiyorum, size bir zarar gelsin istemem bu yüzden bana bulaşmayın!” Elizabeth’in kendinden emin sözleri adamın dikkatini çekmiş gibiydi.

“Niko, kız bize zarar vermek istemiyormuş.” Adam hala oturan lideri olduğunu tahmin ettiği adama dönerek gülmüştü. Niko denen adam yerinden kıpırdamazken odunun ucundaki eti ateşe doğru uzatmıştı.

“Sizde bulaşmayın o zaman.” Adamın sözleri ile gruptakiler gülmeye başlamıştı.

“Ormanda böyle bir ceylan bulmuşuz, ilgilenmemen olmaz ama,” diyen başka bir adam Elizabeth’e doğru adımlarken birden duraksamıştı.

“Lanet olsun bu da ne?” Gölge genç kızın önüne geçerek hırlarken adamlar bir adım geriye kaçmıştı.

“Sakin ol gölge,” Elizabeth’in hayvanın başını okşamasıyla yerinden kalkmayan adam tiz bir kahkaha atmıştı. Adamın kahkahası ormanda yankılanırken prenses kaşlarını çatarak ona baktı.

“Gülünecek bir şey olduğunu sanmıyorum!” adam ağır bir şekilde yerinden kalkarken diğer dört adam hemen onun yanında yerini almıştı. Elizabeth’i baştan aşağıya süzen adam hafif gülümsemişti.

“Baloda olmanız gerekmiyor muydu prenses?” dediğinde Elizabeth irkilse de belli etmemeye çalışmıştı. Adamın gerçekten onu tanıyıp tanımadığını anlaması gerekiyordu. Yoksa üzerinde ki elbiseden mi çıkarım yapmıştı.

“Orman daha cazip geldi, balolar beni basıyor.”

“Komutanım bu kadını ne yapacağız?” Elizabeth köylü gibi giyinen adama kısa bir bakış atarak yeniden lidere dönmüştü.

“Komutan mı? Hangi ülkenin komutanısın? Yoksa casusluk yapmaya mı geldiniz?” Elizabeth’in ardı ardına sorduğu sorularla adam gerilmişti. Ateşin ışığında adamları inceleyen genç kız bir ipucu için oldukça dikkatli davranıyordu. Kendi askerleri arasında daha önce bu adamları görmemişti.

“Kızı size bırakıyorum,” diyen adam askerlerine saldırmasını söylerken Elizabeth amacının farkı olduğunu anlamıştı. Prenses denemeye tabi tutulduğunu anladığında üzerine doğru gelen kılıçtan son anda kurtulmuştu. Elinde ki kılıcı savururken adamlar sırasıyla prensese hamle yapmış ama prensesin kıvrak hareketleriyle saldırıları boşa çıkmıştı. Son kılıç çarpışmasıyla Elizabeth adamın kolunun altından geçerek dizinin arkasına sert bir darbe vurarak yere düşmesini sağlamıştı.

Adamların ileri atılmasıyla kendinin bile anlamadığı çevik bir hareketle liderlerinin arkasına geçip boğazına kılıcını dayamıştı. Adam elinde ki eti yere düşürürken Elizabeth’in soğuk sesi kulaklarına yankılandı.

“Size zarar vermek istemediğimi söylemiştim ama siz kaşındınız. Şimdi elinizdeki kılıçları yere bırakıp uzaklaşın.” adamlar şok olmuş bir şekilde prensese bakarken dediğini yapmaktan başka çareleri kalmamıştı. Ateşin az ilerisinde uzanan hayvanı fark ettiklerinde yutkunarak geriye adımladılar. Hayvan dövüş boyunca yerinden kıpırdamamıştı bile.

“Şimdi kim olduğunuzu söylerseniz sizin hayrınıza olur!” dediğinde Niko başını iki yana sallayarak boynunda ki kılıcı savurarak ileri atılmıştı. Elizabeth adamın kılıcına davrandığını görünce sıkıntıyla nefes vermişti.

“Bak komutan mısın nesin, bilmiyorum ama o kılıcı indirsen iyi edersin.” Adam kızın uyarısına aldırmayarak hafif gülümsemişti.

“Marifetlerinizi bende görmek isterim, lütfen bana acımayın,” diyen adamın sesi oldukça alaycıydı. Gölge adamın tavrından hoşlanmayarak yerinden kalkarken Elizabeth elini uzatarak sakinleşmesini söylemişti.

Adam hamle yaptığında prenses yana çekilerek saldırıdan kaçmıştı. Birkaç başarısız saldırı sonrası prenses sıkılarak karşılık vermeye başlamıştı. Bir süre çarpışan kılıçların etrafa saçtığı kıvılcımlar ortamı aydınlatırken diğer adamlar heyecanla dövüşen ikiliyi izliyordu. Adamlardan biri elini ağzına götürerek “Sence kim yenecek?” diye sorduğunda diğer asker adamın eline vurarak ağzında ki elini aşağı indirmişti.

“Sence, bu güne kadar komutanı yenen birini gördün mü? Üstelik bir kızın yen…” Adamın konuşması Elizabeth’in son hamlesi ile kesilmişti. Niko genç kızın son hamlesiyle kılıcı elinden düşürmüştü. Kılıcı adamın boğazına dayarken adamlar ileri atılmak istemiş ama Elizabeth’in ateş saçan gözleriyle yerinde kalakalmışlar.

“Sakın!” kızın sert uyarısı adamları buz gibi yaparken ensesine kılıç dayalı olan adam homurtuyla konuşmuştu.

“Güçlerinizi kullanmamanıza şaşırdım doğrusu prenses!” Elizabeth adamın sözleriyle gözlerini kısarak ona bakmıştı.

“Beni tanıyor musun?” adam kızın sorusuna gülmüştü. Adamlar komutana şaşkınlıkla bakarken neden güldüğünü anlamamıştı.

“Krallığımızda sizi tanımayan var mı prenses Elizabeth?” Elizabeth, adını duyunca kaşlarını çatarak hafif geri çekilmişti. Kılıcı adama doğru tutsa da artık ensesinde değildi.

“Demek beni tanıyorsun, buna rağmen bana saldırmayı göze aldınız?” dediğinde adamlar komutanın hitabıyla şok olmuştu. Hep bir ağızdan “Prenses Elizabeth!” derken hızla yere diz çökerek kızı selamlamışlardı.

“Kraliçemiz olacak prensesin ne kadar iyi olduğunu öğrenmemiz gerekiyordu!” Elizabeth adamın ağzından çıkanlarla bir adım geri giderken yutkunarak elinde ki kılıcı indirmişti. Adamların başları hala önlerinde yere diz çökerken Niko prensesin önünde eğilerek onu selamlamıştı. Elizabeth şaşkınlıkla adamlara bakarken karanlıktan yükselen sesle hızla o tarafa dönmüştü.

“Saldırın!” kalabalık bir grup onlara saldırırken Niko hızla yerinden kalkarak kılıcına davranmıştı. Adamlarına seslenerek “Kraliçenizi koruyun!” diye emretmişti. Adamlar prensesin etrafını sararken gelen saldırıları engellemeye çalışıyordu. Elizabeth adamların arasından ayrılarak adamlarla dövüşürken garip bir şekilde güçlendiğini hissediyordu. Niko bir yandan adamlara karşılık veriyor diğer yandan prensese zarar gelmemesi için onu kontrol ediyordu. Kızın adamlarından iyi kılıç kullanması adamı şaşırtırken üzerine gelen kılıcı prensesin “Dikkat et,” diyerek savurduğu hançer ile fark etmişti. Niko şaşkınlıkla yere düşen adama bakarken Elizabeth bağırarak “Savaş sırasında dikkatin dağılırsa ölürsün komutan!” dedi.

Elizabeth ormanın derinliklerinden gelen sert rüzgarla duraksamıştı. Adamlar da prensesin baktığı yöne korkuyla bakarken Elizabeth kılıcını aşağıya indirerek yavaş bir şekilde en yakınında ki ağacın altına giderek oturmuştu.

“Prenses ne yapıyorsunuz?” Niko’nun şaşkın ifadesine gülümseyerek cevap vermişti.

“Sizin yerinizde olsam en yakın ağacın yanına çökerdim. Yoksa uçabilirsiniz!” Niko kadının sözlerinin biter bitmez saldırganların havalandığını görünce hızla adamlarıyla prensesin etrafını çevreleyerek dediğini yapmışlardı.

“Komutan hala anlamadın, beni değil, kendinizi koruyun!” prensesin uyarısına karşılık Niko kıza kısa bir bakış atarak sormuştu.

“Bizim görevimiz kraliyet ailesini korumak, sizde koruyacaklarımızın başında geliyorsunuz?”

“Anladığım kadarıyla Kral Adrian’ın askerlerisiniz?” adam kızın sorusunu başını sallayarak cevap vermişti.

“Neden buradasınız, sarayda olmanız gerekmiyor mu?”

“Kralın geldiğimizden haberi yok! Onu korumamız gerekiyor.”

“Bu topraklarda ki kimse kralınıza zarar vermez, babam buna izin vermez.”

“Biz bu topraklardan bahsetmiyoruz zaten, asıl düşmanları kendi krallığımızda.” Elizabeth adamın sözlerini anlayabiliyordu. Kendi annesi de krallığa düşman değil miydi zaten. Rüzgarın içinde çığlık çığlığa kalan adamlar konuşmayı bölünce Niko adamlara sıkı tutunmalarını söylemişti.

“Ne olursa olsun kraliçemizi koruyacağız, ölmekten sakınmayın!”

“Bence de sakınmamalısınız! Prensese bir şey olursa sonuçları çok acı olur!” Elizabeth duyduğu sesle gözlerini kapatırken yavaş bir şekilde yerinden kalkmıştı. Onun kalkmasıyla yukarıdan aşağıya düşen adamlar acılar içinde kıvranmaya başlamıştı.

Niko hızla yerinden kalkarak karanlıktan öne doğru gelen adamlara karşı koyabilmek için prensesin önüne geçmişlerdi. Karanlıktan ateşin aydınlığına çıkan adamı görenler yutkunarak hızla diz çökmüştü.

“Kralım?” Adrian onları umursamadan prensese doğru ilerledi.

“Kaçmayı ne zaman bırakacaksın prenses, sizi bulmak eskisinden daha zor oldu.” Adrian kızın yanına yaklaşırken askerler şaşkınlıkla adamın önüne dikili kalmıştı.

“Askerler!” Adrian’ın emriyle hızla prensesin önünden çıkarken Elizabeth başını iki yana sallamıştı.

“Anlaşılan iyi saklanamamışım.” Elizabeth’in sözleri ile ormanda garip bir hayvanın üzerinde yanlarına yaklaşan abisini görünce gülmemek için kendisini zor tutmuştu.

“Prenses, bir sonraki seferde cezanı ben keseceğim. Ne kadar endişelendik haberin var mı?” Drew hayvanın üzerinden atlayarak hızla Elizabeth’e doğru ilerleyip ona sarılmıştı.

“Prensim, bu kadar endişelenmenize gerek yoktu. Nasılsa dostlarınız beni ispiyonlamaktan geri kalmıyor.”

“Bu kez değil!” Drew prensesin arkasında ki jaguara imayla bakarken Elizabeth koruyucusuna bakarak gülmüştü.

“Sana isyan mı etti!” dediğinde öğrendiği şeyle kahkaha atmıştı.

“Onları isyana teşvik eden sadece sen olabilirdin prenses,” dediğinde Adrian dikkatle prensesi inceliyordu. Onda garip bir durum vardı. Prensesle iletişim kurmak istiyor ama başaramıyordu. Gözleri Elizabeth ile çakıştığında prenses onun kendini okumaya çalıştığını anlayarak hafif gülümsemişti.

‘Boşuna uğraşma kral, artık sana karşılık verecek bir gücüm yok!’ diye düşüncelerinden geçirmişti. Adrian şoka girerken Elizabeth keyifle askerlere dönmüştü.

“Dirayetli duruşunuzu için teşekkür ederim. Beni korumak istemeniz taktire şayandı. Teşekkür ederim!” askerler kızın sözleri karşısında şaşırmıştı. Daha önce kendilerine kibar davranan bir asil olmamıştı. Mahcup bir şekilde askerler başarını eğerken Adrian adamların düşüncelerini bile kıskanmıştı. Elizabeth’e hayranlık besleyen herkesi kıskanıyordu. Düşüncelerinin gittiği yönü fark edince başını iki yana sallamıştı.

Bakışları prensese döndüğünde yine aynısı olmuştu! Hiçbir şey duyamıyordu! Kraliçesi olacak kız artık sıradan bir insandı!

***

Sizce Adrian prensesin yeni durumuyla nasıl baş edecek?

Kral prensese güçlerini verecek mi?

38.BÖLÜM <<<<<<——->>>>>> 40.BÖLÜM

16280cookie-checkAsil Kan 39. Bölüm
mermaridyy hakkında 333 makale
Yasemin Yaman KTÜ Orm. End. Müh. mezunu. Şuanda Parola Yayınlarında yazar. Hobileri yazmak, müzik dinlemek, basit çizimler yapmak ve manga okumak. Benim Küçük Gelinim ve Göremediğim Sen, Sen Olmadan Asla, Kara Duvak, Hep Seni Bekledim adında beş kitabı basıldı.

6 yorum

  1. Adrian çok güzel seviyor umarım en kısa zamanda Elizabeth te sevdiğini kabil mu eder söyler mi artık birşeyler yapsın tek taraflı aşk okumak güzel olmuyor Kral gücünü heri verecektir yanlış olduğunu hata yaptığını anladı bölüm çok güzeldi

  2. Bölüm için teşekkürler harikaydi emeğine sağlık Yazarcigim ❤️. Kral güçlerini bir iki güne verir bence sonuçta anladı haksız olduğunu . Adrian ne yapacak bakalım ayrıca Elizabeth artık atağa geçsin ya kaçmasın Adrian’dan. Site’nin yazı tipi değişmiş şok oldum biranda görünce:D

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*