Asil Kan 41. bölüm

Merhaba arkadaşlar, Umarım bu bölümü beğenirsiniz. Yorumlarınızı okuduğumu bilmenizi isterim. Yorum yapan herkese çok teşekkür ederim. Keyifli okumalar!

****

Genç kız odasında hazırlanırken etrafına dönen kardeşlerine iç çekerek bakmıştı. bu akşam ailece son yemeklerini yiyeceklerdi. Elizabeth saraydan ayrılıp Adrian ile gitmeden önce babası tüm aileyi bir arada toplamaya karar vermişti. Lizzy ablasının elbisesinin eteklerini düzeltirken Elizabeth genç kıza bakmıştı.

“Lizzy, neden bu kadar suskunsun?” genç prenses ablasına döndüğünde gözleri nemliydi.

“Gitmek zorunda mısın?” Elizabeth kardeşinin sorusuna karşılık hafif gülümsemişti.

“Bir gün hepimiz buradan ayrılacağız Lizzy, sen de!” dediğinde Flora kardeşlerini onaylamıştı.

“Evet, bir gün hepimiz bu saraydan ayrılmak zorunda kalacağız. Sende kendini hazırlarsan iyi edersin. Yakında senin içinde gelecekler.” Lizzy ablasının sözleri ile bakışlarını ona çevirmişti.

“Ben saraydan ayrılmak istemiyorum.” Lizzy’in ani çıkışı ile iki prenseste gülümsemişti.

“Eminim öyledir.” Elizabeth’in kıyafetini düzelttikten sonra aynanın karşısına geçerek kendi kıyafetini düzeltmeye başlamıştı. Üç prenses hazırlıklarını tamamlayarak yemek salonuna doğru ilerlerken oldukça sessizdi. Üçünün de sessizliğinin nedeni çok farklıydı. Elizabeth ailesinden ayrılacağı için, Flora kardeşiyle birlikte Sander’in gideceği için ve Lizzy de bir süredir en yakın destekçisi olan ablasının aileden gideceği için endişeliydi.

Yemek salonunun kapısından içeriye girdiklerinde onları prens Drew ve kral Adrian karşılamıştı. Bir köşede duran Sander ve etrafına ‘neden buradayım’ der gibi bakınıyordu. Elizabeth bir prensese uygun olmayacak bir hareketle kardeşini dirseğiyle dürterek “Seninki salondan kaçmak için fırsat kolluyor gibi,” dediğinde Lizzy eliyle ağzını kapatarak gülmesini bastırmaya çalışmıştı. Birkaç dakika sonra salona Ronald ve Almira halası girmişti. Adrian annesini görür görmez ona doğru hızlı adımlarla ilerlerken Elizabeth’in bakışları halası üzerinde takılıp kalmıştı. Neden bilmiyordu ama prenses Almira da onu rahatsız eden bir hal vardı. Gözleri o kadar dalmıştı ki babasıyla kraliçenin salona girdiğini anlamamıştı.

“Prenses Elizabeth, neyiniz var?” Kraliçe Nadia genç kızın omzuna dokunarak onun dikkatini çekmişti. Elizabeth kraliçeyi görünce hızla ona selam vermişti.

“Kraliçem, nasıl oldunuz?”

“Elizabeth, bana ne olduğunu söyle…” genç kız tekrar prenses Almira’ya baktığında başını iki yana sallamıştı.

“Prenses Almira da beni rahatsız eden bir şeyler var,” dediğinde Nadia’nın bakışları oğluyla konuşan kadına takılmıştı. Gözleri kısılı bir şekilde kadını incelerken Elizabeth gibi garip bir durum hissetmemişti.

“Bence bir sorun görünmüyor.” Nadia prensese cevap verirken Elizabeth derin bir nefes vererek “Neyse bana öyle gelmiş olmalı,” dedi. Güçleri olmasa da etrafında ki insanları alışkanlıkla incelemeye devam eden Elizabeth babası ile göz göze gelince hafif gülümsemişti. Kralın mahcup bakışlarına karşılık Elizabeth halinden oldukça memnundu. İki ay boyunca güçlerini geri almasına imkan yoktu. Salona giren amcası ve prenses Katren ile amcası Louis girmişti. Kızı kolunda abisine gözdağı vererek salona giren adanın tavrına gülmeden edememişti.

“Amcam hala Drew’i kabullenemedi,” derken gülmemek için kendini zor tutuyordu. Nadia kızının sözleri ile salona giren ikiliye bakmıştı. Kısa bir süre sonra gözleri prens Drew’e döndüğünde bakışlarından karısına olan özlemi okunabiliyordu.

“Kraliçem, masaya geçelim mi artık?” Edward karısının yanına gelerek onu masaya yönlendirmişti. Nadia’nın bakışları salonda dolaşırken istem dışı gözleri dolmuştu. Özellikle ağabeyi ve yeğenini de yemeğe çağırmış olmasına rağmen ikisi de kraliyet ailesinin yemeğine katılmanın uygun olmayacağını düşünerek gelmemişlerdi. ,

“Geçelim kralım,” derken Edward onun koluna girerek hafif gülümsemişti.

“Üzülmemelisin Nadia, ağabeyinin sağlık durumu iyi değil, bu yüzden bize katılamadı.”

“Ama Ewan bize katılacak,” dediğinde Nadia’nın gözleri parlamıştı.

“Gerçekten mi?” Edward kadını masanın başköşesine oturtarak diğer başa geçerek yerine oturmuştu. Nadia’dan olan prens ve prensesler masanın bir tarafında otururken diğer tarafında da Elizabeth hemen babasının yanında oturmuştu. Almira ve Louis yanlarına kendi çocuklarını alarak Elizabeth’in tarafında oturmuştu. Salona son olarak mahcup bir şekilde giren Ewan selam vererek “Özür dilerim kralım, kraliçem,” diyerek onları selamlarken Edward ve Nadia genç adama gülümseyerek masada yer göstermişti. Edward Sander’e de oturmasını söylediğinde Elizabeth’in bakışları Flora’ya takılmıştı. Ablasına imalı bir bakış atarken Flora gözlerini kısarak parmağını hafif sallamıştı. Elizabeth oturduğu yerde sallanırken kaşlarını çatarak ablasına bakmıştı. Edward’ın boğazını temizleyerek prenseslere uyarı vermesi ile masada görülmeye değer bir andı. Flora hızla başını öne eğerken Elizabeth dudaklarının içini kemirmeye başlamıştı.

“Başlayabilirsiniz, afiyet olsun,” kralın emri ile ortama çatal kaşık sesleri yükselirken Elizabeth geriye yaslanarak karşısında oturan ailesine bakmaya başlamıştı. Bir süre onları izledikten sonra derin bir iç çeken genç kız babasının odağı olmuştu.

“Prenses, sen neden yemiyorsun?” kralın sesiyle bakışlar prensese dönmüştü.

“Çok aç değilim kralım, sizleri izlemek daha keyifli.”

“Yine de bu yemek senin onuruna veriliyor.” Edward boğazının düğümlenmesi ile susmuştu. Nadia genç kıza sevgiyle bakarken Edward’ın bakışları Adrian’a dönmüştü.

“Adrian?” dayısının hiçbir unvan kullanmadan kendisine seslenmesi ile hızla ona dönmüştü.

“Efendim dayıcım,” diye karşılık verdiğinde gözler ikili arasında dolaşmaya başlamıştı.

“Sana en değerlilerimden birini emanet ediyorum Adrian, saçının teline zarar gelirse o ülkeyi başına dar ederim.” Adrian dayısının ciddi ifadesi karşısında yutkunmadan edememişti. Drew babasının sözleriyle onu onaylarken Adrian bakışlarını Elizabeth’e çevirirken gözleri ışıldamıştı.

“Buna hiç gerek yok, Elizabeth için elimden gelenin en iyisini yapacağımdan şüpheniz olmasın. Krallığım emrine amade olacak.”

Almira oğlunun sözleri ile hüzünlenmişti. Yeni kavuştuğu oğluyla fazla zaman geçiremeden yeniden ondan ayrılmak zorunda kalmıştı. Bakışları genç adamın üzerine sabitlenirken Adrian annesinin bakışlarını hissederek ona dönmüştü.

“Annecim, düğünümüze geleceksin değil mi?” Almira oğlunun sözleri ile başını sallamıştı.

“Hiçbir güç beni bu mutluluktan geri koyamaz. Tek evladımın düğününe elbette geleceğim,” dediğinde Elizabeth gözlerini iki yanında oturan halasına çevirmişti. İçinde ki kuşkuya anlam veremiyordu. Beyni fazla mesaiden ağrımaya başladığında kızının rahatsızlığını anlayan Edward ona dönmüştü.

“Elizabeth?” prenses babasına dönerken gözlerinden kızının endişesini okuyabiliyordu.

“Lütfen!” Edward kızının isteğiyle kardeşine odaklanmıştı. Almira ağabeyinin kendisine olan dikkatli bakışlarından şüphelenerek tüm çakralarını açmıştı.

‘Neler oluyor abi?’ Edward beyninde kardeşinin sesini duyunca ona odaklanmıştı. Kardeşinin sorusunu geçiştirerek gözleriyle kardeşinin bedenini incelemeye başlamıştı.

“Abi?” Almira bu kez sesli olarak ona sormuştu.

“Sorun yok Almira, önünde ki yemekte soya var, onu yememelisin.” Masadakiler şaşkınlıkla Edward’a bakarken Almira gözleri büyüyerek abisine masanın etrafında oturanlara kısa bir bakış atmıştı.

“Mümkün değil!” Edward kardeşinin sözleri ile hafif gülümsemişti. Almira yutkunarak abisine bakarken iki kardeşin neden bu şekilde davrandığını anlamaya çalışıyorlardı.

“Sen uyarımı dikkate almalısın Almira, bazen anlamayabilirsin.”

“Sen nasıl?” Almira şaşkınlıkla abisine bakarken Edward gülümseyerek Nadia’nın karnına bakmıştı.

“Neden bahsediyorsunuz, anne, dayı?” Adrian ikilinin garip konuşmasından bir şey anlamamıştı. Ronald en yakın arkadaşı olarak Edward’ın garip konuşmalarına alışık olduğu için yemeğine devam ediyordu. Nasılsa karısı ona açıklayacaktı.

“Bunu size annen açıklar. Şimdi toplanmamızın amacı hakkında konuşalım. Yarın Elizabeth ve Adrian saraydan ayrılacak. Gitmeden önce burada da küçük bir düğün töreni yapılmasını istiyorum.” Adrian ve Elizabeth birbirine bakarken Nadia gülümseyerek başıyla kralı onaylamıştı.

“Elbette kralım, bu çok güzel bir fikir. Prensesimizi layığıyla yeni yuvasına uğurlamalıyız.”

“Elbette uğurlayacağız. Ayrıca hazır hepimiz toplanmışken haberi olmayanlar için bir açıklama daha yapacağım. Yakında krallığımıza yeni bir bebek gelecek,” dediğinde bakışlar Edward’a dönmüştü. Elizabeth ve iki prenses annelerinin hamile olduğunu bildiğinden sessiz kalırken Drew şaşkınlıkla annesine bakmıştı. Adrian gülümserken diğer aile üyeleri kraliçeye dönerek yerlerinden kalkıp onu selamlamıştı.

“Bu güzel habere çok sevindik kraliçem, umarım sağlıkla kucağınıza alırsınız.” Adrian ve diğerleri kraliçeyi tebrik ederken hala şaşkın olan Drew önce annesine sonra da babasına bakmıştı. Kendi bebeklerinin yaşça küçük halası ya da amcası olacaktı. Anne ve babasının kendisinden bir tepki beklediğini fark edince hemen toparlanmıştı.

“Çok şaşkınım, tebrik ederim.” Drew şaşkınlıkla konuşurken Edward gülümseyerek oğluna başıyla cevap vermişti.

“Bu güzel haberin sonunda kraliçe Nadia’nın size bir hediyesi olacak.” Nadia kocasına bakarken onun neden bahsettiğini anlamamıştı. Nadia sorarcasına kocasına bakarken Edward konuşmasına devam etmişti.

“Kraliçe Nadia, prens Drew ve prenses Katren’in bir süreliğine yazlık sarayda kalmasını istedi.” Nadia kocasının sözleri ile duraksamıştı. Bunu kendisi istememişti, ama düşünmüştü. Edward’ın düşüncelerini okuduğunu anlamıştı. Hafif gülümserken abisinin sözlerini duyan Louis hızla araya girmişti.

“Olmaz, Elois saraydan ayrılamaz.” Adamın çıkışı ile Nadia derin bir nefes vermişti.

“Prens Louis, bu yaptığınız affedilir bir davranış değil. Sizde biliyorsunuz ki kraliyet ailesinde karı koca arasına girmek büyük suçtur. Yıllardır kızınıza özlem çektiğiniz için size anlayışlı olmaya çalışıyoruz ama siz bu anlayışı suiistimal etmeye başladınız. Prenses Katren hamile ve eşine hiç olmadığı kadar ihtiyaç duyuyordur. Ama siz onları ayrı tutmak için elinizden geleni yapıyorsunuz. Bu durum hem prensime hem de kızınıza büyük haksızlık. Sizden hamile kızınıza anlayış göstermenizi rica ediyorum,” diyerek kendisine minnetle bakan Katren’e hafif gülümsemişti. Louis duyduğu sözlerden sonra yüzünü asmıştı. Kadının haklı olduğunu bilse de kızının büyüdüğüne hala inanamıyordu.

“Kraliçem,” adam konuşmak istemiş ama Nadia ona izin vermeden araya girmişti.

“Yarın Elizabeth saraydan ayrıldıktan sonra sizde yazlık sarayda olacaksınız. Güvenlik en üst seviyede olacak,” dediğinde konu kapanmıştı. Yemek boyunca sessiz olan Sander ve Ewan birbirine bakarak neden o masada olduklarını anlamaya çalışıyordu. Lizzy’in bakışları genç Ewan’da takılı kalırken Flora kardeşine uyarır bir şekilde masanın altından hafif vurmuştu.

“Kendine gel Lizzy,” Flora’nın sözleri ile küçük prenses ablasına kısa bir bakış atmıştı.

“Benimle uğraşacağına saraydan ayrılacak olan adama doya doya baksan iyi edersin.” Flora kardeşinin sözleri ile hızla masanın etrafındakilere bakmıştı. Onların kendileri ile ilgilenmediğini anlayınca derin bir nefes almıştı.

“Kendine gel Lizzy, bu şekilde konuşmamalısın.” Flora’nın uyarısını Elizabeth araya girerek kesmişti.

“Kralım, sizden bir ricam olacaktı.” Edward kızına bakarak tek kaşını kaldırmıştı.

“Seni dinliyorum prenses…”

“Yarın saraydan ayrılırken prenses Flora’nın da bana eşlik etmesini rica ediyorum. Hiç tanımadığım bir ülkede tek başıma kalmak istemiyorum,” derken Edward ile göz göze gelmişti. Edward prensesin düşüncelerinde savunmasız kalmak istemediğini okusa da Elizabeth’in asıl derdinin bu olmadığını biliyordu.

“Prenses Flora kabul ederse olabilir,” diyerek Flora’ya dönmüştü. “Ne dersiniz prenses, Elizabeth’in davetini kabul eder misin?” Flora kardeşinin isteğiyle şaşırsa da babasına döndüğünde düşünmeden edememişti. Gidip gitmemekte kararsız kalsa da Elizabeth’e baktığında farkında olmadan kabul etmişti. Adrian iki prensesi ağırlamaktan mutluluk duyacağını belirtirken Lizzy düğüne kadar sarayda kalmak istemişti. Yemek devam ederken hoş sohbetler edilmişti. Yemek sona erdiğinde Almira ve Ronald kendi odalarına doğru ilerlemeye başlamıştı. Genç kadın odaya girdiğinde oda hizmetlisine şifacıyı çağırmasını istemişti.

“Almira, neyin var?”

“Emin değilim Ronald, önce bir şifacı gelsin sonra sana açıklayacağım.” Ronald endişeyle karısının yüzünü avuçlarının arasına almıştı.

“Kendini kötü mü hissediyorsun?” genç kadın kocasının endişesiyle hafif gülümsemişti.

“Hayır, gayet iyiyim,” dediğinde Ronald başını iki yana sallamıştı.

“Değilsin, bir şey var ve bana söylemiyorsun. İyi olsan neden şifacıyı çağırasın. Hadi söyle neyin var prensesim?” Almira adamın gözlerine dalıp giderken kapının tıklatılmasıyla hızla geri çekilmişti.

“Gelin,” diyerek kapıda ki hizmetli ve şifacının odasına girmesini istemişti. İki kadın odaya girerken oldukça gergindi. Almira’nın karşısına geçerek ikisi aynı anda prensesi selamlarken Ronald hızla şifacıya yaklaştı.

“Prenses kendini iyi hissetmiyor, onunla ilgilenmeniz gerekiyor.” Şifacı kadın prensesi yatağa oturtarak muayene etmeye başlamıştı.

“Uzanır mısınız prensesim?” Almira yatağın üzerine uzanırken bakışları kocasının üzerindeydi. Ronald oldukça endişeliydi. Şifacı kadın karısının karnını muayene ederken Ronald’ın bakışları da kadının ellerine odaklanmıştı. Şifacı işini bitirip geri çekildiğinde Ronald hemen karısının yanına oturmuştu. Ellerini tutarak Almira’nın gözlerine bakarken “Nasıl hissediyorsun?” diye sordu.

“Durum ne?” Almira şifacı kadına dönerek kocasının sözlerini cevapsız bırakmıştı. Şifacı kadın elleri bağlı bir şekilde başı önde eğik prensesin sorusuna cevap vermişti.

“Tebrik ederim prenses, hamilesiniz!” dediğinde Almira hızla yerinde doğrulmuştu. Ani kalkış ile başı dönerken kendisine donmuş bir şekilde bakan kocasına döndüğünde yutkunmadan edememişti. Adamın yüzü bembeyaz olmuştu.

“Ronald, iyi misin?” adam karısını duymayınca Almira bu kez şifacı kadına dönmüştü.

“Emin misiniz? Yani ben bir şey hissetmedim, nasıl olur?” kadın mahcup bir şekilde gözlerini aşağıya indirirken cevap vermişti.

“Eminim prensesim, yalız sağlık durumunuz hamilelik için elverişli değil. Özellikle ilk aylarda zor bir süreç sizi bekliyor.”

“Nasıl?”

“Prensesim, düşük yapabilirsiniz,” derken Almira’nın eli hızla karnına gitmişti.

“Asla, onu korumak için her şeyi yaparım.”

“O zaman birkaç ay yataktan zorunlu olmadıkça kalkmamalısınız.” Almira başını sallarken şifacı ilaç göndereceğini söyleyerek odadan çıkmıştı.

“Ronald, neden bir şey söylemiyorsun?” Adam karısının elini hissetmesiyle ona dönmüştü.

“Almira, şifacı şaka yapıyordu değil mi?” Ronald inanmakta güçlük çekiyordu. Gözleri dehşetle açılırken Almira’nın gülümsemesi ile duraksamıştı.

“Bir çocuğun olsun istemiyor musun?” kadının sorusu ile Ronald hızla yerinden kalkmıştı.

“Gerçekten hamilesin?” adam elleriyle yüzünü sıvazlarken yeniden karısına baktı. Bu kez gözleri dolu doluydu.

“Ronald?”

“Sen hamilesin, bir bebek… Bu yaştan sonra…” Ronald gözleri yaşlı karısının yanına oturarak onu kollarının arasına çekmişti.

“Ne varmış yaşımızda, hala çok genciz.” Dediğinde Ronald gülmekle hıçkırık arasına bir ses çıkararak karısına daha sıkı sarılmıştı.

“Seni çok seviyorum prenses, ben bu dünyada tek başıma yapayalnızken sen bana bir aile verdin. Bu yaştan sonra baba olmamı sağladın.” Almira adamın sevinçten ağlamasını beklemediği için şaşkındı. Bir yandan gülümserken diğer yandan kocasına eşlik ediyordu.

“Ona iyi bakacağız, bebeğimiz sağlıkla doğacak,” dediğinde Ronald başını sallayarak karısına gülümsemişti. Bir eli kadının karnına giderken karı koca mutlulukla gözyaşı döküyordu. Biri yıllar sonra yeniden anne olacağı için mutlu ve umutluydu. Diğeri ise hayatı boyunca sevdiği tek kadından çocuğu olacağı için inanamıyordu.

***

Genç kız yatağına girdiğinde oldukça düşünceliydi. Aklı halasında kalmıştı. Eskiden olsa bir bakışta sorunları anlayan genç kız şimdi yapamıyordu. Bu durumdan garip bir şekilde şikayetçi de değildi. Gözlerini kapattığında penceresinde hissettiği gölge ile yerinde doğrularak dikkatle pencereye yaklaşmıştı. Oldukça sessiz olurken kulağına gelen rüzgarın sesiyle ardını dönmüştü. Yatağına yeniden girecekken pencereden gelen tıkırtıyla hızla o tarafa dönmüştü. Aynı gölgenin sahibi odasına girmeye çalışıyordu. Elizabeth odada ki en ağır şamdanı eline alarak pencerenin yanında ki duvara yaslanıp beklemeye başlamıştı. Kulaklarına dolan söylenme ile gözlerini kapatarak elini yukarıya kaldırdığı gibi parmaklarının arasından kayıp giden şamdana sıkıntıyla bakmıştı.

“Prenses, hiç yakıştıramadım…” Adrian pencereden içeriye girdiğinde loş ortamda genç kızın yüzüne gülümseyerek bakıyordu.

“Asıl ben size hiç yakıştıramadım kralım, odama hırsız gibi girdiniz.”

“Aksine, odanıza bir aşık gibi giriyorum. Hoşunuza giderdi diye düşünmüştüm.” Elizabeth alaycı bir şekilde gülümseyerek yatağın diğer tarafında uzanan gölgeye baktı.

“Gölge, kızım misafirimiz var,” dediğinde hayvan hemen yerinde doğrularak prensesin önüne geçmişti. Adrian hayvanın davranışı ile gerilse de belli etmemeye çalışmıştı.

“Gölge, aramıza girmeyeceksin değil mi?” hayvan hırlarken Elizabeth konuşmuştu.

“Bence o kadar emin olma, Gölge sadece benim dediklerimi yapar.”

“Zamanla patronun kim olduğunu ona göstereceğim.” Elizabeth’e doğru bir adım attığında hayvan hemen aralarına girmişti. Elizabeth alaycı bir şekilde karşısındaki adama bakarak gülümsemişti. ,

“Bundan o kadar emin olmayın kralım,” dedi. Adrian bir süre karşısında ki kadını izledikten sonra pes ederek derin bir nefes almıştı.

“Sadece yalnız kalmak istemiştim, neden bana engel oluyorsun?” genç kız adamın sözleri ile duraksamıştı. Kalbi deli gibi atarken savunmasız kaldığı için kendine kızdı.

“Bunun için erken değil mi? gecenin bir vakti odama bu şekilde girmemelisiniz.”

“Gündüz de yalnız kalamıyoruz, ben ne yapayım. Kraliçemle yalnız kalmak, vakit geçirmek benim hakkım değil mi?”

“Şuanda karşımda kraldan çok elinden şekeri alınmış bir çocuk gibi duruyorsunuz,” Elizabeth’in sözleri ile Adrian yüzünü asmıştı.

“Oldu o zaman ben gideyim,” dediğinde Elizabeth adamın yüzünü asmasından hoşlanmamıştı. Genç adam tekrardan pencereye doğru ilerlerken prenses kolundan tutarak onu durdurmuştu.

“Özür dilerim, bu durumlar bana çok yabancı bu yüzden nasıl davranacağımı pek bilmiyorum. Buraya kadar gelmek için çabalamışsınız, bir süre sohbet edebiliriz.” Adrian kızın teklifine şaşırırken bir yandan da mutlu olmuştu. Onunla sohbet etmek, onu tanımak Adrian için çok önemliydi. Başkalarından duymak başkaydı kendi öğrenmek ve duymak başkaydı.

“Çok sevinirim, seninle hiç konuşmaya fırsat bulamamıştık. Bunca zaman geçti ama oturup kendimizi tanıtmaya zamanımız olmadı.”

“Öyle,” diyerek genç adamı odanın şöminesinin karşısında ki karşılıklı oturma bölümünü geçirmişti. İkili bir süre sessizce birbirine bakarken ilk konuşan Adrian olmuştu. Genç kızın doğumundan bu yana yaşadıklarını onun ağzından dinlerken kendi yaşadıklarını da ona anlatmıştı. Annesi ile kaçışından kral Edward ile karşılaşmasına olan kısma kadar Adrian’ı dikkatle dinleyen genç kız babasının onu kral gibi yetiştirme çabasına gülümsemişti.

“Babam biliyordu değil mi?”

“Neyi?”

“İkimizin eş olarak doğduğumuzu?” Adrian kızın sorusu ile duraksamıştı. Gözünün önüne küçükken dayısının kendisini buz kütlesinin içinden uyandırması gelmişti. Sonrasında dayısı ile yapmış olduğu konuşmalar. Arada dayısına eşini bulacağına dair söylediği sözler karşısında dayısının ani itirazlarını hatırlayınca birden gülmeye başlamıştı.

“Neden gülüyorsun?”

“Dayıma seni bulacağıma dair sözler verirdim, babanın yüzünü görmen gerekirdi. Öfkeden kıpkırmızı oldurdu. O zaman neden bu şekilde davrandığını anlamazdım ama şimdi düşünüyorum da biricik kızını kıskanıyormuş.”

“Yani biliyordu?”

“Sekiz yaşımda beri biliyor,” Elizabeth şaşkınlıkla genç adama bakarken Adrian onun şaşırınca açılan kocaman mavi gözlerine hayranlıkla bakmıştı.

“Nasıl?”

“Senin kötü uyuma alışkanlıkların yüzünden.” Elizabeth adamın ne demek istediğini anlamamıştı. Adrian onun ifadesine gülerken Elizabeth bu kez kaşlarını çattı.

“Bakma şöyle, buz kütlesinde uyuma gibi kötü bir alışkanlığın var. Kral Edward beni buz içinde uyurken gördü.” Elizabeth anladığını belli ederek başını sallamıştı. “

“Ama ben senden hiçbir olumsuzluk hissetmedim. Madem sen benim yaptıklarımı, acılarımı hissedebiliyordun ben neden hissedemiyorum,” dediğinde Adrian bakışlarını kaçırmıştı.

“Buna ben engel olmuş olabilirim.”

“Nasıl?”

“Annem öğretmişti, eşinin zarar görmesini istemiyorsan duygularını ve acılarını ona yansıtmamanın yolunu öğretmişti.” Elizabeth genç adamın sözlerine şaşırsa da sessiz kalmayı tercih etti. Bir süre yanan ateşi izleyen genç kız dayanamayarak sormuştu.

“Şimdi ne olacak?”

“Anlamadım?”

“Biliyorsun, birkaç ay güçlerim olmadan yaşayacağım. Böyle bir durumda seninle gelmem ne kadar doğru olur bilemedim. Halkın kraliçenin gücünü savaş anında görmüştü. Şimdi onların karşısına güçsüz bir şekilde çıkacağım.”

“Bunu bilmelerine gerek yok.”

“Sen ne düşünüyorsun peki, kraliçenin güçsüz olması…” Genç kızın sözlerini Adrian elini tutarak bölmüştü.

“Sen güçsüz değilsin, dün gece olanların farkında değil misin? Sen güçlerin olmadan da çok güçlüsün. Senin gücün yüreğinden geliyor.” Elizabeth derin bir nefes alarak hissettiğini genç adama açıklamaya karar vermişti.

“Aslında güçlerimi kaybettikten sonra daha net düşünebiliyorum, kendimi daha güçlü hissediyorum. O gece olanlar tamamen içgüdüsel bir davranıştı. Bedenim benden bağımsız hareket ediyordu.” Adrian kızın ellerini sıkarak kendine bakmasını sağlamıştı.

“Bu yüzden sen çok güçlü bir kraliçe olacaksın. Halkım sana sahip olacağı için çok şanslı. Biliyorum senin için zor olacak, umutsuz bir halka yeniden umut vermek zor olacak. Bunu yapabileceğine eminim.” Elizabeth adamın sözlerinin doğru olduğunu biliyordu. Yıkık bir ülkeyi yeniden inşa etmek zorunda kalacaklardı. Başını sallayarak genç adamı onaylarken yorgun olduğunu hissederek esnemeye başlamıştı.

“Sanırım alışamayacağım tek şey bu yorgunluk olacak. Önceden günlerce uymasam da yorgunluk hissetmezdim, şimdi birkaç saat yürüsem hemen yoruluyorum,” dedi.

“Zamanla bedenin bu duruma da alışacak.” Adrian bir süre daha genç kızın odasında kalarak onunla gelecek hakkında sohbet etmişti. Sabaha karşı genç kızın odasından ayrılırken oldukça mutluydu. Onun mutluluğu yakınlarında sirayet ediyordu. Sabahın ilk ışıklarını karşılamak için sarayın en üst katında ki gözetleme balkonuna çıkarken oldukça düşünceliydi. Prensesi güçlerinin olmaması onu zorlayacaktı anlaşılan. Düşmanla dolu bir sarayda kendini koruması için elinden geleni yapacağını biliyordu. Ayrıca kendisi de kraliçesini korumak için gerekirse onu gözünün önünden ayırmazdı. Ama asıl endişe ettiği şey kral Alexis’in ve karısının hala sarayda olmasıydı. Onların her fırsatta genç kıza saldıracağından emindi.

“Kralım?” Adrian arkasından duyduğu sesle hızla sesin sahibine dönmüştü. Kaşları çatılı bir şekilde karşısında ki hizmetliye bakarken onun aklından geçenlerden hoşlanmamıştı. Gözleri iyice kısılırken sormuştu.

“Bir şey mi oldu?”

“Kral Edward sizi çağırıyordu,” derken kızın yalan söylediğini biliyordu. Başını sallayarak kızı onaylarken neyin peşinde olduğunu anlamaya çalışıyordu.

“Kral Edward nerede?”

“Ahırın olduğu bölümlerde kralım,” dediğinde Adrian başını sallayarak hızla kızın önüne geçmişti. Ağır adımlarla kızın dediği tarafa doğru ilerlerken bir yandan da dayısı ile iletişime geçmeye çalışıyordu. Adımları saray kapısından dışarıya çıkıp ahırlara doğru giderken ardından gelen kişilerin varlığını hissedebiliyordu. Bir süre daha ilerledikten sonra yerinde durarak ardına bakmadan konuşmuştu.

“Yerinizde olsam aklınızdan geçenleri yapmazdım.” Kulağına gelen adım sesleri biranda kesilirken hissettiği hareketlilikle hızla arkasını dönmüş ama üzerine doğru gelen kılıçla duraksamıştı. İsterse saldırıyı biranda savuşturabilirdi ama o anda kendisine bunu yapacak düşünceyi bulamamıştı. Kılıcı çeken kişinin bir anda kendini yerde bulmasıyla kendine gelen genç adam şaşkınlıkla göğsünde ok saplanan adama bakmıştı. Gözleri diğer adamlara takıldığında adamların korkuyla baktığı yöne bakışlarını çevirdiğinde şaşkınlıkla gülümsemişti.

“Prenses Elizabeth!” Adrian’ın sessiz fısıltısı adamların dikkatini çekerken Elizabeth gerdiği yayla diğer adamları hedef almıştı.

“Canına susayan hemen saldırsın. Benim topraklarımda, benim misafirime saldırmaya cüret eden zaten canına susamıştır.” Adamlar prensesi takmayarak ona doğru hamle yaptığında bu kez Adrian prenses bırakmadan kendisi adamları saf dışı bırakmıştı. Yerden yükselen adamlar sert bir şekilde sarayın taş duvarlarına çarparken Elizabeth öfkeyle inleyen adamlara doğru ilerlerken genç adam hızla onun önüne geçmişti.

“Elizabeth, sakin ol,” diyerek kızın alev alan gözlerini kendi üzerine çekmeye çalışmıştı.

Garipti!

Çok garipti!

Elizabeth’in güçlerinin olmamasına rağmen bakışlarında ki lavlar genç adamı gafil avlamıştı. Bu şekilde bakabilen bir kadının neler yapabileceğini kestiremiyordu.

“Çekil aradan Adrian,” diyerek adamı uyarırken Adrian geri adım atmamakta kararsız kalmıştı.

“Neler oluyor burada?” Adrian dayısının sesini duyunca deri bir rahatlama hissetmişti. Edward kızının gözlerinde ki ifadeden ürkse de araya girmeye karar vermişti.

“Size sordum, neler oluyor burada?” Elizabeth babasının sorusu ile kendine gelmişti.

“Kralım, bu adamlar kral Adrian’a saldırmaya cüret ettiler. Bende cezalarını veriyordum,” dediğinde Edward’ın bakışları yerdeki adamlara takılı kalmıştı. Bir tanesinin göğsünde ki oku görünce kaşlarını çatarak kızına bakmıştı.

“Bunu sen mi yaptın?” Elizabeth babasından bakışlarını kaçırırken Adrian araya girmek istemişti.

“Bana ilk saldıran adam…”

“Sana sormadım Adrian, prensesin sivil birine zarar veremeyeceğini bilmesi gerekirdi.”

“Ayrıca haksız olana karşı kendimizi savunmamız gerektiğini de biliyorum kralım. Bu adam kılıçla misafirimiz olan bir krala saldırdı. Onu korumak benim görevim.” Edward kızının geçmeyen siniri karşısında oldukça endişelenmişti. Durumu kendi yöntemleri ile halledeceğini söyleyerek prensesle Adrian’a gitmesini söylemişti. İkili sarayın kapıları ardında kaybolurken Edward saldırının kim tarafından planlandığını anlamak için adamları askerlerine hapsettirmişti.

***

Nadia dün akşamki yemekten sonra sabaha kadar düşünmüştü. İki prensesi de bu gün saraydan ayrılacaktı. İçinden bir his büyük kızının da geri gelmeyeceğini söylüyordu. Hizmetlinin yardımı ile üzerini giyinirken gün boyu saray hanımlarını teftiş etmeye karar vermişti. Son zamanlarda saraydaki bazı aksaklıkla gözüne çarpmaya başlamıştı. Yumuşak yüzlü olabilirdi ama disiplinsizliğe asla izin veremezdi.

“Mutfak bölümüne gideceğiz,” diyerek hizmetliye nereye gideceğine dair kibarca emir vermişti. Öğleye kadar sarayın tüm hizmet bölümlerini dolaşarak çalışanlara isteklerini sıralarken aba altından onlara sopa göstermeyi de unutmamıştı.

“Kraliçem, prenses Almira sizinle görüşmek istiyor.” Nadia hizmetlisine bakarken “Elbette, prensesi her zaman kabul edebilirim,” dediğinde hizmetli mahcup bir şekilde kadına bakmıştı.

“Kraliçem, prenses Nadia sizi odasında bekliyor,” dediğinde Nadia kısa biran düşünmüştü. Almira böyle bir şey istiyorsa oldukça önemli bir nedeni olmalıydı. Adımlarını sarayda kalan yetkililerinin kaldığı bölümlere çevirdiğinde oldukça düşünceliydi. Hızlı adımları Ronald ve Almira’nın odasının kapısında kesilirken derin bir nefes alarak kapıda duran hizmetlilere kapıyı açmaları için işaret vermişti.

“Prenses Nadia, beni görmek istemişsiniz?” Nadia odaya girdiğinde Almira yatakta doğrulmak istemiş ama Ronald tarafından engellenmişti.

“Kraliçem, sizi böyle çağırdığımız için affedin.” Ronald kadının önünde eğilirken Nadia’nın bakışları Almira’ya dönmüştü. Prensesin solgun yüzünden hoşlanmamıştı. Ronald’ı duymazdan gelerek hızla yatağın yanına ulaşmıştı.

“Prenses Almira, neyiniz var?” Almira kadının şefkatli dokunuşuyla duygulanmıştı. Kraliçe olmasına rağmen kendisini ayağına çağıran bir prensese kızmak yerine ona şefkatle yaklaşabiliyordu.

“Özür dilerim kraliçem, ayağa kalkmamam gerekiyordu. Böyle bir durum karşısında sizi çağırmaktan başka bir çare gelmedi elimizden. Affınıza sığınıyoruz.” Nadia başını iki yana sallayarak kadının yüzüne gelen saçları anaç bir tavırla geriye yaslamıştı. Kadının bakışlarından Almira’nın sorununu anlamıştı.

“Ronald, bizi biraz yalnız bırakır mısın?” Ronald kraliçenin isteğiyle hemen selam vererek odadan çıkmıştı. Ronald çıkar çıkmaz Nadia dayanamayarak sıkıca prensese sarılmıştı.

“Ah prenses çok sevindim. Sana verilen bu hediyeyi korumak için ne gerekirse en iyi şifacıları buraya saraya getiririz. Sen yeter ki üzülme.” Almira kadının sözlerine ağlamaya başlamıştı.

“Bir süre yatakta kalmam gerekiyor, bu yüzden saraydaki görevlerimi başkasına devretmenizi rica edecektim. Şuanda tek düşündüğüm bebeğim e Adrian!” Nadia başını sallarken birden gülmeye başlamıştı. O kadar içte gülüyordu ki Almira şaşkınlıkla ona bakıyordu.

“Şu hale bak, sarayımızda peş peşe doğumlar olacak. Ne bereketli bir dönem bu!” Nadia’nın sözlerine Almira da gülmeye başlamıştı. İki kadın bir süre daha sohbet ettikten sonra Nadia işlerini halletmek için yanından ayrılmıştı. Kendi odasına doğru ilerlerken oldukça mutluydu.

***

İki prenses hazırlıklarını tamamlamış yola çıkmak için ailesiyle görüşürken Adrian annesini göremediği için endişelenmişti. Kraliçe genç adamın arayışını fark edince “Prenses Almira biraz rahatsız sizi geçirmeye gelemeyecek. Siz onun odasına uğrayarak veda ederseniz daha iyi olur.” Adrian annesinin hasta olduğunu öğrenince izin isteyerek hızla yanlarından ayrılmıştı. Prenses Elizabeth’te onun peşinden giderken Edward karısına bakarak gülümsemişti.

“Çok endişelendiler.”

“Almira onların endişesini alır,” diyerek kocasına karşılık vermişti.

Adrian annesinin odasına girerken Ronald kapıyı aniden açan kişiye bakmak için kafasını çevirince Adrian ile göz göze gelmişti.

“Kral Adrian, sizi burada görmeyi beklemiyorduk.”

“Annemi görmeden gidebileceğimi düşünmediniz herhalde?” Adrian annesine dönerken Elizabeth odaya girerek Ronald’a bakmıştı.

“Ronald amca, halam hastaymış?” dediğinde Almira gülümseyerek ikiliye bakmıştı.

“Hasta değilim,” diyerek Adrian’a dönmüştü. Yüzünde hüzünlü bir gülümseme vardı. Kollarını açarak oğlunu davet ederken Adrian hızla isteğine uymuştu. Küçük bir çocuk gibi annesine sığınırken Elizabeth onlara gülümseyerek bakmıştı.

“Hasta değilsen neden yataktasın?” Adrian geri çekilerek annesine bakmıştı. Kadın gözlerini kaçırarak elini karnına götürmüştü.

“Sana annelik yapamamıştım, belki ona yapabilirim,” dediğinde Adrian’ın bakışları annesinin elinin olduğu karnına dönmüştü.

“Şaka yapıyorsunuz?” Elizabeth kadının verdiği habere sevinse de endişelenmeden edememişti.

“Sen iyi misin hala, bir sorun yok değil mi?”

“Merak etme prenses, sadece biraz dinlenmem gerek.” Almira’nın cevabından sonra bir süre daha prensesin yanında kalmıştı. Gitme vakti geldiğinde ikili veda ederek saraydan ayrılmıştı. Edward ve Nadia giden gurubun ardından el sallarken oldukça üzgündü. Elizabeth ve Adrian gurubun önünde ilerlerken prenses Flora kendisi için hazırlanan at arabasının konforunda yola çıkmıştı. Her iki ülkenin askeri de gruba eşlik edecekti.

“Hazır mısın prenses?” Adrian’ın sorusu ile Elizabeth genç adama dönmüştü.

“Neye hazır mıyım?”

“Yeni hayatına!” dediğinde Elizabeth başını gökyüzüne kaldırarak gülümsemişti. Hazır mıydı gerçekten, yeni bir başlangıç yapmak ne kadar zor olabilirdi ki?

***

Final bölümünde görüşmek üzere! Yorumlarınızı bekliyorum… Teşekkür ederim.

40.BÖLÜM <<<<<<——>>>>>> FİNAL

16480cookie-checkAsil Kan 41. bölüm
mermaridyy hakkında 333 makale
Yasemin Yaman KTÜ Orm. End. Müh. mezunu. Şuanda Parola Yayınlarında yazar. Hobileri yazmak, müzik dinlemek, basit çizimler yapmak ve manga okumak. Benim Küçük Gelinim ve Göremediğim Sen, Sen Olmadan Asla, Kara Duvak, Hep Seni Bekledim adında beş kitabı basıldı.

9 yorum

  1. Harika bölüm için teşekkürler ❤️ Almira’ya çok sevindim sağlıkla doğar bebeği inşallah ❤️ Flora’nin sevdiceginden ayrılmaması da harika Lizzy ve Flora ‘nin evlenmelerini sabırsızlıkla bekliyorum:) Adrian’a saldıranlar kimdi ya bir bitmediler ve bitmeyecekler :@

  2. Bitirmiş olduğun bir hikâyenin de sonuna geldim. Ellerinize sağlık okuduğum hikâyeleriniz cok güzeldi. Basarilarinizin devamını dilerim.elllerinize ve yüreğinize saglik

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*