Asil Kan FİNAL

Merhaba arkadaşlar. Bir serüvenin daha sonuna geldik. Beni bu serüvende yalnız bırakmayan okuyucularıma çok teşekkür ederim. Asil kan benim ilk fantastik hikayem oldu. Hikayeyi yazarken çok tereddüt etsem de yazarken oldukça keyif aldığımı söylemem gerek. Farklı dünyalar insanı içine çekiyormuş bunu anladım. Bu tarz ilk hikayem olsa da so hikayem olmayacağını belirtmek isterim. Finalde umarım keyif alırsınız.

KEYİFLİ OKUMALAR!

***

Genç kız atının üzerinde ilerlerken dikkatle geçtiği yolları izliyordu. Kendi ülkesine dönerken geldiği yollardan çok farklı bir rota izlediklerini anladığında ise bakışları yanında ilerleyen kocasına dönmüştü.

Kocası!

Evet, Adrian ile babasının huzurunda kendi ülkesinin kanunlarına göre evlenmişti. Aile arasında olan küçük tören herkesi mutlu ederken Elizabeth garip bir duygunun içine düşmüştü. Bedeninde daha önce oluşmayan bir duygu prensesi esir almıştı. Sanki babası onları karı koca ilan ettiğinde vücudunu saran dikenli teller birden yok olmuştu.

“Ne düşünüyorsunuz kraliçem?”

‘Kraliçe’ Elizabeth gelen hitapla duraksamıştı. O artık gerçek anlamda bir kraliçeydi. Adrian’ın kraliçesi.

“Neden bu yoldan gittiğimizi düşünüyordum. Yolu uzatmış olmayacak mıyız?” prensesin sorusu ile Adrian başını hafifçe sallamıştı.

“Yolumuzun üzerinde pusu olabileceğini düşünüyoruz. Bu yüzden güzergahı değiştirdik.” Elizabeth derin bir nefes alarak “Anlıyorum,” dedi. Arkalarından gelen askerlere kısa bir bakış attıktan sonra komutan Niko’yu görünce hafif gülümsemişti.

“Neye gülüyorsunuz?”

“Saraya gidince komutan Niko ve askerlerini emrimde istiyorum.” Adrian genç kızın sözlerine kaşlarını çatarak cevap vermişti.

“Neden onlar?” Elizabeth kralın sesindeki tınıdan şüphe duyarak bakışlarını ona çevirmişti. Ah şimdi ne çok isterdi onu okuyabilmeyi.

“Çünkü kralına ve kraliçesine sadık başka asker bulabileceğimden şüpheliyim. En azından güçlerimi geri kazanana kadar yanımda güvendiğim birileri olmalı.” Adrian’ın yüzü asılmıştı. Karısının yanına en az kendisi kadar yakışıklı bir adamın olmasını istemiyordu. Düşüncelerinin kaydığı yönü fark edince şaşkına dönen genç adam kendi haline gülmek istemişti.

“Pekala sen nasıl istersen kraliçem.” İkili arasında ki son konuşma bu olmuştu. Öncü askerler önden giderek yol güvenliğine enin olarak geri dönüyor ve onlara katılıyordu. Birkaç saat sonra kendi topraklarından artık kraliçesi olduğu topraklara geçmişti. Komutan atıyla öne çıkarak kralın yanına geldiğinde Adrian ona dönerek bakmıştı.

“Kralım, atların dinlenmesi gerekiyor. Bu şekilde devam edersek bizi yarı yolda bırakabilirler.” Adrian komutanın ne demek istediğini anladığında başını sallayarak onu onaylamıştı. Her hangi bir saldırıda yorgun atlarla savaşamazlardı.

“Asker, etrafın güvenliğini alın ve kralımızın çadırını kurun.” Askerler hemen komutanın dediklerini yaparken Elizabeth atından inerek etrafı incelemeye başlamıştı. Sander yanında ilerlediği at arabasının dışına vurarak “Prenses Flora, mola veriyoruz,” diye seslenmişti. Flora’dan ses alamayınca merak ederek arabanın penceresinde ki örtüyü aralayarak arabanın içine baktı. Prensesin koltuğa uzanmış bir şekilde uyuduğunu görünce yüzünde istemsiz bir gülümseme oluşmuştu. Prenses bebekler gibi uyuyordu. Elizabeth kardeşinin yanına gitmek için döndüğünde Sander’in gülümsemesine şahit olmuştu.

“Danışman Sander, prenses Flora gelmiyor mu?” diye sorduğunda Sander toparlanarak hemen örtüden elini çekmişti.

“Prenses Flora dinleniyor kraliçem, sanırım gelmeyecek.” Elizabeth adamın iç çekişi ile gülümsemişti. Kralın az ilerde askerlere emirler verdiğini görünce ona doğru ilerlemeye başladı. Adrian karısının kendisine doğru geldiğini görünce yüzüne oluşan gülümsemeye engel olamamıştı. Elizabeth’in ağır adımlarla ilerlemesi Adrian’ın gözlerinde ki hayranlığı daha da arttırıyordu. Sonunda kocasının yanına ulaştığında Adrian kızın elini tutarak bileğinin iç kısmını ovalamaya başladı.

“Adrian ne yapıyorsun?”

“Seni rahatlatmaya çalışıyorum kraliçem, oldukça gerginsin.”

“Askerler bize bakıyor,” diye sitem eden prensesin yanakları utançtan al al olmuştu. Adrian belki de annesinden sonra hayatında gördüğü en cesur kadının utangaçlığı karşısında mest olurken derin bir iç çekti.

“Keşke şimdi sarayımızda olsaydık.” Elizabeth adamın sözlerine tek kaşını kaldırırken imalı bir şekilde gülümsemişti.

“Sarayda olsaydık ne olacaktı kralım?”

“Karımla baş başa olacaktım,” diyerek genç kızın yüzüne doğru yaklaşmıştı. Ne zaman Elizabeth’in gözlerine baksa bulunduğu ortamı unutan Adrian yine unutmuştu. Elizabeth bir elini kralın göğsüne dayayarak onu geride tutmuştu.

“Kralım, herkes bize bakıyor. Ayrıca o aklından geçeni de bir süre unutursan iyi edersin,” dediğinde gülümseyerek genç adamın yanından ayrılmıştı. Adrian şaşkınlıkla kraliçesinin arkasından bakarken kendine hakim olamayarak seslenmişti.

“Ne demek o?” Kraliçe Elizabeth elini kaldırarak geriye doğru sallamış gülümseyerek ateş yakan askerlerin yanına ulaşmıştı. Askerler kraliçelerini gördüğünde hızla oturdukları yerden kalkmışlardı.

“Kraliçem,” Niko selam verirken askerleri de onu taklit etmişti.

“Oturun arkadaşlar, bundan sonra çok zaman geçireceğiz.” Askerler şaşkınlıkla birbirine bakarken Niko gözlerini kısarak kraliçeye bakmıştı.

“Kraliçem bizim görevimiz sizin saraya sağ salim ulaşmanızla bitiyor,” dedi. Elizabeth adamın sözlerine gülümserken başını iki yana sallamıştı.

“Yanlış, sizin göreviniz ben ne zaman dersem o zaman biter. Sarayda kimseyi tanımıyorum ve birkaç ay bana yardımcı olmanızı istiyorum. En azından kimin dost kimin düşman olduğunu anlayana kadar!” Niko yutkunarak genç kıza bakarken ne söyleyeceğini bilememişti.

“Kralımız emrederse elbette!”

“Kralınız değil, kraliçeniz emrediyor komutan Niko, bundan sonra benim güvenliğimden siz sorumlusunuz. Güvendiğiniz adamlarınızla benim gölgem olacaksınız!” Adam yutkunarak kendisine keskin bakışlar atan kıza bakmıştı. Sonradan kraliçenin gözlerine direk baktığını fark edince hızla bakışlarını kaçırarak başını eğmişti.

“Emredersiniz kraliçem.” Elizabeth gülümseyerek ateşin üzerine tutulan ete baktı.

“Hala pişmedi mi?” askerler kraliçenin sorusuyla şaşkınlıkla ona dönerken Elizabeth umursamayarak askerlerden birinin elinde ki çubuğu alıp eti közün üzerine doğru uzatmıştı. Askerler birbirine bakarken akıllarından geçen tek düşünce ‘Değişik bir kraliçeleri’ olduğuydu.

“Elizabeth, beni neden uyandırmadın?” Flora gözlerini ovalayarak kardeşinin yanına otururken askerler prensesi selamlayarak birkaç adım geri durmuştu.

“Dinleniyordun, yorulmuş olmalısın,” dedi. Flora yerinde rahatsızca kıpırdanıp oturduğu yerden kalkarken Elizabeth dikkatle ablasını izliyordu.

“Ne oldu?”

“Çok soğuk,” diyen Flora çıkardığı esintiyle ormandan ateşin etrafına sarmaşıklardan hızla oturma alanı oluşturmuştu. Askerler yutkunarak prensese bakarken Sander’in gözleri ışıldamıştı. Flora ne zaman güçlerini kullansa etrafa değişik bir koku yayıyordu. Bu koku genç adamı mest ederken askerler ve diğerleri kokunun farkında bile değillerdi.

“Prenses, askerlerin yanında böyle pervasız davranmamalısınız.”

“Ne yaptım ki, sadece oturacak bir yer yaptım.”

“Yine de onların yanında bu şekilde güç kullanmayın. Biliyorsunuz ki ne kadar saklı kalırsanız o kadar güçlü olursunuz.” Flora’nın yüzü asılmıştı. Elizabeth’in sözlerinde haklı olduğunu biliyordu. Kendini açık etmesi demek savunmasız kalması demekti.

“Bir daha olmayacağına emin olabilirsiniz kraliçem,” ikilinin konuşmasını dinleyen kral ve Sander gülümseyerek onları izlemişti. Bir süre dinlenip yemek yedikten sonra yeniden yola çıkan grup köylerin arasından geçerken oldukça dikkatliydi. Adrian’ın gözleri sürekli tehlikelere karşı tetikte olsa da Elizabeth’in köylüye karşı bir tedbiri yoktu. Kraliçe olarak değil, onlardan biri olarak halkı incelemeye çalışıyordu. Oldukça zayıf görünen insanların bakışlarında ki korku Elizabeth’in içine işliyordu. Halk toplanmış kraliyet ailesini merakla izlerken askerler kral ve kraliçenin etrafına etten bir duvar örerek yollarına devam ediyordu. Elizabeth bedeninde hissettiği ürperti ile sağ tarafına döndüğünde karşılaştığı bakışlarla dişlerini sıkmıştı. Atını durdururken Adrian’in endişeli bakışlarını görmemişti.

“Kraliçem?” Adrian’ın seslenmesini dahi duymayan Elizabeth atından inerek bakışların sahibine doğru ilerlemeye başlamıştı. Adrian etrafa delici gözlerle bakarken kraliçesinin ulaşmaya çalıştığı kişiyi görünce duraksamıştı. Elizabeth belki okuyamıyordu ama Adrian o küçük bakışlardaki korkuyu ve yardım çığlığını beyninde hissedebiliyordu.

İnsanlar atından inen kadının kim olduğunu bilmese de kralın yanında olduğu için önemli biri olduğunu tahmin edebiliyorlardı. Genç kıza aralarından geçmesi için yol açarlarken oldukça endişeliydiler. Kralın onlara zarar vermesinden korkuyorlardı. Kadının ağır adımlarla gittiği kişiyi gören halk gerilerek bir adım uzaklaşmıştı. Elizabeth gözleri kan çanağına dönmüş, başından aşağıya kan akan küçük kızın yanına ulaştığında içinin parçalandığını hissetmişti.

“Küçüğüm,” Elizabeth elini uzattığında küçük kız korkuyla geriye sıçramıştı. Elizabeth onun korkusu karşısında dişlerini sıkarak gülümsemeye çalıştığında, çocuğu bu denli kimin korkuttuğunu öğrenmek için can atıyordu.

“Korkma, sana vurmayacağım,” dediğinde küçüğün gözleri yaşlarla parlamıştı.

“Gerçekten mi?” masum bir bakış ve inanmayan bir ses tonu… Elizabeth daha önce hissetmediği bir ıstırabın içine düşmüştü. Belinden çıkardığı mendiller küçük çocuğun ağlamaktan akmış burnunu silerken Adrian dikkatle onu izliyordu.

“Annen baban nerede? Neden yalnızsın?” küçük çocuk gelen soruyla gözlerini korkuyla açmıştı. Etrafında ki insanlara aynı korkuyla bakarken Elizabeth oturduğu yerden doğrularak üzeri çamurla kaplı küçük kızı kucağına almıştı. Onun bu hareketi halk tarafından şaşkınlıkla karşılansa da daha çok gözlere korku oluşturmuştu.

“Bu çocuğu annesi ya da babası nerede?” Elizabeth’in kalabalığa yönelen sorusu ortamı iyice germişti. Etrafına dikkatle bakarken büyüklerden cevap alamayacağını anlayan Elizabeth bu kez elinde taş olan çocuklara yönelmişti. Anlaşılan ufaklığı bu hale getiren bu çocuklardı.

“Sen söyle bakalım, bu arkadaşınızın annesi nerede?” çocuk kraliçenin kim olduğunu anlayacak durumda değildi. Kibirli bir şekilde Elizabeth’e cevap vermişti.

“Biz nereden bilelim, hem o kız bir piç!” dediğinde Elizabeth bakışlarını hızla kalabalığa çevirdi.

“Size son kez soruyorum, annesi nerede?” Elizabeth’in öfkeli sesi ortamı yakarken Adrian çoktan bazı adamlardan cevabını almıştı.

“Elizabeth, gidelim,” dediğinde Elizabeth dişlerini sıkarak kocası olacak adama bakmıştı.

“Bu sorunu çözmeden hiçbir yere gitmem.”

“Yapacak bir şey yok Elizabeth,” Adrian’ın sözlerinden kadının öldüğünü düşünen genç kız öfkeyle kalabalığa dönmüştü.

“Peki babası kim bu çocuğun?” kalabalık kral yüzünden gergin olsa da çocuklardan biri yine cevap vermişti.

“Kim bilir kim, bize ne?”

“Bana bak çocuk, ailen sana terbiye vermemiş olabilir ama ben çok güzel terbiye ederim,” dediğinde çocuk birkaç adım geri çekilerek babası olduğunu tahmin ettiği adamın arkasına saklanmıştı.

“Niko, bu çocuğu ailesini bulmadan bu köyden çıkmayacaksın. Bana rapor vereceksin.” Elizabeth kucağında ki küçüğe sarılarak atına doğru ilerlerken Adrian ve diğerleri şaşkınlıkla ona bakmıştı.

“Elizabeth, çocuğu nereye götürüyorsun?”

“Saraya kralım, bu canilerin arasında iki gün yaşayamaz.” Küçük kızı atının üzerine bindirerek kendisi de arkasına geçmişti.

“Bu doğru değil Elizabeth,” Adrian’ın karşı çıkışı kraliçeyi sinirlendirmişti.

“Doğru olmayan nedir kralım? Ben bu çocuğun kraliçesiyim değil mi? Ülkenin annesiyim! Çocuğumu korumak benim vazifem. Şimdi gidelim buradan!” küçük çocuk atın hareket etmesi ile korkarak Elizabeth’e sığınmıştı.

“Korkma küçüğüm, kimse sana zarar veremeyecek.”

“Anneme de veremeyecek değil mi?” Elizabeth çocuğun sözleri ile duraksamıştı.

“Annenin nerede olduğunu biliyor musun?” çocuk başını sallarken kraliçe heyecanla sormuştu.

“Nerede?” Sander kraliçeyi dikkatle izlerken kızın sınırlarını merak etmeye başlamıştı. Üzeri çamur içinde olan bir çocuğa bu şekilde sahip çıkan bir asil daha önce görmemişti.

“Sander, çocuğun annesini hemen bulun.”

“Emredersiniz kraliçem!” askerin hitabı ile kalabalık dehşete düşmüştü. Hızla kraliçeyi selamlayanları umursamayan Elizabeth bakışlarını geldiğinden beri üzerine dikmiş adama çevirmişti.

“Köyün sorumlusu kim?” kraliçenin sorusu ile orta yaşlı bir adam öne doğru çıkmıştı. Onun öne çıkması ile küçük kız kraliçeye daha da sokuldu. Bunu fark eden Elizabeth dişlerini sıkarken devam etmişti.

“Bu çocuğa eziyet yapılırken siz neredeydiniz?”

“Bu durum benim sorumluluğumda değil. Piç olanlar her zaman ezilir.”

“Peki babasının kim olduğunu araştırmak aklınıza gelmedi mi? Sadece kadına mı cezayı kestiniz!”

“Kadın istemeseydi adam ona dokunmazdı!” sorumlunun sözleri Elizabeth’i çileden çıkarmıştı.

“Asker, bu adamı hemen tutuklayın. Bu şekilde düşünen kimse köy sorumlusu olmayacak.” Adamın tüm itirazlarına rağmen adam tutuklanıp gruptaki kafesli arabaya yerleştirilmişti. Köylü şok olmuştu. Başsız kaldıklarını düşünen insanlar öne çıkmak istediğinde kralın alev alan bakışlarından ürkerek geride kalmışlardı.

“Şimdi beni iyi dinleyin, bir daha herhangi bir köyde çocuklara ve kadınlara eziyet edildiğini duyarsam bu sonunuz olur. Kimse bir kadının rızası olmadan ondan faydalanırsa idam edilecektir. Bu böyle biline duyurula.” Birkaç dakika sonra Niko’nun kollarında kanlar içinde yarı baygın kadını gören Elizabeth öfkeyle konuşmuştu.

“İlk olarak bu kadına eziyet yapanlar cezalandırılacak.” Adrian kalabalıktan bazı adamların geriye gittiğini görünce Sander’e işaret ederek adamları yakalamasını emretmişti. Adamlar askerler tarafından sarılırken Adrian dayısının sözlerini hatırlayarak atını onlara doğru sürdü.

“Onlar meydana götürün!” kralım emriyle adamlar tüm direnmelerine rağmen köy meydanına götürülmüştü. Kral onları meydanda ki direklere bağlanmasını emrederken sırtlarının açılması ve kırbaçlanmasını emrettiğinde kalabalık uğultulu bir şekilde öne çıkmak istemiş ama kralın öfkeli sesiyle yerinden kalmışlardı.

“O kadına yapılan işkencede de bu şekilde öne çıktınız mı?” kalabalık sessizleşirken kral devam etmişti.

“Bunlar masumlara sahip çıkacağı yerde onlara eziyet etmeyi seçmiş kişilerdir. Cezaları da yaptıkları cezanın aynısı olacaktır. Hatta onlara cezasını siz vereceksiniz. Özellikle kadınlar sıraya geçsin!” kadınlar yutkunurken kral onların kararsızlığını anladığında hafif gülmüştü.

“Siz onları kırbaçlamazsanız askerim kellelerini alır!” kralın tehdidi ile eşleri olduğunu düşündüğü kadınlar hızla öne çıkmıştı. İlk kırbaç sesi meydana yankılandığında adamlardan çıkan iniltiler kralın keyfini yerine getirmişti.

“Acıyor mu? Siz o kadına vurduğunuz kadar değildir acınız! Devam edin!” adamlar köyün kadınları tarafından sırayla kırbaçlanırken kral oldukça sakin onları izliyordu. Sonunda acıdan bayılan adamların ertesi güne kadar çözülmeyeceği emrini verdikten sonra anne kızı alarak köyden ayrılmıştı. O günden sonra kralın bu davranışı bazı köylerde tepki çekse de kadınlar arasında oldukça memnuniyet verici bir olay olarak karşılanmıştı. Biliyorlardı ki kim olursa olsun eziyet gören kadın ve çocuklar kraliçenin himayesi altında olacaktı.

Uzaktan görünen dev burçlar saraya yaklaştıklarını gösterirken Elizabeth kucağında ki kızın yorulduğunu düşünerek onu ablasının olduğu at arabasına doğru götürmüştü. Prensesin geldiğini gören arabacı arabayı durdururken Flora uykulu gözlerle arabanın camında ki örtüyü açarak dışarıya bakmıştı.

“Geldik mi?” Elizabeth’in kucağında ki küçük kızı gören Flora kaşlarını çatarak kardeşine bakmıştı.

“Elizabeth, bu çocuk kim?” Elizabeth ablasının sorusu ile başını iki yana sallamıştı.

“Uykuya daldığında dünya yansa duymuyorsun prenses, bu senin için tehlikeli olabilir.” Flora omzunu silkerken kendisine korkuyla bakan küçüğe hafif gülümsemişti. Anlaşılan o uyurken yine bir olay olmuştu.

“Çocuk yoruldu, seninle yola devam etmesini istiyorum.” Flora tek kaşını kaldırarak cevap vermişti.

“Bu bir emir mi kraliçem?” Elizabeth ablasının sorusuna kaşlarını çattı.

“Ablama emir vermek ne haddime, sadece bir rica.”

“Ah, ricaysa seve seve!” Elizabeth kızı Flora’ya uzatırken küçük kız korkuyla geri çekilmişti.

“Korkma ufaklık, sana zarar vermem. Hadi gel,” diyerek elini uzatarak küçük kıza daha önce görülmemiş bir çiçek uzatmıştı. Çocuk çiçeğin güzelliği ile elini uzatırken Elizabeth ablasının uslanmayacağını düşünerek derin bir iç çekti. Ufaklık arabaya geçerken kendisi de hızla kralın yanında ki yerini almıştı. Saraya kadar gidilen yolda hiçbir aksilik yaşanmazken sarayın bahçesinden içeriye girdiklerinde onları karşılayan kalabalık dikkat çekiciydi. Herkes kralın dönüşünü bekliyordu ancak yanında kraliçesi olabileceğini Alexis dışında kimse tahmin etmemişti.

“Kral Adrian çok yaşa!” Adrian saray hizmetlilerinin tezahüratları altında atından inerken Elizabeth’e dönerek inmesi için ona yardım etmek istemişti. Elizabeth bunun gerek olmadığını düşünse de saray halkına karşı yapılması gereken bir gösteri olduğunu bilerek izin vermişti. Adrian kızın sıkıntıyla iç çekmesi karşısında gülümseyerek ona baktı.

“Kraliçem bu tarz yardımlardan hoşlanmıyor anlaşılan?”

“Kendim de inebilirdim,” diye fısıldayan Elizabeth adamın kolunu kırması ile koluna elini geçirerek kalabalığa dönmüştü. Saray yetkilileri öne çıkarak kralı selamlarken Elizabeth’e öldürücü bakışlar atıyordu.

“Ben yokken bir olay oldu mu Kriss?” Kriss kralın sorusu ile selam vererek öne çıkmıştı.

“Önemli bir sorun çıkmadı kralım.”

“Sevindim, saray çalışanlarına ve tören sorumlusuna haber edin. Kraliyet düğünü için hazırlıklara başlasınlar!” Adrian’ın sözleri ile yetkililer şaşırırken Alexis gözlerini kısarak Elizabeth’i izlemeye başlamıştı. Anlaşılan can düşmanının kızı gelini olacaktı.

“Düğün için önce yetkililer ile konuşarak karar almanız gerekirdi.”

“Yetkililer benim kraliçeme karar veremez. Ben kraliçemi seçtim ve onların kraliyet töreni ile çoktan evlendim. Buradaki tören tamamen halkın bilgisi için yapılacak.”

“Sen…” Alexis öne çıkarken Elizabeth dikkatle kendisine düşmanca bakan kişileri inceliyordu. Onları incelerken de fark ettiği ayrıntıları hafızasına kaydediyordu.

“Kralım, çok yorulduk dinlenmeye çekilsek?” Adrian kızın gerçekten yorulduğunu biliyordu. Başını sallayarak hizmetlilerin başına hitaben konuştu.

“Kraliçe Elizabeth için kral odasının yanında ki büyük odayı hazırlayın. Ayrıca prenses Flora içinde uygun bir oda düzenleyin.” Kadın kralın emri ile hızla oradan ayrılırken Alexis ilerden gelen komutanı görünce duraksamıştı.

“Komutan Niko?” şaşkınlıkla Adrian’a dönerken genç adam babasının neden bu kadar şaşırdığına anlam verememişti.

“Alexis,” Niko adama adıyla hitap ederken Alexis öfkeyle dişlerini sıkmıştı.

“İsyancı bir komutanı saraya mı getirdin?” Alexis’in sorusu ile Adrian Niko’ya dönmüştü.

“Sen isyan mı etmiştin?” Niko gelen soruya gayet sakin bir şekilde cevap vermişti.

“Evet, kral Alexis’in yönetimine karşı gelmek benim gibi ülkesini seven birçok komutanın göreviydi.”

“Neden geri döndün o zaman?” Adrian merakla sormuştu. Niko ise omzunu silkeleyerek cevap verdi.

“Sizden umutlu olduğum için. Ancak sizin de babanızın yolundan gittiğinizi görürsem karşınıza duracağımı bilmenizi isterim.” Adrian aldığı cevapla hem şaşırmış hem de gülmüştü.

“Demek öyle, şu sözleriniz yüzünden sizi cezalandırmam gerekirdi ama kraliçem size güveniyor. Onun güvenliğinden siz sorumlusunuz!”

“Emredersiniz kralım, kraliçemizi canımız pahasına koruyacağımızdan şüpheniz olmasın.” Adrian başını sallarken Sander ve Kriss’e iki saat sonra yetkilileri toplamasını emrederek odasına çekilmişti. Prenses verilen odada dinlenirken Adrian da gün içinde olanları düşünüyordu. Küçük kızın annesi şifacıya gönderilmişti. Küçük kızda saray hizmetlisine emanet edilmişti. Bundan sonraki hayatı hareketli geçecek gibi görünüyordu. Bir süre odasında dinlendikten sonra toplantı için odasından çıkmıştı. Yine itirazlar ve yine tartışmalı birkaç saat onu bekliyordu. Ama biliyordu ki tek taviz vermeyeceği konu kraliçesi olacaktı.

***

Genç kız üzerinde ki kırmızı gelinliğin eteklerini tutarak geriye döndüğünde ablası Flora elinde elmayla ona bakıyordu. Genç kız kardeşinin güzelliği karşısında tutulmuştu. Elizabeth gün geçtikçe daha bir parlar olmuştu. Etrafa ışık saçan kraliçe herkesin diline dolanırken düşmanlarını daha da kıskandırıyordu.

Alexis bir haftadır sarayda dolanan kızı yakın takibe alırken onun bir kusurunu bulmak için uğraşmış ama elde ettiği tek şey kendi karısının ve çocuklarının kraliçeye kurmaya çalıştığı tuzakları kendi eliyle bozmak olmuştu. Biliyordu ki Elizabeth’in başına bir şey gelmesi demek krallığı büyük bir çıkmaza sokmak demekti. Üstelik oğlu bu kıza kör kütük aşıktı. Karısının başına gelebilecek en küçük kazada sarayı başlarına yıkardı. Şimdi de kraliyet düğünü için hazırlıklarını yapıyorlardı. Sarayda hummalı bir hazırlık vardı ve Alexis uzaktan hazırlıkları izliyordu.

“Sen neden hala buradasın?” Alexis arkasında gelen sesle dönmüştü. Karşısında siyahlara bürünmüş karısını görünce kaşları çatıldı.

“Bu ne hal?”

“Ne varmış halimde?”

“Bu gün düğün var ve sen siyahlara bürünmüşsün. Hiç düşündün mü seni bu şekilde görenler ne düşünür?”

“Umurumda değil, o kız kraliçe olmaya layık değil.”

“Adrian onu seçti ve sen istesen de istemesen de kabul etmek zorundasın.”

“Öyle mi? neden kabul edeyim? Almira denen kadının yeğeni olduğu için mi?” Alexis duyduğu isimle gözlerini kapatmıştı. Prenses Almira’nın adı ne zaman geçse Alexis yaptığı büyük hatayı hatırlıyordu.

“Keşke babama karşı gelebilecek gücüm olsaydı. O zaman her şey farklı olurdu.” Kadın kocasının sözleriyle iyice öfkelenerek ona doğru yürümüştü.

“Sana acıyorum Alexis, asla o kadına ulaşamayacaksın.”

“Ulaşmak istemiyorum zaten.”

“O kız bu sarayda at koşturamayacak, buna izin vermeyeceğim.” Kadının sözleri ile Alexis kaşlarını çatmıştı.

“Yine ne planlıyorsun sen?” kadın adamın hiddetinden korksa da geri adım atmamıştı.

“Yakında anlarsın.”

“Sakın, sakın kraliçeye zarar verebileceğini düşünme, seni mahvederim!” Alexis’in tehdidi ile kadın gülmüştü.

“Nasıl olacak o? Artık benim gibi güçsüzsün ve senden güçlü kişiler tanıyorum.” Alexis kadının odadan çıkması ile köşede duran vazoyu alarak hızla kapıya savurmuştu.

“Beni hafife alma karıcım, neler yapabileceğimi henüz bilmiyorsun!” Alexis öfkeyle odasından çıkarken en yakın adamlarına karısını takip ettirmesini söylemişti. Adrian’ı uyarması gerekiyordu. Eğer bir saldırı olacaksa bu düğünden sonra kraliçenin konvoy olarak halkı selamlamak için saray dışına çıkacağı zaman olmalıydı. Sıkıtıyla eli ensesine giderken ne yapacağı düşünmeye başlamıştı. Koridorda ilerlerken kendisine doğru gelen adamı görünce istemsizce kaşları çatılmıştı. Yanından selam vererek geçecek olan adamı durdurarak kendisine bakmasını sağlamıştı.

“Seninle önemli bir konuda konuşmamız gerekiyor.”

“Alexis şuanda hiç vaktim yok.” Adam yürümeye başladığında sinirlenen Alexis bağırmıştı.

“Senin tek işinin kraliçeyi korumak olduğunu düşünüyordum Niko?” Niko duyduğu şeye duraksamıştı. Bakışları sertleşirken hızla Alexis’in karşısına dikilmişti.

“Sakın kraliçeye bir şey yapabileceğini düşünme Alexis, ona zarar gelirse seni burçlarda sallandırırım,” dediğinde Alexis adamın tehdidine karşı sadece gülmüştü.

“Kraliçenin tek düşmanı ben değilim Niko, bence düşmanı yanlış yerde arıyorsun.”

“Ne demek bu?”

“Bu gün törenden sonra kraliçenin saraydan çıkmasına izin verme.”

“Bu mümkün değil, halkı selamlamak zorunda.”

“Halkı balkondan da selamlayabilir, dışarı çıkmamalı.” Niko adamın ısrarına anlam veremese de içine şüphe düşmüştü.

“Kim?” Alexis soruyu anladığında başını sallamıştı. Ona cevap veremezdi ama kraliçeyi koruması için uyarabilirdi.

“Ben söyleyeceğimi söyledim, gerisi sana kalmış.” Alexis hızlı adımlarla koridorda ilerlerken Niko dişlerini sıkarak arkasından bakmıştı. Askerlerin sayısını arttırmaya karar vererek tören alayının güvenliğinden sorumlu arkadaşının yanına gitmeye karar vermişti. Bu gün sorunsuz atlatılmalıydı.

Elizabeth’in hazırlığı bitince Flora kardeşine gülümseyerek bakıyordu. Hizmetliler yeni kraliçelerini hayranlıkla izlerken Elizabeth aynanın karşısında derin bir iç çekti.

“Çok yazık…”

“Yazık olan ne Elizabeth?” Elizabeth sesli düşündüğünü fark ederek hemen toparlanmıştı. Hizmetlileri odadan çıkararak ablası ile yalnız kalmıştı.

“Sen hazır mısın prenses?” Flora kızın sorusu ile başını sallamıştı.

“Her zaman kraliçem.”

“Yalnızken bana bu şekilde hitap etmenden hoşlanmadığımı biliyorsun.”

“Yine de arada statü farkı var Elizabeth. Sana adınla hitap ettiğimi birisi duyabilir.”

“Yine de kendimi yalnız hissetmekten iyidir.” Flora gülümseyerek kardeşinin omzunda aşağıya dökülen altın saçlarını geriye doğru atmıştı.

“Kraliçemiz bu gün çok güzel görünüyor.” Elizabeth gülümserken Flora kahkaha atmıştı.

“Neden gülüyorsun?”

“Kararlı mısın?” Elizabeth tek kaşını kaldırırken Flora devam etmişti.

“Kralı kendine yaklaştırmamakta kararlı mısın?”

“Bu konuyu konuşmuştuk Flora, güçlerimi geri kazanana kadar hamile kalma riskini göze alamam. Doğacak prens ya da prensesin Katren gibi güçsüz doğmasına izin veremem.”

“Yine de Adrian bu duruma çok bozulacak.”

“Anlayış göstereceğine eminim. Basit insanlar olsaydık umursamazdım ama ülkenin kralının çocuğunun sıradan bir bebek olarak doğması onu tehlikeye atacaktır. Özellikle etrafımızda bu kadar düşman varken bunu göze alamam. Birkaç ay sabredecek artık.” Flora Elizabeth’in yeniden aynaya dönmesiyle küçük bir kahkaha atmıştı.

“Krala şimdiden acımaya başladım. Dünyalar güzel bir kraliçesi var ama ona dokunamayacak.”

“Prenses lütfen, bu aramızda kalmalı.” Flora başını sallayarak derin bir iç çekmişti.

“Bizimkilerden haber yok mu, hala gelemdiler mi?”

“Drew haber gönderdi. Prenses Almira durumu yüzünden gelemiyor aynı şekilde annem ile Katren de. Onları sarayda yalnız bırakmamak için abimde sarayda kalmak zorunda. Sadece babam ve Lizzy törene katılacak.”

“Anlıyorum, neyse onlar iyi olsun da nasılsa görüşürüz.” Elizabeth üzülse de belli etmemeye çalışmıştı. En azından babası ile kız kardeşi onlara katılacaktı. Odanın kapısı tıklatıldığında elinde kraliyet pelerini ve parşömenle Sander odaya girmişti.

“Kraliçem?” Flora genç adamı görünce gözleri parlamıştı.

“Danışman Sander, sizi görmek ne güzel.”

“Kraliçem, törende giyeceğiniz pelerin ve kraliçe olduğunuza dair kraliyet emrini getirdim.” Elizabeth kraliyet emrini alırken pelerini ablasının yardımı ile omuzlarına takmıştı. Kırmızı elbisenin üzerine iyice göz alıcı olan pelerin oldukça şık görünüyordu.

“Birazdan size eşlik edilmesi için gelecekler. Lütfen hazırlıklı olun.” Elizabeth başını sallarken Sander prenses Flora’ya dönerek başıyla “Prenses,” diyerek selam vermişti. Genç adam odadan çıktığında Elizabeth ablasının hülyalı haline gülerek “Gitti,” diye ona uyarıda bulunmuştu.

“Ne?”

“Sander diyorum, çoktan gitti. Kapıya bakmayı bırakabilirsin.” Flora kardeşinin sözlerine kaşlarını çatarken Elizabeth gülmeye devam etmişti.

“Benimle uğraşma Elizabeth.” Kapı yeniden tıklatıldığında odaya giren kişiyle iki kardeşinde gözleri parlamıştı.

“Babacım?” Edward kızını krala götürmek için odaya geldiğinde iki prensesini de birlikte görünce duygulanmıştı.

“Kızlarım,” kral iki kolunu açarak prensesleri davet ettiğinde Elizabeth ve Flora gecikmeden bu davete uymuştu.

“Hoş geldiniz kralım, yolculuk asıl geçti.”

“Bir sorun çıkmadı prenses, siz nasılsınız?” Edward’ın sorusu ile iki kızda ona iyi olduğunu belirtmişti. Birkaç dakikalık sohbetin ardından vaktin geldiğini söyleyerek odadan ayrılmışlardı. Elizabeth babasının kolunda tören salonuna doğru önünde saçılan çiçeklerin arasında ilerlerken Flora kardeşinin ardından uzun kuyruğunu çiçekli sarmaşıkla tutarak onu takip ediyordu. Kraliçenin göz kamaştıran güzelliği dillere dolanacak, ülke ülke anlatılacaktı.

Tören salonuna gelen ikili kral Adrian’ın kendilerine doğru hülyalı bir şekilde gelmesiyle duraksamıştı. Adrian kraliçesini babasından teslim alırken töreni yönetecek olan Alexis’in önüne doğru başlarından aşağıya dökülen çiçekler ile ilerlemişlerdi. Hayran gözlerin yanı sıra kıskanç gözlerinde hedefi olan ikili devrik kralın karşısına durduğunda tören başlamış olmuştu. Kral ve kraliçe başlarına takılan tören taçlarıyla ilan edilirken oldukça heyecanlıydı. Tören bittiğinde ikili salondakileri selamlamak için dönerek alkışlar ve tezahüratlar arasında selamlamasını yapmıştı. Kral Edward ikiliyi tebrik ederken Adrian dayısına sıkıca sarılarak teşekkür etmişti. Bir süre salondakilerle ilgilenen kraliçe saraydan konvoy için ayrılırken Adrian kraliçesinin ardından içinde ki sıkıntıyla bakıyordu. Saray kuralları gereği bu törene kral katılamıyordu.

“Sander, her şey hazır değil mi? kraliçenin konvoyu gerekli şekilde korunacak.”

“Komutan Niko askerlerin başında kralım, kraliçeyi canları pahasına koruyacaklarından eminim.”

“Umarım bir sorun çıkmadan selamlama tamamlanır.” İkilinin konuşmasını uzaktan dinleyen Alexis sıkıntıyla boynunda ki bağı gevşetmişti. Kalabalığın arasından kimseye görünmeden çıkarken oldukça endişeliydi. Nasılsa onun yokluğunu kimse fark etmezdi. Tedbiri kıyafet ile sarayın arka kapısından çıkarken konvoyu uzaktan takip etmeye başlamıştı. Saraydan uzaklaşan konvoy ağır bir şekilde yol kenarlarına dizilen halk tarafından selamlanırken Elizabeth bindiği arabanın camında onlara el sallayarak karşılık veriyordu. İyice uzaklaşan konvoy nokta şeklinde görünmeye başlamıştı.

“İçim sıkıldı Sander,” Adrian’ın sözleri ile genç adam da endişelenmeye başlamıştı. Kralın hislerine her zaman güvenirdi.

“Arkalarından gitmemi ister misiniz?”

“Lütfen, ama kimseye görünmeyin.”

“Emredersiniz kralım,” diyerek hızla genç adamın yanından ayrılmıştı.

Elizabeth arabanın sert bir şekilde sallanmasıyla koltukta geriye doğru düşmüştü. Askerlerin bağrışlarıyla hızla doğrulan genç kız kulaklarına yankılanan “Pusu, kraliçeyi koruyun,” sözleri ile gözlerini kapatmıştı. Arabadan inme gereği bile duymayan Elizabeth ne zaman kendisine yaklaşacaklarını beklemeye başlamıştı. Dışarıdan gelen kılıç sesleri, acı naralara daha faza dayanamayan genç kız arabanın koltuğunun altında bulunan kılıcını ve yayını alarak hızla arabadan inmişti. İnmesi ile yanından geçen hançer arabanın kapısına saplanmıştı. Bakışları ağır bir şekilde hançeri atan kişiye döndüğünde gözleri alev almıştı.

“Buradan çıkışın yok Elizabeth!” Elizabeth kendisine doğru gelen adama gözlerini kısarak bakmıştı. Kısa bir an etrafında çarpışan askerlere bakarken yüzü asıldı. Hiç bir suçu olmayan askerleri onu korumak için ölüyordu. Oldukça kalabalık olan düşman askerleri dikkatini çekse de oldukça sakin bir şekilde üzerinde ki pelerini çıkarıp arabanın içine savurmuştu. Rahat hareket edebilmek için elbisesinin eteğini kılıcı ile keserken kendisine iyice yaklaşan adama alaycı bir şekilde cevap verdi.

“Buradan kimin çıkamayacağını göreceğiz. Kraliçeye itaat etmeyi öğreteceğim size.” Adamın nara atarak saldırması üzere Elizabeth kolaylıkla onu savuşturmuştu. Birbirine çarpan kılıç sesleri ortamda yankılanırken onları korkarak izleyen halk ormanlık arazilere kimisi de evlerine kaçışarak saldırıdan kurtulmaya çalışmıştı.

“Boşuna direnme kraliçe, buradan kelleni saraya göndereceğim.”

“Çok konuşuyorsun, çenen değil ellerin çalışsın,” diyen Elizabeth hamle yaparken adam kenara çekilerek genç kızın saldırısından kaçmayı başarmıştı. Arada ikili arasına farklı askerler giriyor onları yaraladıktan sonra yeniden birbirlerine dönüyorlardı.

“Kralınızdan hiç korkmuyor musunuz?”

“Sıra kendine kral diyen o piçe de gelecek.” Elizabeth Adrian’a piç diyen adamla kısa biran duraksamıştı. Onun duraksamasını fırsat bilen adam saldırırken kılıcını engelleyen askere öfkeyle karşılık vermişti. Yaralanan askeri fark eden Elizabeth kendine gelirken adamın onu öldürmesine izin vermeden araya girip kılıcını engellemişti.

“Buradan sağ çıkmana asla izin vermeyeceğim.” Elizabeth tüm hırsı ile çarpışırken içinde ki güç daha da artmıştı. Gözleri dönmüş bir şekilde adama karşılık veriyor karşı saldırıya geçiyordu. Kendilerine doğru koşan düşman askerlerini gören Elizabeth daha da hırslanmıştı. Plan yapmalıydı. Bu cendereden sağ çıkmak için plan yapması gerekiyordu. Gününün böyle bitmesine izin vermeyecekti. Kimse kraliçeliğine leke süremeyecekti. Dudaklarını birleştirerek ıslığını çalarken ormandan onlara doğru koşan sürüye gülümseyerek bakarken askerler üzerlerine doğru gelen yırtıcı hayvanlara korkuyla bakmıştı. Gölge sürüsü ile askerlere saldırırken Elizabeth dostuna dönerek kendisine saldıran adamı gösterip “O benim gölge,” diye emir vermişti. Hayvan isteğini anlayarak kalabalığa karışırken adam dişlerini sıkarak öne atıldı. Saldırı iyice alevlenirken Elizabeth üzerine gelen tehlikeyi fark edemiyordu. Bir grup adam ellerinde ki alev oklarıyla prensesi hedef aldığında yaylarından salınmıştı. Elizabeth adamın son hamlesini engelleyerek hızla arkasına geçip sırtına derin bir yara açmıştı. Gözleri gökyüzünde parlayan oklara çevrildiğinde dişlerini sıkarak öylece okların kendisine doğru gelmesini beklemişti.

“Anlaşılan buraya kadardı!” dediği anda oklar birden yönünü değiştirerek düşman askerlerinin üzerine doğru yağmaya başlamıştı. Elizabeth şaşkınlıkla bunu yapanı görmek için etrafına bakınmaya başlamıştı. Ormanın kıyısında kendisi gibi şaşkın olan adamı gördüğünde ise dudaklarından farkında olmadan adı dökülmüştü.

“Kral Alexis,” Elizabeth başını iki yana salladığında yorgunlukla arabanın tekerine sırtını vererek yere oturmuştu. Anlayamıyordu. Alexis nasıl olmuştu da güçlerini geri kazanabilmişti.

Aynı şaşkınlığı Alexis de yaşıyordu. Elizabeth’in hedef olduğunu görünce korkuyla hızla elini kaldırmış ve olanlar olmuştu. Eline şaşkınlıkla bakarken güçlerinin geri geldiğine inanamamıştı. Edward onu mühürlerken bundan sonra sıradan bir insan olarak kalacağını düşünmüştü. Saldırıyı yapanları hedef alarak öldürürken kendilerine doğru hızla gelen birliği görünce geriye çekilerek ormanın içine kaybolmuştu. Bundan sonrasını diğer askerler halledebilirdi.

“Kraliçem!” Sander mahşer yerine dönen alanı görünce korkuyla öne doğru koşmuş etrafa bakınarak kraliçeyi bulmaya çalışmıştı. Süslenmiş at arabasının yanına  yaklaştığında ise ter içinde kalmış Elizabeth’i görünce hızla önünde diz çökmüştü.

“Kraliçem, iyi misiniz?” Elizabeth yaşadığı şoku atlamamıştı. Etrafına bakınarak Alexis’i görmeyi ummuş ama onu göremeyince sander’e dönmüştü.

“Ben iyiyim Sander, sen askerlere bak.” Sander kraliçenin ayağa kalkarak üzerini düzeltmesini endişeyle izlerken krala bu onalnar için ne hesap vereceklerini düşünüyordu.

“Asker, saraya dönüyoruz.”

“Olmaz, halkı selamlamam gerek.”

“Bu olanlardan sonra izin veremem kraliçem, hemen saraya dönmeliyiz.” Elizabeth adamın sözlerine kaşlarını çatmıştı.

“Asla, beni duydun mu? Konvoy görevini tamamlamadan saraya dönmek yok.” Elizabeth arabanın içine attığı pelerini üzerine geçirerek tekrar arabaya binmişti. Sander kendi getirdiği adamlarla yola devam ederken Niko yaralı askerleri kraliçenin emri ile saraya götürmüştü. Elizabeth bir kez daha emin olmuştu, onun çocuğu güçsüz doğmamalıydı. Saraya gittiğinde bu olanların sorumlusunu en ağır şekilde cezalandıracaktı. Yorgun bir şekilde yola çıkarken sadece birkaç ay bu duruma sabretmesi gerektiğini bir kez daha kendine hatırlattı.

Adrian sarayda deliye dönmüştü. Yaralı askerlerin saraya geldiğini öğrenen kral hazırlanarak saraydan çıkarken kimin kraliçesine saldıracak kadar delirdiğini öğrenecekti. Bunun için Kriss’e emir verirken şuanda tek istediği Elizabeth’i sağ salim görmekti. Atına atladığı gibi yola çıkarken onu gören halk hem şaşırmış hem de yüzündeki ifadeden korkmuştu. Adrian yarım saatlik bir at sürmenin ardından kraliçenin konvoyunu dönüş yolunda yakalamıştı. Konvoy dururken Elizabeth yeni bir saldırı olabileceğini düşünerek hızla yayını alarak okunu arabaya yaklaşan kişiye döndürmüştü. Kapı sertçe açılırken sonda fırlatılan oktan kurtulan adamı görünce korkuyla derin bir nefes vermişti.

“Adrian, aklını mı kaçırdın? Az kalsın seni öldürüyordum.” Adrian kızın sözlerini duymamıştı bile. Ölmek umurunda bile değildi. Arabada ki kızı hızla kendine çekerek sıkıca sarılmıştı.

“İyi misin?” Askerler kralın karısına sarıldığını görünce hızla arkasını dönmüştü.

“Adrian, herkes bize bakıyor.”

“Umurumda değil, aklım çıktı sana bir şey oldu diye.”

“Ben iyiyim,” derken Adrian geri çekilerek genç kızı incelemeye başlamıştı. Üzeri toz toprak olmasına rağmen çok güzel görünüyordu. Karısının yüzünü ellerinin arasına alarak alnını alnına dayamıştı.

“Çok korktum Elizabeth, yaralı askerleri görünce nefes alamadım. Seni görmem gerekiyordu. Nefes aldığını görmem gerekiyordu.” Adrian’ın titrediğini görünce genç kız hafif gülümsemişti.

“Çok ayıp kralım, kraliçenizi hafife almayın lütfen. Şimdi izin verirseniz görevimi tamamlamam gerekiyor.” Elizabeth’in sözlerine gülen genç adam başını iki yana sallayarak “Görevin odamızda tamamlanacak kraliçem,” dediğinde Elizabeth geri çekilerek cevap vermişti.

“Çocuğumun güçsüz doğmasına izin veremem kralım,”

“Ne demek bu?”

“Bu demek oluyor ki, birkaç ay beklemek zorundasınız!” Adrian karısının sözleri ile şoka girerken arabanın içinde sıkılan prenses kralın atına binerek hızla yola koyulmuştu. Üzerinde ki pelerin rüzgarla uçuşurken onu görenler hemen yere eğilerek selam veriyordu. Adrian karısının arkasından bakarken içinde ki aşkla bakarken dudaklarının arasından sadece…

“Emredersiniz kraliçem,” sözleri dökülmüştü. Askerin ona getirdiği ata binerek kraliçenin ardından giderken içinde ki kahkaha atma isteğini güçlükle bastırmıştı.

Kraliçe Elizabeth, o günden sonra suçluların ve düşmanlarının korktuğu bir kraliçe, masumların koruyucusu olmuştu. Özellikle kadın ve çocukları koruması altına alan kraliçe ülkesinde çok sevinmişti. Kraliçeliği boyunca kendisi gibi yetiştirdiği üç prensesle ödüllendirilmişti. Ve bu üç prenses zamanı geldiğinde kral Drew’in üçüzlerine yoldaşlık yapacak kraliçeler olacaktı…

Travuz krallığına bir gece yarısı gök yarılırcasına yağan bir havada dünyaya gelen Elizabeth, kimsenin bilmediği bir gerçekle doğmuştu. O seçilmiş olandı ve seçilmiş olan yeni ülkeleri kuracak ve yönetecek olandı. Babası bu özeliğini fark ettiğinde onu korumak için her şeyi yapmıştı. Tıpkı kocası kral Adrian’ın yaptığı gibi…

Ömrü boyunca sevgi, sadakat ve mutlulukla yaşayan genç kadın, halkının desteğiyle güzel bir hayat sürmüştü. Elizabeth son nefesini eşiyle aynı anda verdiğinde neredeyse seksen yaşına ulaşmıştı. Eş olarak doğanlar yine birlikte ebediyete göç etmişti.

SON!

LÜTFEN FİNALİN HATRINA OKUYAN HERKES KISA DA OLSA BİR YORUM YAPSIN. TEŞEKKÜR EDERİM. BİR SONRAKİ HİKAYEDE BULULMAK ÜZERE!

FİNAL!! <<<<<

16550cookie-checkAsil Kan FİNAL
mermaridyy hakkında 333 makale
Yasemin Yaman KTÜ Orm. End. Müh. mezunu. Şuanda Parola Yayınlarında yazar. Hobileri yazmak, müzik dinlemek, basit çizimler yapmak ve manga okumak. Benim Küçük Gelinim ve Göremediğim Sen, Sen Olmadan Asla, Kara Duvak, Hep Seni Bekledim adında beş kitabı basıldı.

18 yorum

  1. Şuan içimde bir annenin evladına olan gururu ve final olmasının hüznü ve boşluğu var hayatımda okuduğum en iyi finallerden biri diyebilirim. Tebrikler bu hikayenin güzel yazarı❤️

  2. Bir solukta,heyecanla okudum. Çok güzeldi. Daha olsa seve seve okurdum doyamadım resmen, emeğine sağlık canım. Gerçekten güzel bir fantastik hikaye olmuş Elizabeth ve Adrian karakterlerine bayıldım zaten.Yalniz güçlerini geri aldığını da okusaydık kendi adıma daha da mutlu olacaktım. Alexis’in karısına veya diğer saraydaki düşmanlarına cezasını verseydi içimin yağları erirdi;))

  3. Harikaydi bu kitabı bize okuttugunbicin çok teşekkürler ❤️ Alexis karısınin ceza almasını , Alexis’in güçlerinin nasıl geldiğini , güçlerini aldığı ilk anı okumayi isterdim ya da doğum yapdigi anı ,hamile olduğu anı fln 🙂 . Özel bölüm olarak gelse harika olurdu :’)❤️

    • Yazarcigim , Sander Flora ve Lizzy ismini unuttum oğlanın ya:D çiftlerini veya Katrenin üçüzleri , Nadia’nin çocuğunu görme ihtimalimiz yok mu özel bölüm gibi felan ne oldu onlara özelliklerde prenses ve ciftlerine:)

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*