Aralık 1, 2021 Yazarı mermaridyy 17

Dilay Hanım 1. Bölüm

Keyifli okumalar arkadaşlar. Umarım hikayemi seversiniz.

***

Hayatının en güzel günlerinin babasını kaybettiğinde sona erdiğini düşünen genç kız bakışlarını uçsuz bucaksız topraklara dikmişti. Bu topraklar ailesinde ne canlar yakmış, ne aşıkların kanını dökmüştü. Derin bir nefes alarak keşke tek çocuk olmasaydım diye geçirmişti içinden. Kalbi endişeyle atarken ölen babasının ardından dua etmişti. Onu her zorluğa karşı başı dik bir şekilde yetiştirmeyi bilen adama minnet duyuyordu. Süha Yavuz, Dilay Yavuz’un biricik babası. Acımasız ailenin merhametli tek çocuğu. Mazlumun yanında olan, acımazısın karşısında duran adam. Ölüm döşeğinde kızına hüzünle bakmıştı. Tek istediği biricik kızını emin ellerde olmasıydı. Kızı ne yapacağını elbette biliyordu ama Süha Bey yine de baba yüreğine yediremiyordu. Biliyordu ki kendisi öldüğünde kardeşleri kızının başına üşüşecekti. Bu yüzdendi ya tüm endişesi.

“Kızım burada mıydın?” Mehmet Bey genç kızın peşine taktığı adamlarından kızın yerini öğrenmişti. Dilay adı gibi çok güzeldi. Peşinde dolaşan delikanlıların haddi hesabı yoktu. Parası dahi olmasaydı bu kıza gönül verenin çok olacağından emindi. Ah keşke kendi hayırsız evladı da bu kızcağızın güzel gönlünü görebilseydi.

“Mehmet amca, hayırdır beni mi arıyorsun?” kızın duru sesi adamın içine işlemişti.

“Buralarda tek başına dolaşmamalısın kızım, sen bize babanın emanetisin.” Adamın dili yanmıştı emanet kelimesini söylerken. Dilay adamın sözlerinden rahatsız olsa da amcalarından çok güvendiği adama hafif gülümsedi.

“Teşekkür ederim Mehmet amca, birazdan geri dönecektim zaten.” Adam başını sallarken kızın yanına yaklaşarak Bursa’nın uçsuz bucaksız topraklarına bakıyordu. Babası mobilya sektöründe oldukça tanınmış bir adamdı. Kendisi de mobilya tasarımı üzerine eğitim almış, ayrıca işletme mezunuydu. Bir gün babasının yerine geçeceğini biliyordu.

“Artık işlerin başına geçmen gerekiyor Dilay, amcanlar sırtlan gibi kapıda bekliyor.” Dilay sıkıntıyla nefesini vererek adama döndü. Onun haklı olduğunu biliyordu. Fabrikalarında bine yakın çalışan ondan iş bekliyordu. Babası öleli bir ay olmuştu ve şimdiden amcaları evini abluka altına almıştı.

“Biliyorum amca, yarın fabrikaya uğrayacağım.” adam derin bir nefes alırken asıl konuyu ona nasıl söyleyeceğini düşünüyordu. Adamlarından öğrendiği kadarıyla büyük amcası kızı oğluyla evlendirmek için planlar yapıyordu. Dilay arkasını dönüp yürürken Mehmet Bey sıkıntıyla nefesini vererek genç kıza seslenmişti.

“Dilay kızım konuşmamız gereken önemli bir konu daha var.” Dilay durarak adama bakmıştı. Mehmet Beyin yüzünden sıkıntısının büyük olduğunu anlayabiliyordu.

“Sorun ne amca?”

“Gel önce şöyle oturalım,” diyerek yan tarafta manzarayı seyretmek isteyenler için yerleştirilen banka oturtmuştu.

“Ne oldu Mehmet amca, lütfen açıkça anlat. Yine bizimkiler mi?” adam başını sallayarak kızdan bakışlarını kaçırmıştı.

“Biliyorsun, baban öldüğünden beri amcanları yakın takibe aldırmıştım. Amcanın işleri pek iyi durumda değilmiş şu sıralar.”

“Bundan bize ne?” genç kız da bakışlarını manzaraya çevirmişti.

“Büyük amcan, seni Nihat ile evlendirmek için planlar yapıyormuş.” Adamın sözlerini duyan genç kız birden ürpermişti. Nihat en büyük amcasının oğluydu. Kendisinden on yaş büyüktü ve daha önce karısıyla şiddetli geçimsizlik nedeniyle ayrılmıştı. Bedeni buz keserken Mehmet Bey elini kızın elinin üzerine koyarak devam etmişti.

“Korkma kızım, seni onlara yem etmem.” Dilay adamın sözlerini dinlemiyordu bile. Bedeni adeta buz kesmişti. Büyük amcası ortaya çıktıysa mutlaka korkması gerektiğini bilecek kadar onu tanıyordu. İstediğini almak için her türlü pisliği yapabilecek kadar merhametsiz biriydi.

“Ben ne yapacağım Mehmet amca?” genç kızın gözünden aşağıya bir damla akarken Mehmet Bey onu kendisine çekerek sıkıca sarılmıştı.

“Ağlama kızım, ben halledeceğim.”

“Nasıl? Hikmet amcam acımasızdır, elde etmek için her şeyi yapabilir.”

“Biliyorum, dünden beri düşünüyorum aklıma tek bir çare kalıyor. Onu da kabul eder misin bilmiyorum.” Genç kız geri çekilerek adama bakmıştı.

“Ne?” dediğinde adam sıkıtıyla kıza bakmıştı.

“Senin Selim ile evlenmeni istiyorum,” dediğinde Dilay donup kalmıştı. Adam kızı şoktan çıkarmak için hemen devam etti.

“Endişelenme kızım, sadece amcandan kurtulana kadar. Birkaç yıl idare edersin, olmazsa ayrılırsın ama seni o adama yem etmem. Başka bir çözüm gelmiyor elimden.”

“Selim?” genç kız gözlerini kapatarak gözünün önüne en son beş yıl önce gördüğü adamı getirmeye çalışmıştı. Çocuklukları birlikte geçmişti ve nedense adam ondan pek hoşlanmıyordu. Belki de okulda kendisine yanaşmaya çalışmayan tek erkek Mehmet amcasının oğlu Selim’di.

“Selim kabul etmez!”

“Ederse evlenir misin?” Dilay kısa bir süre düşündükten sonra Hikmet amcasının eline düşmemek için bir çöpçüye bile evlenebileceğini biliyordu. Mesleklerini küçümsediğinden değil ama kendi çevresi alt sınıftan birini damat olarak kesinlikle kabul etmezdi.

“Şartlarım olur ama evlenirim amca, yeter ki Nihat ile evlenmeyeyim.”

“Tamam, şimdi buradan direk çiftliğe gidiyoruz. Sonra da Selim’i arayıp buraya çağıracağım.” Selim beş yıl önce İstanbul da kendi işini kurmuştu. Babasının ürettiği levhaları pazarlamak için şirket kurmuştu. Kendisi mobilya üretirken malzemeleri Mehmet amcasının fabrikasından alıyordu. İki aile de işlerini beraber yaparak büyütmüştü. Şirketlerini bu günkü durumuna babası ile Mehmet amcası el birliğiyle çalışarak getirmişti. Sırf bu yüzden bile Mehmet amcasının isteğini kabul ederdi.

“Ben eve geçsem?”

“Olmaz, amcanın ne yapacağı belli değil. Şimdilik çiftlikte bizimle kalacaksın.” Genç kız ürpererek başını sallamıştı. Evi arayarak yardımcısına ihtiyaçlarını bir valize yerleştirerek Mehmet amcasının çiftliğine göndermesini istemişti. İkili arabayla çiftliğin yolunu tutarken gelecek günlerin onlara neler getireceğinden habersizdi.

***

Beş yıl sonra…

Genç kadın yönetim binasından içeriye girerken ortamda sadece ayağında ki topukluların ahşap zeminde çıkardığı ses vardı. Omzunda ki ceketini tek eline alırken diğer elinde dosyalarının bulunduğu siyah evrak çantası vardı. Kömür karası saçları sırtında dalgalanırken keskin bakışları etraftaki cam bölmelerin ardında çalışanları takip ediyordu. Canlılığını yitiren gri gözleri buz gibi etrafına bakışlar atarken odasının kapısını açarak içeriye girdi. Hemen arkasından da kendisine yardım eden asistanı girmişti.

“Günaydın Dilay Hanım,” genç kadın ceketini ve çantasını odasında ki özel bölmeye bırakarak masasına geçmişti.

“Günaydın, hafta sonu beni çağıracak kadar önemli olan neydi Sevim?” diye soran genç kadın kızın mahcup ifadesine karşılık derin bir nefes almıştı.

“Havayolları şirketi yine sorun çıkarmış Dilay Hanım, fiyat konusunda revizyon istiyorlar.”

“Onlara en iyi teklifi verdik zaten, üstelik mobilyaların çoğunu da bitirdik.” Dilay ofis telefonunu alarak üretim bölümünü aramıştı.

“Havayolu mobilyalarını üretimden çekin,” dediğinde Sevim Hanım şaşkınlıkla patronuna bakmıştı.

“Ama Dilay Hanım, bu…” genç kız kaşlarını çatarak “Bana yetkiliyi bağla Sevim,” dedi. Genç kız patronunun buz gibi sesinde üşürken bazen kadının neden bu kadar soğuk olduğunu anlayamıyordu.

“Ne bekliyorsun, hemen dediğimi yap.” Genç kadının sert sesini duyunca hemen ofisten çıkarak kendi masasına gitmişti. Dilay ne kadar soğuk olsa da yardım sever biriydi. Sevim bunu kendi gözleriyle görmüş ama kimseye söyleyememişti. Öyle ki kadının o kadar soğuk bir duruşu vardı ki kimseyi inandıramayacağına emindi. Birkaç dakika sonra telefonu ofise bağladığında içeriden gelen sesleri duyamasa da patronunun çok sinirli olduğunu biliyordu. Yarım saat sonra ofisin kapısı açılarak genç kadın dışarı çıktığında Sevim hızla yerinden kalkmıştı.

“Dilay Hanım?”

“Söyle üretim bölümüne sonraki işe devam etsinler, havayollarıyla çalışmıyoruz.”

“Ama üretimler neredeyse bitmişti.” Genç kız patronunun sert bakışları karşısında yutkunmadan edemedi.

“Sevim, bundan sonra fabrika yanmadığı sürece hafta sonu beni çağırmayın,” diyerek sert topuk sesleriyle yönetici binasından çıkıp gitmişti. Ardından yutkunarak bakan kızın yüzü duydukları karşısında asılsa da patronunun bir bildiği olduğunu düşünerek masasına döndü. Bu gün yarım gün çalışacaktı. Mesaisinin bitmesini sabırsızlıkla bekliyordu.

Genç kadın binadan çıkar çıkmaz şoförünün açtığı kapıdan hızla içeri girerken adam hemen direksiyona geçerek “Nereye gidiyoruz Dilay kızım?” diye sordu. Genç kızın yüzü anında yumuşamıştı.

“Eve gidelim Cafer amca, çocuklar uyanmadan evde olmak istiyorum,” adam başını sallayarak yola koyulmuştu. Ailesi ve aileden kalan Cafer dışında herkese mesafeli ve soğuk davranıyordu. Araba asfalt yoldan yağ gibi kayarak ilerlerken genç kadın dışarıyı seyrediyordu. Bir süredir içini huzursuz eden hislere anlam yükleyemese de vardır bir hayır diyerek Allah’a sığınıyordu. Araba kırk dakika sonra çiftlik kapısından içeriye girerken bir süre daha ilerledikten sonra büyük evin önünde durmuştu. Çiftlik yüz üç yüz elli dönümlük oldukça büyük bir arazinin üzerine kurulmuştu. İçinde at yetiştiriciliği de yapılan ev genç kızın sığınma yeriydi. Arazide evin enerjisinden yiyeceğine kadar üretim yapılıyordu.  Yıllar önce sığındığı ama evlendiği günün sabahında kendini mahkum ettiği yerdi. O geceyi ve sabahını asla unutmayacaktı. İçi yeniden sıkıntıyla dolarken derin bir nefes almıştı. Kapıda durarak arkasını dönüp çiftliğin giriş bahçesine bakındı.

“Bir sorun mu var kızım?”

“Yok Cafer amca, sen evine gidebilirsin. Bu gün dışarı çıkmayacağız.” Adam başını sallayarak çiftlikten biraz uzaktaki çalışanlar için yapılan eve doğru ilerlemişti. Genç kadın bir süre daha etrafa bakındıktan sonra kapıyı açarak eve girdi. Üç katta oluşan çiftlik dış cephesi yarı taş yarı tomruktan yapılmıştı. Kapıdan içeriye girer girmez alt katın üçte birini kaplayan kocaman bir salonu vardı. Salonda iki kısma ayrılmış oturma bölümü, yemek bölümü vardı. Ayrıca kocaman bir mutfak ve misafirler için üç oda mevcuttu. Çalışma odası ve yine misafirler için banyo tuvalet vardı. İkinci kat ise tamamen aile üyelerine ait olan odalardan oluşuyordu. Altı tane odadan oluşan ikinci kat evin çiftleri ve çocukları için de oda sağlıyordu. Son kat ise kocaman bir terası olan üç odadan oluşan ayrı bir daire olarak tasarlanmıştı.  Dilay o dairede kendisi kalıyordu. Çoğu zamanını alt katta ailesi ile geçirse de en üst kat onun geceleri ağlamalarına şahitlik ettiği sığınağıydı.

“Dilay kızım erken geldin?” evi emektar çalışanı Emine Hanım genç kadını görünce şaşırmıştı.

“Aslında hiç gitmemem gerekiyordu Emine abla, çocuklar uyandı mı?” kadın gülümseyerek başını sallamıştı.

“Yok kızım daha uyanmadılar, Aslı yanlarında bekliyor.”

“Teşekkür ederim abla, siz olmasanız ne yapardım.”

“Olur mu öyle şey kızım, sen bizim kıymetlimizsin.” Genç kadın çiftliğe sonradan ilave edilen asansöre binerek kendi dairesine çıkmıştı. Aslı Emine hanımın torunu ayrıca ikizlerin bakıcısıydı.

İkizler, Dilay’ın hayatının merkeziydi. Onlar olmasaydı yaşayamayacağını düşünüyordu. Zifiri bir gecenin üzerine ay gibi parlayan iki harika çocuğu vardı. Belki de kocasını sırf bu yüzden artık suçlayamıyordu. Ondan ne kadar nefret ederse etsin çocuklarına baktıkça şükretmeden edemiyordu. Dairenin kapısını açarak evine girdiğinde Aslı’nın salonda sessiz bir şekilde televizyon izlediğini görünce boğazını temizleyerek geldiğini belli etmişti.

“Geldin mi Dilay abla, erkencisin.”

“Öyle oldu, çocuklar uyanmadı mı?” Aslı başını iki yana sallarken Dilay odasına geçerek üzerini değiştirip banyoda işlerini hallederek çocuklarını uyandırmak için ikizlerin odasına girmişti. Karşılıklı yerleştirilmiş iki yatağın içinde küçücük kalmış bedenlere bakan genç kadın yüzüne oluşan gülümseme ile ilk önce kızının başına gidip saçlarını okşayarak öpmeye başlamıştı.

“Süreyya bebeğim kalk canım,” diyerek kızının saçlarını okşarken bir yandan da oğluna bakıyordu. Kızı gözlerini araladığında yüzüne kocaman bir gülümseme ile annesine baktı. İkizlerin en çok sevdiği yanı ikisi de uyandığında gülümsüyordu. Annelerinin içini nasıl huzurla doldurduklarını bilmeden.

“Süha’m hadi oğlum, kalk bakalım,” diyerek oğlunun saçlarını öpüp kucağına almıştı. Biliyordu ki oğlunu kucağına almazsa uyanmayacaktı. Gözlerini aralayan küçük çocuk annesinin kopyası gözlerini kadına dikmişti. Önden eksik dişleriyle annesine gülümseyen Süha kadının içini sıcacık yapmıştı. Dilay gözlerinde ki aşkla iki çocuğuna bakarken Aslı onları kapıdan izliyordu.

“Dilay abla, kahvaltıyı burada mı aşağıda mı yapacaksın?”

“Aşağıya ineriz Aslı, Mehmet babam da bu gün evde.” Genç kız başını sallayarak odaya girmiş küçük kızı kaldırarak banyoya sokmuştu. Aynı işlemi Dilay oğlu için yaparken ikiz lavabonun birinde oğlunun diğerinde kızının elini yüzünü yıkamışlardı.

“Ayne, payka gidelim mi?” diyen kızına,

“Hayıy ayne atlara gideyim…” diye oğlu karşı çıkmıştı. İkisinin de üzerini değiştirerek asansörle aşağıya indiklerinde afacanlar annelerin elini bırakarak koşarak amcaları Seyhan’ın yanına koşmuştu.

“Amcaaaa…” dört yaşında ki ikizler oldukça hareketli bir yapıya sahiptiler. Doktor oğlanın hiperaktif olduğunu söyleyerek onu şimdiden eğitmeleri için önerilerde bulunurken kızı da en az oğlu kadar hareketli olsa da daha akıllıca davranıyordu.

“Amcalarının gülleri gelmiş…” diyerek birini sırtına diğerini omuzuna alan genç adam Dilay’a bakarak “Günaydın yenge, bu gün nasılsın?” diye sorunca Dilay kaşlarını çatarak genç adamı uyarmıştı.

“Seyhan, sana kaç kez bana yenge deme demedim mi?” diye genç adamı uyarırken genç adam şirince gülümseyerek “Af edersin Dilay abla, unutmuşum,” dedi. Her gün olan bu konuşma genç adamı üzse de elinden bir şey gelmezdi. Abisi olacak herif düğün sabahı ortadan kaybolarak beş yıldır çiftliğe gelmemişti.

“Mehmet babam yok mu?”

“Buradayım kızım,” diyen Mehmet Bey salona girdiğinde çocuklar amcalarından ayrılarak bu kez dedelerinin yanına doğru koşmuştu.

“Dede, biz atları göyeceğiz,” diyen Süha’ya Süreyya hemen itiraz etmişti.

“Hayıy payka gideceyiz,” küçük oğlan omzunu silkelerken Seyhan yengesine bakarak gülümsemişti.

“Yine anlaşamadılar değil mi?” Dilay başını iki yana sallayarak gülümsemişti.

“Hayır, her zamanki gibi atlar ve park arasında sıkışıp kaldılar.”

“O zaman çözümün ne?”

“Bu gün parka yarın atlara…” dediğinde Seyhan kadına kahvaltı masasında ki sandalyeyi çekerek gülümsemişti.

“O zaman kahvaltımızı yapalım, bende bu gün sizlerleyim.”

“Kız arkadaşına ne oldu?”

“Yalan oldu!” genç adam derin bir iç çekerken babasının onaylamaz bakışlarını yakalayınca omzunu silkmişti.

“Ne yapayım baba Bozkurt olduğumu öğrenince davranışları değişti.” Aslı elinde telefonla salona girdiğinde Dilay genç kıza bakmıştı.

“Dilay abla telefonun sürekli çalıyor.” Dilay genç kızın elinde ki telefonunu alırken Aslı izin isteyerek salondan ayrılmıştı.

“Kimmiş kızım?” diyen Mehmet Bey cevap beklerken Dilay tanımadığı numarayı meşgule vererek telefonu masanın üzerine bırakmıştı.

“Tanımıyorum,” diyerek cevap verirken Seyhan araya girerek telefonu istemişti.

“Bakabilir miyim?” Seyhan telefonu alarak son arayan numarayı çevirip karşıdan yanıt beklemeye başlamıştı. Birkaç kez telefon çaldıktan sonra oldukça bariton bir sesle karşılaşan genç adam kısa bir duraksamanın ardından “Kiminle görüşüyorum?” diye sordu.

“İyi günler yanlış arama oldu sanırım,” diyerek karşılık alan Seyhan yengesine kısa bir bakış atarak cevap vermişti.

“Yanlış bir numara için oldukça fazla cevapsız çağrı var telefonda.”

“Öyle mi? Fark etmemişim.” Adamın telefonda boğuk gelen sesini anlamaya çalışan genç adam kısık sesle “Güzelim neden sürekli birilerini arıyorsun?” diye yanında ki kişiye sorması Seyhan’ı neredeyse güldürecekti. Anlaşılan adamın telefonunu başkası kullanmıştı.

“Kusura bakmayın tekrar olmayacak.”

“Rica ederim.” Adam telefonu kapatacağı sırada karşı taraftan gelen çocuk sesiyle duraksamıştı.

“Küçüğüm bir daha telefonumla oynama tamam mı?”

“Ama baba, annemi arıyordum!” Seyhan’ın duyduğu son sözler bunlar olmuştu.

“Kimmiş arayan?” diye soran Mehmet Bey’e gülerek karşılık veren genç adam merakla kendisine bakan genç kadına dönmüştü.

“Yanlış numara,”

“Emin misin? Birkaç kez aradı çünkü?”

“Eminim, sanırım afacanlardan biri babasının telefonundan aramalar yapıyor,” dediğinde Dilay ellerini önünde ki yumurtanın içine sokan ikizlerine bakmıştı.

“Süha, yumurtaya elini sokmamalısın,” diyerek oğlunu uyarırken sağ tarafında oturan oğluna yemesinde yardım etmeye çalışıyordu.

“Ayne bak ben bitiydim.” Kızı tabağını annesine göstererek heyecanla annesine bakmıştı. Kızının bu kadar hızlı yemesinin tek nedeni parka daha erken gitmek istemesiydi. On iki kişilik ahşap maun masanın küçük bir bölümünde kahvaltı yapan aile oldukça neşeli zaman geçiriyordu. Kahvaltı bittikten sonra genç kadın spor kıyafetlerini giyerek Seyhan ile birlikte çocukları da alarak arabaya yerleşmişti. Çocuklar için arkada iki tane koltuk yerleştirilmiş aile tipi lüks arabayı kullanıyorlardı.

“Hangi parka gidelim abla?” genç adamın sorusu ile arkadaki çocuklarıyla oynayan genç kadın ona dönmüştü.

“Hava yağacak gibi Seyhan, alışveriş merkezine gidelim.”

“Tamam, patron sensin,” diyerek kadını gülümsetmişti. En yakın alışveriş merkezine giden grup oldukça neşeliydi. Önce çocukları parka götürerek eğlendirmişler, sonra da animasyon filmine girmişlerdi. İkizlerin her kahkahasında genç kadında gülüyordu. Onun için tek neşe kaynağı çocuklarıydı. Film bittiğinde akşam olmak üzereydi.

“Bu kadar yeter, hadi eve gidelim,” diyen genç kadın yorulan kızını kucağına alırken, Seyhan’da küçük oğlanı kucağına alarak asansörle otoparka inmişlerdi. Arabayla yola çıktıklarında ikizler yorgunluktan uyuya kalırken Dilay oldukça sessizdi.

“Ne düşünüyorsun Dilay abla?” diye soran genç adam kadının sıkıntıyla iç çekmesini dinledi.

“Fabrika da küçük bir sorun çıktı onu düşünüyordum.”

“Benim yapabileceğim bir şey var mı?” genç kadın gelen soruyla duraksamıştı. Aklına gelen fikirle gülümseyerek “Sizin şu kütüphane işi ne oldu?” diye sorarken Seyhan gururla “Bitmek üzere, şuanda boyaması yapılıyor.” Dilay başını sallayarak yeniden önüne dönmüştü.

“Masaları almadıysanız ben verebilirim. Çorbada benim de tuzum olsun,” dediğinde genç adam gülümsemişti.

“Daha ne kadar tuzun olacak abla, zaten çoğu şeyi sen karşıladın.”

“Havayolları şirketine yaptığımız masaları bir şekilde zaten değerlendireceğiz. Eğer ölçüleri ayarlayabilirsek kitaplık olarak birkaç tanesini dönüştürebiliriz.”

“Anlaşmayı iptal mi ediyorsun?” genç adam şaşkındı. O proje oldukça maliyetli bir proje olacaktı. İyi kazanç sağlayacaktı şirket. Anlaşılan ablasını delirtmeyi başarmışlardı.

“Evet,  sürekli sorun çıkaran bir firmaya çalışmak istemiyorum. Onlar yüzünden zaten oldukça zarara uğradım.”

“Anlıyorum, sözleşme tazminatı ne olacak?”

“Onlar karşılayacak. Sözleşme gereği ürünleri iki kez iade edebilirler ama onlar şimdiden dört kez bize sorun çıkardı.” Seyhan anladığını belli eden bir ses çıkarırken araba çiftlik kapısından içeriye girip eve doğru ilerlemeye başlamıştı. Çiftliğin önündeki yabancı arabayı gören ikili bir birine bakmıştı.

“Birini mi bekliyorduk?” Seyhan’ın sorusu ile genç kadın başını iki yana sallamıştı.

“Benim misafirim gelmeyecekti, Mehmet babaya gelmiş olabilir.”

“Olabilir.” İkili arabadan inerek çocukları kucağına aldığında Dilay genç adama onları arka kapıdan kimseye görünmede daireye çıkarmalarını söylemişti. Seyhan genç kadının dediğini yaparken evde babasının sert sesini duyunca duraksamıştı. Dilay kızını önden çıkardığı için adamın sert konuşmasını duymamıştı. Seyhan merak etse de kucağında uyuyan çocuğu yatağına yatırmak için genç kadının peşinden asansörle üst kata çıkmıştı.

“Ben aşağıya iniyorum abla, sen dinlen istersen.”

“İyi olur Seyhan, sen misafirlerin yanına git. Benim kimseyi çekecek durumum yok şuanda.” Genç adam kapıdan ayrılarak asansör yerine merdivenlerle aşağıya inmişti. Babası sırtını gördüğü birine kızgın bir şekilde konuşuyordu. Ağır adımlarla salona girdiğinde “Bir sorun mu var baba?” diye sorarken kendisine dönen kişiyle dişlerini sıkmıştı.

“Senin burada ne işin var?” Seyhan ileri atılırken adam oldukça rahat bir şekilde genç adama cevap vermişti. “Sana da merhaba kardeşim, nasılsın?”

***

Yorumlarınızı bekliyorum… En güzele emanetsiniz.

TANITIM 2.BÖLÜM

16900cookie-checkDilay Hanım 1. Bölüm