Asil Kan II- 9. Bölüm

Merhaba arkadaşlar. Bu aralar rahatsızım. Bir çok kişi hasta oluş yeni bir salgın var sanırım. Herkes aynı belirtilerden şikayetçi. Kendinize dikkat edin, mümkünse maskesiz dışarıya çıkmayın. Gerçekten nereden ne kapacağınız belli olmuyor. Bölümü kontrol edemedim umarım fazla hata yoktur. Keyifli okumalar!

****

Yıllar sonra…

Genç kız çıplak ayaklarına batan dikenlere aldırmadan ormanın derinliklerine doğru koşuyordu. Solukları kesilse de durmasına imkan yoktu. Peşinden yükselerek gelen toprak ağaçları kökünden sökerken hızını daha da arttırdı. Koştukça çığlık atıyor, çığlık attıkça yükseliyordu. Tek kurtuluş yolu vardı ve o yolu kullanmamak için sonuna kadar mücadele edecekti.

“Kaçma cadı!” diye bağıran sesle tüm bedeni ürperirken ayakları kendinden bağımsız yerle bağını kopararak bedeni havalanmaya başlamıştı. Kalbi korkudan atarken bu olanların kendisiyle alakası olmadığını biliyordu. Yerden yükselmesiyle kocaman okaliptüs ağacı büyük bir gürültüyle köküyle birlikte uçurumdan aşağıya düşmüştü. Doğanın öfkesine karşı kimse koyamazdı!

“Prenses Flora!” genç kız bedenine dolanan sarmaşıkla havada asılı kalırken başını aşağıya çevirdiğinde ağacın dalında salınan kadını görmüştü.

“Sen ne hakla benim dünyamda yıkıma neden olursun?” kadının buz gibi sesi genç kızın bedenini ürpertirken karşısında ki adam cesaretini kaybetmemeye çalışarak konuşmuştu.

“Bu kız ilaç yaptığını söyleyerek insanların acılarını körüklüyor. Birçok kişinin ölümüne neden oldu!” derken Flora başını kaldırarak sarmaşıklarla sardığı genç kıza bakmıştı. Kızın gözlerinde saf bir korku olsa da suçsuz olduğunu okuyabiliyordu.

“Onun yaptığını kim söyledi?”

“Bir suçluyu koruyorsunuz prenses, kraliçe Elizabeth bunu duyunca size çok kızacak.”

“Sen beni kardeşimle mi tehdit ediyorsun?” diye öfkeyle konuşan kadın elini savurmasıyla ağacın dalları kırbaç gibi adamın yüzüne savurmuştu. Hazırlıksız yakalanan adam yere savrulurken Flora gözleri alev almışçasına sarmaşıklarla yukarıya doğru yükselmişti. Onunla baş edemeyeceğinin bilincinde olan adam yutkunarak geri adım atarken gözleri hala genç kızda takılı bir şekilde hızla oradan uzaklaşmaya başladı. Flora üzgün bir şekilde harap olmuş ormana bakarken bu kez gözleri genç kıza takılmıştı. Elinin hareketiyle kızı yere bırakırken dikkatle onu inceliyordu.

“Seni dinliyorum Gwen, ormanımı bu hale getirecek ne yapmış olabilirsin?”

“Bu kez ben bir şey yapmadım halacım, inan bana o insanlar zaten ölümün eşiğindeydi. Hiçbir ilaç onları iyileştiremezdi.”

“Sende ölmelerine yardım mı ettin?” kız mahcupça başını sallarken Flora kızgınlıkla ona çıkışmıştı.

“Hiç aklına yapmış oldukları şeylerin cezasını acı çekerek çektikleri gelmedi mi? Bırak acı çeksinler,” dediğinde Gwen başını iyice aşağıya eğmişti.

“Özür dilerim halacım,” derken Flora iyice çileden çıkmıştı. Etrafına bakarak “Bana hala dememelisin, kaç kez söyleyeceğim. Unuttun mu senin kimliğinin saklanması gerekiyor,” dediğinde genç kız üzgün bir şekilde Flora’ya bakmıştı. O doğduğu gün sarayından sürülen bir bebekti! O Travuz krallığının kayıp prensesiydi! Kimsenin haberi olmasa da Gwen bir prensesti! Yıllardır halasının kraliçesi olduğu bu topraklara sarayından sürgün edilmiş bir prenses. Genç kız büyümüş, büyüdükçe serpilmiş, serpildikçe göz alıcı bir güzelliğe sahip olmuştu. Bu durum birçok genç adamın dikkatinden kaçmasa da Gwen’in sadece bir hedefi vardı. Ülkedeki en iyi şifacı olabilmek. Üstelik bunu güçlerini kullanmadan yapacaktı.

“Gwen sana soruyorum, bu durum daha ne kadar sürecek? Yaptığın her harekette kendini ifşa ediyorsun.” Flora bu kez yeğenine daha ılımlı yaklaşmaya başlamıştı. Genç kız o kadar güzeldi ki şuanda üzeri çamur patak olmasına rağmen güzelliğinden bir şey eksilmemişti.

“Ne yapmamı bekliyorsun prenses, acı çeken birini gördüğümde ona yardım etmeden duramıyorum.”

“Ama bu yanlış sende biliyorsun?” Gwen üzgün bir şekilde başını sallamıştı. En son düşman askeri tedavi ederken yakalandığında az kalsın hapis cezası alacaktı. Cezadan kurtulmasına ise prens Aidan engel olmuştu. Bir de o mesele vardı. Aidan’ın aşkı yıllar geçtikçe daha da büyümüş, Gwen’i herkesten sakınır olmuştu. Gwen güzelliğinin yanı sıra o kadar düz bir ifadeye sahipti ki yüzünden düşüncelerini okumak mümkün değildi. Aidan’a aynı aşkı besleyip beslemediğini ise kimse anlayamıyordu.

“Artık saraya dönmeliyiz hala, biliyorsun prensesin nişanı vardı bu gün?” Flora göz devirirken hala prensesin bu genç yaşta evlenmeye karar verdiğine inanamıyordu. Henüz on sekiz yaşındaydı ve prenses Emily saray yetkililerinden birinin oğluyla evlenmeye karar vermişti.

“Birde ı vardı değil mi? Elizabeth hala bu duruma nasıl izin verdi anlayamıyorum.”

“Kraliçemizin düşümenden hareket ettiğini hiç görmedim, elbette kızının iyiliği için bu kararı vermiştir.” İkili tekrar tarumar olmuş ormana üzgün bir şekilde bakarken Flora kaşlarını çatarak kıza dönmüştü.

“Bir daha ormanımı bu halde görmek istemiyorum.”

“Bunu ben yapmadım hala, sen yaptın sanıyordum!” Flora kızın sözleriyle hemen ona dönmüştü.

“Ne demek ben yapmadım? Ağaçları sen hareket ettirmedin mi?” Gwen tedirgin bir şekilde başını iki yana sallarken Flora gözlerini kapatarak sakinleşmeye çalışmıştı. Ormanı bu hale getirenin aklındaki kişinin olmaması için dua etmişti. Eğer o geri döndüyse Flora daha dikkatli olmalıydı.

Saraya doğru hareket eden ikili yol boyu konuşmamıştı. Gwen yirmi bir yaşını doldurmuş genç bir kızdı artık. Arada gizli saklı annesiyle görüşse de onu çok özlediğini inkar edemezdi. Birkaç kez Kraliçe Katren Gorion sarayını resmi ziyarette bulunmuş bu ziyaretlerinde de kızıyla vakit geçirmişti. Yıllar önce ailece geçirdikleri ilk ve son günden sonra Katren kendini toparlayarak arkasından çevrilen planları zorda olsa bozmayı başarmıştı. Tıpkı prenses Lizzy ve Almira’nın dediği gibi saray yetkilileri Drew’e cariye alması için baskı uygularken Drew son derece soğukkanlılıkla bu duruma itiraz ederek karısının yerini daha da sağlamlaştırmıştı. O günden sonra kral ve kraliçe eskisi gibi zaman geçirmeye, arada halkın içine karışmaya başlamıştı.

Lizzy yeteneklerini geliştirmiş saraydaki birçok odaya gizlice girerek ailesi hakkında yapılan planları birinci ağızdan öğrenerek ihaneti engellemesi için bazen annesiyle, bazen babasıyla bazen de kral abisiyle konuşmuştu. Şuanda sınır ülkelerin birçoğu savaş halindeydi. Henüz Travuz krallığına saldıracak kadar cesaret edemeseler de üçüz doğum hikayesi kraliçe Elizabeth sayesinde iki ülke ötedeki kralı zalim olan bir ülkenin üzerine kalmıştı. O zamana kadar zalim krala baş kaldırmaya cesaret edemeyen ülkelerin kralları kendi ülkelerinin menfaati için birleşerek zalim krala savaş açmış bu savaş ise yıllarca sürmüştü. Şuanda savaşın etkileri kendi sınırlarına kadar gelmişti. İkili sarayın avlusundan içeriye girdiğinde davetlilerin bir bir gelmeye başladığını görünce derin bir nefes almıştı.

“Sanırım oldukça kalabalık olacak.”

“Elbette, sonuçta Gorion krallığının tek prensesi evleniyor. Sence merak edenler gelmez mi?” Gwen umursamaz bir şekilde omzunu silkerken başını çevirdiğinde prens Aidan’ın daha önce görmediği bir kızla konuştuğunu görmüştü. Gözleri oldukça keskindi ve bulunduğu uzaklıktan bile kızın bakışındaki hayranlık anlaşılabiliyordu. Gwen istem dışı gülerken başını iki yana sallamıştı. Aidan ne anlatıyorsa karşısındaki kız için çok önemli olmalıydı. Flora yeğeninin nereye dikkatli baktığını merak ederek başını çevirmişti. Genç kadının tek kaşı havalanırken “Bak sen, demek bizim prensi evlendirmeye çalıştıkları kız bu!” dediğinde Gwen’in bakışları halasına dönmüştü.

“Aidan evleniyor mu?” sorusu merak içerse de ses tonu oldukça sakindi.

“Aslında şimdiye kadar evlenmesi gerekiyordu. Malum babasından sora tahtta o geçecek. Malum sen oğlana yüz vermiyorsun. Saray yetkilileri de baskı uygulamaya başladı. Bu davet sadece nişan daveti değil sanırım. Aidan için eş adayı da seçecekler.” Gwen halasının sözlerine histerik bir şekilde gülümsemişti. Çıkardığı ses oldukça alaycı bir ses olsa da başını iki yana sallayan kız “Mutluluklar dilerim o zaman,” diyerek halasının yanından ayrılmıştı. Flora kızın umursamaz tavrına şaşkın bir şekilde onun arkasından bakarken ne düşüneceğini bilememişti.

Aidan yanında ki kızın neden kendisine bu kadar derinden baktığını elbette ki biliyordu. Ancak onun duygularıyla oynamak gibi bir niyeti yoktu. Babasının dün akşamki konuşmasını kelimesi kelimesine aklına kazımış olsa da istediği şey mümkün değildi. Kesinlikle eşi olacak kişi Gwen’den başkası olamazdı. Madem Aidan’ın evlenmesini bu kadar çok istiyorlardı annesi Gwen’i ikna edecekti. Yoksa veliaht prenslikten feragat etmeye bile hazırdı. Nasıl olsa krallığın tek prensi kendisi değildi. Kızın bakışlarından rahatsız olarak başını çevirdiğinde az ileride arkasını dönmüş bir şekilde hızla ilerleyen kızı görmüştü. Kızın adımları uzaklaştıkla görüntü küçülse de onun kim olduğunu görmese de yüreğinden hissedebiliyordu.

O kız çocukluğuydu…

O kız bu hayatta tek başına hayat mücadelesi veren kalbiydi.

Korumak istediği yegâne varlıktı…

O kimse bilmese de Prenses Gwen’di…

Bu hayatta istediği tek kadındı…

Aidan derin bir iç çekerek kendilerine doğru gelen teyzesine kısa bir bakış atmıştı. Teyzesinin üzeri oldukça kirliydi ve bu onun ormandan geldiğini gösteriyordu. Zaten Gwen ile birlikteyse ya ormanda olurdu ya da ahırlarda.

“Merhaba prensim nasılsınız?”

“Prenses Flora, sizi görmek ne güzel.” Flora yeğeninin yanındaki kızın eğilerek selam vermesi karşısında hafif başını sallamıştı.

“Teşekkür ederim küçük hanım. Davet için mi geldiniz?”

“Prenses Flora ormandan mı geliyorsunuz?” Aidan teyzesine merakla sorarken Flora gülümseyerek cevap vermişti.

“Evet küçük bir sorunu halletmek için ormana gitmem gerekmişti. Anladığım kadarıyla sende bu gece davette eş adayını seçeceksin. Ne hoş bir durum,” derken Aidan’ın dehşetle gözlerini büyütmesine imayla gülümsemişti.

“Bunu kimler biliyor?” Flora genç prensin kimin bilip bilmediğini öğrenmeye çalıştığını anladığında iç çekerek cevaplamıştı.

“Bilemesi gerek biri biliyor mu diye soruyorsanız elbette az önce öğrendi,” dediğinde Aidan’ın gözlerinin alev aldığını görmüştü.

“Öyle bir şey söz konusu değil, ben gelinimi yıllar öncesinden seçmiştim.” Prensin çıkışıyla yanında ki kız irkilmişti. Prens Aidan ile evlenme hayali kurduğu adamın verdiği cevapla yüzünün asılmasından belli oluyordu.

“Öyle mi peki bu kararınızdan seçtiğiniz kızın haberi var mı?” Aidan gözlerini kısarak kendisiyle dalga geçen teyzesine bakmıştı.

“Flora teyze bazen sizi düşmanımmışsınız gibi hissediyordum.” Flora gülerek ikilinin yanından ayrılırken “Davette görüşürüz prensim,” diyerek başını kaldırıp odasının penceresinin açık olduğunu görünce elini uzatarak çıkardığı sarmaşıklarla yukarıya yükselmişti. Onun gücü bir sır değildi. Tüm krallık genç prensesin bitkiler üzerindeki gücünü bildiği için Flora basit yöntemlerini gizleme gereği duymuyordu.

“Normal yollarla odanıza neden gitmiyorsunuz?” Aidan odanın penceresinden içeriye giren kadına kaşlarını çatarken Flora pencereyi kapatırken ona cevap vermişti.

“Çok yorgunum yürüyemem…”

“Bu çok sıra dışı!” Aidan yanında ki kızın şaşkın konuşmasını duyunca kızın varlığını yeniden hatırlamıştı. Bakışları kızın şaşkın yüzüne dönerken derin bir nefes alarak konuşmuştu.

“İzniniz olursa benim gitmem gerekiyor, davette görüşmek üzere…” Aidan kızın bir şey söylemesini beklemeden hızla yanından ayrılıp saraya girmişti. Aklı Gwen’de kalmış olsa da onun yanına şimdi gidemezdi. Biliyordu ki kızın yanına şimdi giderse ters tepki alabilirdi. Onu herkesten daha iyi tanıyordu. Ne kadar çabaladığını, doğuştan aldığı haklarını kazanabilmek için ne kadar çalıştığını kendisi biliyordu. Sarayın kalabalık koridorlarında ilerlerken karşısına annesinin koruyucu hayvanı gölge çıkınca duraksamıştı. Hayvan onun gideceği tarafa set kurmuş geçmesini istemiyor gibi davranıyordu.

“Ne oluyor Gölge, neden geçmeme izin vermiyorsun?” hayvan dikkatle Aidan’a bakarken prensin üzerine giderek onu geri adım atması için zorlamıştı. Aidan ne olduğunu anlayamazken hayvanın zorlamasıyla yönünü değiştirmişti. Diğer koridora döndüğünde ise karşılaştığı görüntü genç adamın dişlerinin sıkmasına neden olmuştu. Olanları sessiz ve tepkisiz izleyen prens ne yapabileceğini hemen düşünmeye başlamıştı. Zaten onun en büyük özelliği olaylar karşısında sakinliğini koruyabilmesiydi.

Sessizce geri adım atan prens oldukça şaşkın ve bir o kadar endişeliydi. Kendi sarayında hainler dolaşıyordu ve bunu uzun süredir anlayamamışlardı. Bakışları yanında ağır bir şekilde ilerleyen Gölge’ye takılmıştı. Neden bu olayı annesine değil de kendisine gösterdiğini anlayamamış olsa da bu durumu hemen anne babasına anlatması gerektiğinin bilincindeydi.

Hızlı adımlarla davetin yapılacağı salona doğru ilerlerken oldukça gergindi. Her yer çok kalabalıktı ve bu kalabalıkta nasıl bir önlem alması gerektiğini planlamaya şimdiden başlamıştı. Büyük davet salonunun büyük çift kanatlı kapısından içeriye girdiğinde bakışları hemen az ilerde küçük bir grubun ortasında duran annesine takılmıştı. Kraliçe Elizabeth oldukça düz bir ifadeyle kendisine anlatılan şeyleri dinliyor bir yandan da davetin planlamasını kontrol ediyordu. Bu yaşına kadar annesinin almış olduğu kararları, uygulamış olduğu yöntemleri hep hayranlıkla izlemişti. Öyle ki birçok saldırıyı onun ön görüsü sayesinde engellemişlerdi. Peki nasıl olmuştu da böyle bir ihanetin farkına varamamıştı. Prens Aidan kraliçeye doğru adımlarken bakışları annesi kraliçe ile kesiştiğinde birden olduğu yerde duraksamıştı. O bakışlarda anlaması gereken bir şeyler olduğunu biliyordu ama aklı o kadar karışmıştı ki ne olduğunu anlayamamıştı.

“Ah prens Aidan, sizi görmek ne güzel.” Kraliçe yanında konuşan adama ters bir bakış atmamak için kendini durdurmuştu.

“Kraliçem, baylar!” Prens grubu selamlarken kraliçe oğluna sevgiyle bakmıştı. Yıllar geçmesine rağmen kraliçe yaşlanacağı yerde sanki daha da gençleşiyor aldığı yaşlar güzelliğine olgunluk katıyordu.

“Prensim sizi hangi rüzgar attı buraya? Odanızda hazırlanıyor olmalıydınız.”

“Kraliçem sizinle biraz konuşabilir miyiz?” kraliçe oğluna kısa bir bakış attıktan sonra cevap vermişti.

“Şimdi sırası değil Aidan, davet hazırlıklarıyla ilgilenmem gerekiyor.”

“Ama çok önemli…”

“Kendi başına halledebileceğin bir şey olduğuna eminim, şimdi izin verirsen kardeşinin yanına gideceğim.” Aidan ilk kez annesi tarafından reddediliyordu. Genç prens oldukça şaşkın bir şekilde yanlarından uzaklaşan annesinin ardından bakarken ne yapacağını bilememişti. Hızlı adımlarla salondan çıkarken aklında bin bir düşünce dolaşmaya başladı. Kardeşini ve ailesini korumak zorundaydı. Ailesini koruyamayan bir prens ileride nasıl krallığı koruyacaktı ki. Dişlerini sıkarak hızla veliaht prenslik makamına gitmişti.

“Biri bana hemen başdanışman Sander ve komutan Kriss’i çağırsın!” prensin sesi oldukça sinirli çıkmıştı. Bulunduğu odada dolanırken yıllardır annesinden ve babasından öğrendiklerini uygulamanın zamanının geldiğini düşünüyordu. On üç yaşına kadar annesinin sınırlandırdığı güçleriyle yaşamıştı. Güçlerin üzerindeki sınır kalktıktan sonra kendini geliştirmek için çok çaba harcamış ve hala da çaba harcamaya deva ediyordu. Kendi gücüne sahip olan diğer rakiplerini alt etmek için denemekten çekinmeyeceği bir yöntem yoktu.

“Aidan neden bu kadar sinirlisin?” Prens Colin ağabeyinin oldukça sinirli olduğunu duyduğunda hızla onun yanına gelmişti. Aidan’ın toprak üzerinde gücü varken Colin ateş gücüne sahipti. Küçül bir toprak tanesi bile prensin gücünü kullanmasına yeterdi.

“Bende seni çağıracaktım Colin, bu akşam benim yanımdan ayrılmanı istemiyorum. Sana ihtiyacım olacak.”

“Neden?”

“Soru sorma Colin, ne diyorsam onu yap. Ve ne olursa olsun gözün her zaman Emily’in üzerinde olsun.” Colin kaşlarını çatarken odaya Sander ve Kriss girmişti.

“Prensim bizi istemişsiniz.” Aidan iki adama bakarak derin bir nefes almıştı. Şu sarayda sadakatinden emin olduğu sadece bu iki adamdı. Sander yıllar önce teyzesi Flora ile evlenişti. Kriss ise yıllardır sevdiği kadına babalık yapıyordu.

“Evet, bu akşamki davet için konuşacaktım.”

“Davetle anneniz kraliçe ilgileniyordu diye biliyorum.” Aidan başını sallarken sıkıntıyla nefesini dışarıya vermişti.

“Annem davetin içeriğiyle ilgileniyor biz güvenliğini sağlayacağız.”

“Güvenlik mi?” Sander şaşkın bir şekilde prense bakarken Colin’in de ondan aşağı kalır yanı yoktu. Aidan Kriss’e dönerek “Senden davetin olacağı salonun etrafına askerleri getirmeni istiyorum. Tüm davetliler toplanıp kapı kapatıldığında askerlerin etrafta hazır olmasını istiyorum.”

“Neler oluyor Aidan?”

“Bu davette istenmeyen olayların çıkabileceğini düşünüyorum. Bu yüzden hazırlıklı olmalıyız. Ülkenin dört bir yanından ve diğer ülkelerden davetliler var.”

“Kral ve kraliçenin olduğu bir davette kim olay çıkarmak isteyebilir ki? Üstelik neden?” Aidan Kriss’in sorusuyla hafif gülümsemişti.

“Ben!”

“Anlamadım?” Colin şaşkınca ağabeyine bakıyordu. Açık açık davette olay çıkaracağını söylüyor ve bunu da gülümseyerek yapıyordu.

“Anlaşılmayacak bir şey yok. Prenses Emily’in nişanlanmasına izin vermeyeceğim.”

“Bunu neden yapıyorsun abi, annem de babam da bu nişana için onay verdi.” Aidan bu yüzden oldukça şaşırmıştı. Annesi nasıl olmuştu da bu nişan olayına izin vermişti.

“Umurumda değil, kardeşim o hainle evlenmeyecek!” prensin çıkışıyla herkes yutkunmuştu.

“Hain…”

“Neyse siz dediğimi yapın. Kriss sende askerleri en güvendiğin kişilerden seç. Sayıdan çok güvenilir olmaları önemli. Görevleri de prensesi güvenle odadan uzaklaştırmak olacak.” Kriss elini göğsüne vurarak “Emredersiniz prensim,” dediğinde bu kez Sander’e dönmüştü.

“Sende o hainin akrabalarını gözlem altına tutacaksın. Özellikle kral ve kraliçeye yaklaşanları…” Sander emrin gereğini anlamasa da kabul etmişti.

“Emredersiniz prensim. Bu durumu kraliçeye anlatmanız daha doğru olmaz mıydı?”

“Söylemeye çalıştım ama beni dinleyecek zamanı olmadığını söyledi.” Prensin cevabıyla Kriss ve Sander birbirine bakmıştı. Garip bir şekilde ikisi de bu durum karşısında şüphelenmişti. Yıllardır yanında oldukları kraliçenin böyle bir cevap vermesi normal değildi.

“Gidebilirsiniz…” iki adam selam verip odadan çıkarken Aidan oldukça gergindi. Colin abisini anlamaya çalışsa da başarılı olamıyordu. 

“Yanılıyorsan Emily sana cephe alacaktır biliyorsun.”

“Yanılmıyorum, o adamın niyeti iyi değil.” Colin abisine inanmaktan başka çaresi olmadığını düşünerek hazırlanmak için yanından ayrılmıştı. Genç adamın aklı kız kardeşinde olsa da birinden daha yardım alması gerektiğini biliyordu.

Gwen…

Odasından çıkarak hızlı adımlarla sarayın kapısına doğru ilerlerken ne yapıp edip bu geceki davete Gwen’in de katılmasını sağlamalıydı. Ahırlara doğru ilerleyen genç adam askerlere Gwen’i görüp görmediğini sormuş aldığı olumsuz cevapla da yönünü değiştirmişti. Sarayın arka tarafında kalan üç odalı kulübeye doğru ilerleyen prens Aidan davranışının uygun olmadığını bilse de kardeşi için yapmak zorundaydı. Emiyl’i o kalabalıkta en yakından koruyabilecek tek kişi Gwen’di. Normalde Samira’dan yardım almak istese de davete onun katılması uygun olmayacaktı ancak Gwen annesinin ilanıyla kraliçenin manevi kızı ilan edilmişti. Bu ilanın nedeni de hastalanan prensesi bir tek onun iyileştirmiş olmasıydı. Prenses Emily yıllar önce geçirdiği ağır hastalıkla ölmek üzereyken bir çok şifacı saraya getirilmiş, halası dahil kimse iyi olmasını sağlayamamıştı. Gwen yeni bulduğu ilaçla prensesi iyileştirdiğinde kraliçe onu ödül olarak manevi kızı diye tanıtmıştı. Başarısından dolayı kimse Gwen’i yadırgamazken şimdi bu davete katıldığı içinde kimse bir şey diyemezdi. Kapıya geldiğinde kapı birden açılmıştı.

“Buraya gel Eric!” diye seslenen Gwen’in sesi genç adamın kulağına dolduğunda karşısında ki oğlanla göz göze gelmişti.

“Prensim siz burada ne yapıyorsunuz?” Eric Samira ve Kriss’in oğullarıydı. On üç yaşına yeni basan oğlan ergenliğin tüm huylarını gösteriyor başta ablası olmak üzere aile üyelerini bıktıracak huylara sahipti.

“Ablanla konuşmam gerekiyor.”

“Gwen, prens seni görmek istiyor.” Aidan çocuğun seslenme şekline neredeyse gülecek halde olsa da taviz vermemek için kendisini tutmuştu.

“Saygılı olmanı kaç kez söyleyeceğim Eric, prensin burada ne işi olur?” diye çıkışan Gwen kapıya geldiğinde gerçekten prensin kapıda olduğunu görünce duraksamıştı.

“Prens Aidan, sizi buraya getiren nedir?” Gwen genç adama selam verirken çaktırmadan kardeşinin ensesine vurarak onunda selam vermesini istemişti. Aidan kızın davranışına gülümseyerek bakmıştı.

“Ne vuruyorsun abla ya!”

“Kes sesini selam ver!” Gwen dişlerinin arasından tıslarken Eric yarım yamalak selam vererek hızla oradan uzaklaşmıştı.

“Siz kardeşimin kusuruna bakmayın prensim kendisi hala çocuk. Yakında davranışlarının sorumluluğunu alacaktır.”

“Bu şekilde konuşmandan hoşlanmıyorum Gwen, seninle arama mesafe koymandan da…”

“Sizin için ne yapabilirim prensim?”

“Davete katılmanı istiyorum!” Gwen Aidan’ın sözleriyle hızla başını genç adama kaldırmıştı.

“Bu mümkün değil. O davete katılmamın hiçbir haklı nedeni olamaz.”

“Benim için değil Gwen, Emily için davete katılmalısın. Bu akşam sana ihtiyacımız var.” Gwen gözlerini kısarak genç adama bakmıştı. Birden resmiyeti bırakarak “Neler oluyor Aidan?” diye sorunca Aidan etrafa bakınarak hızla kızla birlikte eve girmişti.

“Ne yapıyorsun Aidan, biri görüp yanlış anlayacak.”

“Ne anladıkları umurumda değil. Evde kimse var mı?”

“Hayır, annem ve babam sarayda.” Aidan başını sallayarak kulübenin camından dışarıyı kontrol etmişti.

“Bu akşam davette kötü şeyler olabilir, seninde o davette olmanı istiyorum. Özellikle Emily’in yanı başında yardımcısı olarak.” Gwen adamın sözlerinden bir şey anlamadığı için kollarını bağlayarak beklemeye başlamıştı.

“Bu durumun seninle bir alakası yok yani öyle mi?”

“Böyle bir zamanda kendime pay çıkaramam Gwen. Ayrıca sana olan aşkım gizli değil ki böyle oyunlar çevireyim.” Gwen bir adım gerilerken Aidan sıkıntıyla gözlerini kapatmıştı.

“Bana açık ol, Emly’in başı dertte mi?”

“Sadece şunu söyleyebilirim, üzerinde bulundurduğun silahlar hazırda olsun.” Gwen durumun ciddi olduğunu düşünerek başını sallamıştı.

“O davet için elbisem yok,” dediğinde Aidan gülümseyerek genç kıza bakmıştı. Emily söz konusu olduğunda ailenin diğer üyeleri gibi Gwen de her zaman onu korumaya hazırdı.

“Elbise işi kolay, senin için diktirdiğim bir çok elbise var.” Gwen göz devirirken Aidan birkaç adımda genç kıza yaklaşmıştı. Gwen yerinde kalmayı başarırken “Onu kimden koruyacağım,” diye sorduğunda Aidan’ın adımları durmuştu.

“Nişanlısı olacak adamdan!” dedi. Gwen dikkatle Aidan’ın gözlerine bakarken onun ciddi olduğunu anlamıştı. Kapının açılmasıyla birbirine yakın olan ikili hemen uzaklaşmıştı.

“Prensim, sizi burada görmek ne büyük şeref?” Samira şüpheyle ikiliye bakarken Aidan saygı duyduğu kadına selam vermişti.

“Seni görmekte güzel Samira, Gwen ile konuşmam gerekiyordu.” Samira kızına bakarken Gwen derin bir nefes vererek “Akşam ki davet için geldi anne, benimde katılmamı istiyor.” Samira Gwen’in sözleriyle duraksamıştı. Az önce kocasının en güvendiği adamları davet için topladığını görmüştü. Durumun bununla alakalı olduğunu düşünerek hafif gülümsemişti.

“Senin içinde bir değişiklik olur hayatım, elbette katılmalısın.” Samira’nın durumu hemen kabul etmesi Gwen’i şaşırtsa da Aidan şaşırmamıştı. Eğer Kriss’i biraz olsun tanıyorsa karısına olayı çaktırmış olmalıydı. Komutanı kendi savaşçı karısından başka en çok kime güvenebilirdi ki? Samira küçüklüğünden beri Gwen’i kendisi gibi dövüş tekniklerini öğreterek büyütmüştü. Birçok askerden daha iyi kılıç ve ok kullanan genç kız at binme konusundan hala çok iyi değildi.

“Hazırlanmak için saraydaki odalardan birini kullanabilirsin. Annemin manevi kızı olduğun için kimse senin davete katılmanı yadırgamaz. Şimdi izninizle.” Aidan kulübeden çıkıp giderken anne kız baş başa kalmıştı.

“Dikkat etmelisin Gwen, bu akşam ortalık karışacak gibi…” Samira kızını omuzlarından tutarak kendisine çevirmişti.

“Neler oluyor anne, bana Emily’i korumam için davete katılmamı söyledi.”

“İnan bilmiyorum ama baban güvendiği askerleri topluyor. Bu yüzden kendini açık etmeden dikkatle hareket etmelisin.” Gwen başını sallayarak kadını onaylarken Samira sıkıca kızına sarılmıştı.

“Bu akşam…”

“Biliyorum, kral Drew ve kraliçe Katren de orada olacak.”

“Seni üzüyor muyum?” Samira birkaç yıl önce prensesi güçlerini kullanırken görünce onun kimliğini hemen anlamıştı. Üstelik kocasıyla da tartışma yaşamıştı. Kendisine güvenmediği için Gwen’in asıl kimliğini sakladığını düşünen kadın neredeyse kocasını terk edecekti. Ancak kısa sürede bu sırrın kendisiyle alakalı olmadığı anlayan Samira Gwen’in üzerine daha bir titrer olmuştu.

“Asla, o kadın büyük bir fedakarlık yaptı. Bu yüzden sakın onunla konuşmaktan çekinme. Tabi biliyorsun…

“Kimliğimi belli etmeden! Dikkat çekmeden…” Samira gülümseyerek geri çekilmişti. Genç kızın yanağını okşayarak “Seninle gurur duyuyorum, harika bir kadın olacaksın,” dedi. Gwen karşısındaki kadına çok şey borçluydu. Bir gün olsun onu Eric’ten ayırmamıştı. Anne şefkatini olabildiğince hissettirmişti. Bazen Samira’nın şefkatinin büyüklüğüne inanamıyordu. Onun gibi yeri geldiğinde gözünü kırpmadan düşmanla savaşıp acımadan adam öldüren bir savaşçının bu kadar merhametli ve sevgi dolu olmasına inanamıyordu.

“Teşekkür ederim anne, ben çok şanslı bir çocuk oldum.”

“O şans bizimdi prenses,” diyen Samira son sözlerini sadece genç kızın duyacağı bir seslilikte söylemişti. İkili gülümserken Gwen akşamki davet için hazırlanmak üzere ayrılmıştı oradan. Kendisini neyin beklediğini bilmeden…

***

Umarım bölümü beğenmişsinizdir. Çocuklar artık büyüdü, bakalım bundan sonra ne olur.

33110cookie-checkAsil Kan II- 9. Bölüm

10 yorum

  1. Geçmiş olsun yazarım
    Olaylar olaylar bakalım prensesimiz prensin aşkına karşılık verecek mi
    Sabırsızlıkla bekliyorum bölümleri

  2. Emeğine sağlık yazarcigim ♥️ Elizabeth bence her şeyi biliyor Aidan bir şeyler yapsın diye sustu ve hayvanı onun isteği üzerine duyurdu Aidan’a ,Gwen neden uzak duruyor acaba yaa :/

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir