Asil Kan II – 13. Bölüm

Merhaba arkadaşlar. iki hafta sonra bölüm sonunda geldi. bilgisayarım bozulduğu için tamire gidecek. Ne zaman gelir bilmiyorum. Telefonla yazmaya çalışırım ancak pek umutlu değilim. Sonraki bölümde görüşmek üzere!

***

Gorion Krallığı!

Adrian askerlerin talimlerini kontrol ederken yanında yürüyen küçük oğluna kısa bir bakış atmıştı. Colin uzun süredir sessizdi. Oğlunu tanıyan kral onun aklından neler geçirdiğini tahmin edebiliyordu.

“Neden sessizleştin Colin?” diye sorsa da ondan alacağı cevabı ezbere biliyordu.

“Abim ve Emily düşünüyordum. İlk kez bu kadar uzak kaldık.” Adrian henüz iki gün olmasına rağmen iki çocuğunu da çok özlemişti.

“Bu ayrılık onlar için çok önemliydi. Sende biliyorsun Emily…” Adrian’ın sözü yanından geçen askerin koluna değmesiyle kesilmişti. Kral kısa bir anlık temasla birden çok uzaklara ışınlanmış gibi hissetmişti. Adamın ailesini kaybettiği anlar gözünün önüne belirirken nefesi hızlanmıştı. Colin babasından ki değişimi hissederek hızla kolunu tutmuş ancak babasının kendisine dönen gözleriyle hemen teması kesmişti. Adrian’ın gözleri güneş gibi altın renginde parlıyordu.

“Baba?” kendine gelen Adrian omuzlarında büyük bir yük taşırmış gibi yürüyen adamın arkasından bakarken onun acısını içinde hissetmişti. Başını iki yana sallarken fark ettiği şeyle yutkunarak hızla saraya doğru yürümeye başladı.

“Kralım…”

“Sonra Colin, annenle konuşmam gerek!” Adrian neredeyse koşar adım sarayın kapısına ulaştığında hissettiği acı canını yakıyordu. Gözlerini kapatarak zihninde karısına seslenmişti.

“Elizabeth, sana ihtiyacım var!” Elizabeth kocasına cevap verirken Adrian hızla karısının bulunduğu taht salonuna gitmişti. Taht salonunun çift kanatlı kapısından içeriye hızla giren adam karısının yerinden kalkarak endişeyle kendisine yaklaşmasını izlemişti.

“Neler oluyor Adrian?”

“Sen biliyor muydun?” Elizabeth kocasının gözlerinden onun neden bahsettiğini anlasa da salondaki kişiler aklına gelince susmuştu.

“Kralım bunu yalnız konuşalım.” Adrian salondakilere dönerek konuşmuştu.

“Bizim kraliçe ile konuşacak önemli meselemiz var, sonra toplantınıza devam edersiniz.” Kralın sözleriyle büyük masanın etrafına toplanmış olan yetkililerin eşleri hızla yerinden kalkarak kralı selamlayıp salondan çıkmıştı.

“Adrian…”

“Biliyordun ve bana söylemedin mi?” Elizabeth üzgün bir şekilde kocasına bakarken başını olumlu anlamda sallamıştı.

“Nasıl öğrendin?”

“Güçlerini kullandı. Biliyorsun çocuklar güçlerini kullandıkça bize geçer. Onlar güçlendikçe biz de güçleniriz.” Elizabeth sıkıntıyla içini çekmişti. Kızı uzaktaydı ve yıllar sonra gücünü kullanmasına neyin neden olduğunu merak etmişti.

“Acaba nasıl hissediyor?”

“Elizabeth bunu bana söylemen gerekiyordu.” Adrian haklı olsa da küçük prensesi gücünü kullanmayı reddettiği için bunu dile getirmek aklına gelmemişti. Sıkıntıyla nefesini dışarıya bırakırken etrafına bakınarak kocasının gözlerine odaklanmıştı. Dile getiremese de kızının asıl gücünü kocasına söylemek zorundaydı. Ancak bu güç öyle babaya geçecek bir güç değildi. Ama Adrian bilmek zorundaydı.

“Adrian gözlerime odaklan!” Adiran karısının sözleriyle yutkunmuştu. Daha fazlası olduğunu biliyordu. Yoksa Elizabeth ondan bu durumu saklamazdı. Genç adam karısının gözlerine odaklanırken Elizabeth’in düşüncelerini okumaya başlamıştı.

“Emily çok daha fazlası Adrian, o annesinin sömürme gücüyle doğdu.” Adrian gözlerini büyürken genç kadın sıkıntıyla nefesini dışarıya vermişti.

“Sen ne dediğin farkında mısın?”

“Maalesef öyle Adrian, Emily bu gücünü kullanırsa ve kontrolü kaybederse hayatından olabilir. Aşırı güç onu öldürecektir!” Adiran endişeyle salonda dolanmaya başladığında duraksayarak karısına bakmıştı.

“Bu zamana kadar gücünü hiç kullandı mı?” Elizabeth başını iki yana sallamıştı.

“Hayır kullanmadı.”

“O zaman nerede biliyorsun?” Elizabeth derin bir iç çekerek odanın penceresinden aşağıya bakmaya başlamıştı.

“Emily küçükken bende olan işaretin aynısını bedeninde taşıyordu. Zamanla o işaret kayboldu ancak o mührü benden iyi başka kimse tanıyamaz. Yıllarca o mühürle yaşadım.” Adrian karısına sarılarak karnının üzerine elini bağlamıştı. Prensesi narindi ve bu dünya da bedeninde taşıdığı gücü kaldırabilecek çok az Asil Kan vardı.

“Şimdi ne olacak? Gücünü kullanmaya başladığına göre diğer gücünü de kullanması ihtimal. Ne yapacağız?”

“Emily akıllıdır Adrian, eminim sömürmeyi kullanmayacaktır. Geçmiş ve gelecek anılarını neden kullandığını bilmiyorum ancak eminim gerekli bir açıklaması vardır. Emily küçükken çok korkmuştu anılardan. Bir daha kullanacağına ihtimal vermemiştim. Önemli bir şey olmalı.” Adrian başını sallarken kuzeni Drew’e mektup göndermeyi düşünmüştü. Özellikle Emily böyle bir zamanda yalnız kalmamalıydı.

“Aidan’dan haber yok mu hala?” Elizabeth’in sorusuyla Adrian üzgün bir şekilde başını sallamıştı.

“Askerler onun sınır köyleri gezip askerleri bizzat konuşlandırdığını söyledi.”

“Gwen’in gittiğini duyduğuna eminim. Böyle sessiz kalması beni korkutuyor Adrian, bir gözün her zaman prensin üzerinde olsun. Onu boş bırakamayız.”

“Sen merak etme Aidan akıllı bir çocuktur, ne yapması gerektiğini bilir.” Elizabeth başını sallarken derin bir iç çekmişti. İyice kocasına yaslanırken ailesini özlediğini hissetmişti. En küçük kardeşini neredeyse hiç görmemişti. Onun doğumunda bulunmuş, birkaç kez de saraya gittiğinde görmüştü. Küçük kardeşi Nathan’ın babasına benzediğine emindi. Üstelik kral babası nereye gidiyorsa Nathan’ı da peşinden sürüklüyordu.

“Nathan’ı görmeyi çok istiyorum,” diyen Elizabeth ile Adrian karısından ayrılarak önüne geçip yüzüne bakmıştı.

“Nathan mı? Nereden çıktı bu?” Elizabeth omzunu silkerken Adrian karısının yüzünü avuçlarının arasına alıp alnını öpmüştü.

“Bilmiyorum ama kardeşimi uzun zamandır görmedim. Neye benzediğini bile unuttum. Sence bu haksızlık değil mi?” Elizabeth’in gözleri dolarken Adrian şaşkınlıkla ona bakmıştı.

“Elizabeth sen ciddi misin?”

“Neden olmayayım, ilk fırsatta onu yanıma çağıracağım.” Adrian hafif gülümseyerek karısını onaylamıştı. Taht odasının kapısındaki görevlinin anons etmesiyle ikili birbirinden ayrılmıştı.

“Kralım, danışman Kriss geldi!” kapılar iki yana açılıp içeriye giren adam kral ve kraliçeyi selamlarken Adrian eliyle “Seni dinliyoruz Kriss, bir haber var mı?” diye sordu.

“Kralım güney cephesinde hareketlilik var, iki ülkenin ordusu birleşmiş sınırımıza doğru ilerliyor.” Elizabeth ve Adrian birbirine bakarken derin bir soluk bırakmışlardı.

“Askerlere söyle hazırlıklarını yapsınlar, aileleriyle vedalaşsınlar. Savaş çanlarını çalın ve tüm halk haberdar olsun.” Kriss kralın emriyle oradan ayrılırken ikili birbirine dönmüştü.

“Hazır mısın hayatım, yeninden savaş meydanlarına dönüyoruz.” Elizabeth kocasına gülümseyerek bakmıştı.

“Savaş olmasından hoşlanmıyorum ancak zorunluysak elimizden geleni yapacağız. Ayrıca unutma son savaşta seni yenmiştim.” Adrian karısının nazlı bir şekilde konuşması karşısında gür bir kahkaha atmıştı.

“Hile yapmıştın!”

“Hiçte bile hile yapmadım. Sadece seni zaafından vurdum.” Elizabeth Adrian ile olan düellosunu hatırlayınca derin bir iç çekmişti. Eş olarak doğmaları genç kadının yararına olmuştu. Kendisine gelen tüm darbelerin acısını Adrian hissedince ona ulaşıp bulunduğu hipnozdan Adrian’ı kurtarmak zor olmamıştı.

“Oyalanmadan tüm yetkilileri toplayıp durumu haber verelim. Bakalım kaç kişi ülkesinin yanında savaşa girecek cesareti gösterecek.” Adrian ve Elizabeth tüm saray erkanına haber salarken oldukça sakindi. Onların sakinliği hem halkı hem de saray içindekileri de sakinleştiriyordu. Kalabalık toplanan grup kralın konuşma yapmasını beklerken salona eski kral Alexis girince gözler ona dönmüştü. Adrian uzun süredir saraydan uzakta olan babasını görünce yerinden kalkarak onu karşılamıştı. Yıllar içinde ikilinin arası düzelse de en azından ülke için fikir alış verişi yapabiliyorlardı.

“Baba hangi rüzgar seni saraya getirdi?” Elizabeth’te eski kralı selamlarken Colin çok sevdiği dedesine sarılarak onu özlediğini dile getirmişti. Yetkililer eski krala selam verirken oldukça saygılıydı. Bu durum tabii ki Adrian ve Elizabeth sayesinde olmuştu. Ne kadar kötü kral olarak anılsa da şimdiki krallarının babası olduğu için saygıyı hak ediyordu.

“Sizinle önemli bir konuda konuşmam gerek.”

“Bizde yaklaşan savaş için toplanmıştık. Senin de gelmen iyi oldu.” Alexis oğlunu onaylayarak kral tahtının hemen yanında ki yerine geçip oturmuştu. Kral ve kraliçe de yerine oturduktan sonra toplantı başlamıştı. Kararlar, itirazlar peş peşe sıralanırken Adrian oldukça yorucu olan toplantıya son noktayı koymuştu. Zaten yıllardır bu savaşlar için hazırlanıyorlardı. Bu yüzden çok fazla eksikleri yoktu.

Kalabalık dağıldıktan sonra salonda sadece aile üyeleri kaldı. Kral kraliçe, Alexis ve Colin yalnız kaldıklarında Adrian babasına dönmüştü.

“Aklını ne kurcalıyor?” Elizabeth baba oğla kısa bir bakış atarken Colin’e dönerek “Biz çıkalım Colin,” diye konuşmuştu.

“Kalmanızda fayda var Elizabeth. Söyleyeceklerimi dizinde duymanız gerekiyor.”

“Ne oldu Alexis neden bu kadar huzursuzsun?” Elizabeth dikkatle kayınbabasına bakarken yaşlı adam sıkıntıyla yerinden kalkıp salonda dolanmaya başlamıştı.

“Güneyde hareketlilik olduğunu söylediniz. Ancak asıl batıda bir hareketlilik olduğunu söyleyebilirim. O taraftaydım, aylardır batı sınırında inceleme yapıyorum. Ya biri bizi yanıltmaya çalışıyor ya da iki taraftan da saldırmayı planlıyorlar. Şuanda sadece Doğu sınırından emin olabiliriz. O da kardeşine güvendiğini varsayarsak.” Elizabeth adamın sözleriyle duraksamıştı.

“Bundan misin? Eğer öyleyse orduyu ikiye bölmemiz gerekir.” Alexis emin olduğunu belli ederken Elizabeth birkaç dakika düşündükten sonra yerinden kalkarak kocasının karşısına dikilmişti.

“Batıya gideceğim.”

“Bunu yapamazsın Elizabeth, birimizin burada kalması gerek.”

“Doğru birimiz sarayda kalmalı ve o biri de Colin. Seninle zaten savaşa gelecektim Adrian, böyle bir durumda bir tarafı bırakıp diğer tarafta savunma yapamayız.” Adrian karısına hak verse de ondan ayrı savaşmak istemiyordu.

“İyi bir plan yapılmalı, Asil Kan’dan olanlar hangi tarafta savaşacak belirlenmeli.” Alexis başını sallarken şuanda ailenin tüm üyelerine ihtiyaçları olduğunu biliyordu. Bu savaşta görünen o ki en güçlü ülke Travuz krallığıydı. Oldukça kalabalık prens ve prensese sahipti ve hepsi oldukça güçlüydü.

“Ben Drew’e haber göndereceğim. O da sınırlarında dikkatli olsun.” Elizabeth salondan çıkarken oldukça düşünceliydi. Bu savaşı Travuz sınırlarında bekliyorlardı ancak kendi sınırlarında ki hareketlilik daha fazlaydı. Bunun nedenini az çok tahmin edebiliyordu. Biri üçüzlerden haberdardı ve onun Gorion krallığında olduğunu biliyordu.

***

Travuz Krallığı!  

Emily güçsüz düştüğü yerde doğrulmaya çalışarak kendisine doğru gelen üçlüye “Yaklaşmayın bana!” diyerek karşı çıkmıştı. Yerinde kalan kadınlar az önce olanları anlamaya çalışırken Gwen üzgün bir şekilde prensese bakmıştı.

“Emily?” Gwen konuşmak istediğinde Emily elini kaldırarak onu susturmuştu. Şuanda hiçbir şey duymak istemiyordu. Genç kız şaşkınlıkla karşısında ki kişilere bakarken birkaç adım geriye gitmişti. Az önce gördüğü görüntüler Emily’i gafil avlamıştı.

“Sen bana söylemedin!” Gwen’e darılmış bir sesle konuşan genç kız oldukça endişeliydi. Odanın kapısından içeriye giren ikizlere gözü takıldığında yeni bir keşifle nefesini tutmuştu. Az önce kraliçenin üçüz doğumuna şahit olmuştu. Aklı karışan genç kız karşısında ki üçlüye dikkat kesildiğinde aralarında ki benzerliği ilk kez fark ediyordu.

“Siz üçüzsünüz!” diyen kız yutkunarak karşısında ki kardeşlere bakarken Nadia ve Katren kızın beyazlayan yüzüne endişeyle bakmıştı.

“Emily bu konuyu konuşacağız ancak ulu orta konuşulacak bir şey değil.” Emily Gwen’in sözlerini kaile almayarak sormuştu.

“Annem biliyor muydu?” Emily sorduğu soruya yine kendisi cevap vermişti. “Elbette biliyordu, seni saraya o getirdi.” Gwen öne çıkarken Emily yeniden gerilemişti.

“Emily lütfen açıklamama izin ver. Senden saklamak istememiştim.” Emily inanmaz bir şekilde gülümsemişti.

“Eminim istememiştiniz. Sarayda herkes gerçek kimliğini biliyordu değil mi? Sadece benim haberim yoktu. Saf prensese söylemeyi kimse düşünmedi. Ne de olsa o güçsüz bir prenses…” genç kız hayal kırıklığıyla karşısındaki kişilere bakarken ailesinden uzak olduğu için kendine kızmaya başlamıştı. Onun onayı olmadan ülkeden gönderilmişti. Ailesi elbette onun iyiliğini istemiş olmalıydı ancak böyle bir zamanda, hele ki savaş zamanında ailesinin yanında olmak isterdi.

“Prenses Emily lütfen böyle yapma. Yıllar sonra seni ilk kez ağırlıyoruz. Ananenin yemek davetini kabul etmeyecek misin?” Nadia’nın naif sesi odayı doldururken iki prens kaşları çatılı bir şekilde Emily’e dönmüştü.

“Babaanne bırak şımarıklık yapıyor, senin üzülmene değmez.”  Falcon’un sözleri genç kızı daha da sinirlendirmişti. Alaycı bir şekilde genç adama bakarak “En azından yalancı düzenbaz değilim. Kardeş bildiğim kişilerden sır saklamadım.” Falcon kızın ağır sözleriyle öne çıkarken Katren sert sesiyle oğlunu uyarmıştı.

“Falcon yerinde kal!”

“Duymadınız mı kraliçem, prensesin sözleri hepimize hakaret.”

“Sana yerinde kal dedim,” diyen kadın Emily’e üzgün bir şekilde bakmıştı. Emily nefes alamadığını hissederek kapıya yöneldiğinde Nadia’nın üzgün sesini duymuştu.

“Hayatım nereye,  daha yemek yiyecektik.”

“Aç değilim ana kraliçem. Benim düşünmeye ihtiyacım var. Size afiyet olsun, ne de olsa özlemini çektiğiniz prensesiniz yanınızda.” Emily’in sözleri onun kıskançlık yaptığına yorumlansa da Emily sadece hayal kırıklığını yansıtıyordu. Yıllardır Gwen ile yediği içtiği ayrı gitmezken ona en önemli sırrını söylememesi genç prensesi odlukça üzmüştü. Bilseydi belki de Gwen’e yardım edebilirdi. Odanın kapısının açılmasını isterken kimsenin yüzüne bakmadan odadan çıkıp kendisine tahsis edilen odaya doğru ilerlemeye başlamıştı. Bir süre sonra duvarlar arasında kalmak istemediğini düşünen genç kız sarayın içinde bilmediği koridorlarda ilerlemeye başlamıştı. Tamamen içgüdüsel olarak hareket ediyordu. Bir süre koridorlar arasında yürüdükten sonra kulağına gelen seslerle yönünü seslere doğru çevirmişti.

“Şu yarayı iyi temizle Alera!” diyen naif ses ona tanıdık gelmişti. Genç kız farkında olmadan şifahaneye gelmişti. İçerideki kişi tahmin ettiği kişiyse çok mutlu olacaktı. Nitekim sarayda başka ‘Alera’ olduğunu düşünmüyordu.

“Merhaba!” kapıdan içeriye girdiğinde içeride yan yana sıralanmış ona yakın yatak ve üzerlerinde yatan hastaları görünce üzülse de kendisine dikkatle bakan ikiliyi görünce heyecanlanmadan edememişti. Almira kapıdan içeriye giren kızı görünce şaşkınlıkla yerinde kalmıştı. Kız yeğeninin kopyası gibiydi. Gözleri ışıldayarak prensese bakarken Emily kadının emin olması için konuşmuştu.

“Nasılsın babaanne?” Almira şaşkınlıkla Emily’e bakarken Almira fark ettiği gerçekle hızla elindekileri bırakarak genç kıza yaklaşmıştı.

“Emily?” prenses onaylarcasına başını sallarken Almira en son beş yaşında gördüğü genç kızı kollarına çekerek sıkıca sarılmıştı.

“Ah prenses ne kadar büyümüşsün. Tıpkı annene benziyorsun.” Prensesin tüm morali yerine gelmişti. Almira kızdan ayrılarak Alera’ya dönmüştü.

“Alera onu tanımadın mı? O senin yeğenin!” dediğinde Alera şaşkınlıkla prensese bakmıştı. Yıllardır ülkeden ayrılmamıştı. En son nişan için onu çağırsalar da babası gitmesini uygun bulmamıştı. Daha doğrusu Elizabeth’in göndermiş olduğu mektupta kızını nişana göndermesini istemediğine dair bildiriydi. Başta neden olduğunu anlamasa da sonradan gelen haberle Almira’yı o kargaşanın içine sokmak istemediğini öğrenmişti. 

“Emily, Adrian abimin kızı mı? Ah senin nişanın yok muydu?” Emily yeniden nişan konusunun açılmasıyla Gwen ile bu konuyu konuşmadıklarını hatırlayarak yüzünü buruşturmuştu.

“Varmış öyle bir şey ama nişanlanmadım. Gwen ile buraya geldik. Bir süre sizin yanınızda kalacağım.”

“Çok evindim hayatım, ana kraliçeyi gördün mü?” Almira sorarken Emily omzunu silkerek cevap vermişti.

“Evet gördüm. Seni de görmek istedim,” diye beyaz bir yalan söylese de ifadesini değiştirmemişti. Almira yılların verdiği tecrübeyle bir şeylerin döndüğünü anlayabiliyordu. Kızın ifadesiz yüzünü kendi oğlundan biliyordu.

“Bizim biraz daha işimiz var, onları halledelim sonra eve geçeriz olur mu?” diye soran kızla Emily hızla başını sallamıştı.

“Sana yardım edeyim mi?” Alera ve Emily kısa sürede iyi anlaşmışlardı. Ne de olsa aralarında fazla yaş olmasa da Alera onun küçük halasıydı.  Birkaç hastaya birlikte baktıktan sonra üçlü şifahaneden ayrılırken Emily oldukça düşünceliydi.

“Dedem sarayda yok değil mi?”

“Henüz gelmedi hayatım eminim birkaç güne saraya dönecektir.”

“O zaman Nathan dayım da sarayda değil,” Emily onların birlikte saray dışına çıktıklarını biliyordu. Almira başını sallarken yanında ki genç kızın iç çekmesiyle bakışlar ona dönmüştü. Alera genç adamın adını duyunca hasretle iç çekmişti.

“Alera bu davranışı sakın babanın yanında yapma, biliyorsun kıskanıyor.” Alera omzunu silkere annesine cevap vermişti.

“Daha ne kadar karşı çıkacak anne, Nathan evlenmek istiyor ama babam izin vermiyor.” Emily şaşkınlıkla genç kıza bakarken Alera omzunu silkerek yoluna devam etmişti.

“Bu kız babasının kalbine indirecek.” Almira’nın sözleri genç kızı güldürürken ikili kol kola girerek Alera’nın peşinden yürümeye başlamışlardı. Derin nefes alan genç kız kendisine yabancı gelen sarayı incelemeye devam ediyordu.

“Çok sessiz değil mi babaanne? Bizim saray şimdi neşeli seslerle doludur.” Özlemle konuşan Emily Almira’yı güldürmüştü. Yıllardır oğlunun neler yaptığını duyuyordu. Onu özlese de görevleri olduğunun farkındaydı.

“Aç mısın?” Almira’nın sorusuyla genç kız ona bakmıştı. Karnı gerçekten acıktığı için başını salladı.

“Hem de çok acıktım. Birlikte yiyelim mi?” Emily hevesle kadına bakarken Almira torununa gülümseyerek başını sallamıştı. İkili birlikte koridorda ilerleyerek Almira’nın odasına varmıştı. Hizmetlilerden yemek getirmelerini isteyen kadın kızı ve yeğeniyle oturma bölümüne geçerek karşılıklı oturmaya başlamıştı. İki genç kız karşılıklı sohbet ederken Emily’in aklı ananesinde kalsa da Gwen ile karşılaşmayı göze alamıyordu. Kendini çok aptal hissederken odanın dışından gelen bildiriyle yerinde kıpırdamıştı.

“Babacım, bak kim geldi. Misafirimizi tanıyabilecek misin?” Alera odaya giren babasına sarılırken Emily gülümsemişti. Yaşlı adam genç kıza dikkatle bakarken derin bir iç çekmişti. Karşısında yıllar önce peşinde dolaşan küçük Elizabeth duruyormuş gibi hissediyordu.

“Bu gözleri nerede görsem tanırım kızım. Tıpkı annesi gibi bakıyor, hoş geldiniz prenses!” Ronald Emily selamlarken prenses annesinden dinlediği adamı canlı bir şekilde karşısında görünce dayamayarak yerinden kalkıp adama sarılmıştı.

“Seni tanıdığıma çok sevindim Ronald amca, annem senden çok bahsetti.” Ronald şaşkınlıkla karısına bakarken Almira gülümseyerek kocasına karşılık vermişti.

“Torunumuz güzel değil mi Ronald?” diye soran Almira adamı ikinci bir şaşkınlığa sürüklemişti.

“Torun mu?” dediğinde Alera babasını şaşkınlığına gülümsemişti.

“Adrian seninde oğlun sayılır, Emily de torunun… Hem Elizabeth seni amcası olarak kabul etti biliyorsun.” Ronald prensese gülümseyerek sarı saçlarını okşamıştı. Emily adamın sıcak davranışı karşısında içinin ısındığını hissetmişti. Kapıdan yeniden gelen bildiriyle yemeği getiren hizmetliler elleri dolu bir şekilde odanın içine girmişti. Odadaki masa hazırlanırken Almira ve Ronald masanın başına geçerek iki kızı da karşılıklı oturtmuştular.

Keyifli bir şekilde yemeklerini yiyen aile vaktin geç olmasıyla Ronald yerinden kalkarak odasına kadar Emily’e eşlik etmişti. Prenses odasına girdiğinde pencereden dışarıya bakan kızı görünce duraksadı. Gwen kızın odaya girmesiyle arkasını dönerek Emily’e bakarken Emily üzerindeki pelerini çıkararak odasında ki koltuğun üzerine bırakmıştı.

“Çok yorgunum Gwen, konuşmak itemiyorum.” Emily kızın odadan çıkması için imada bulunurken Gwen derin bir nefes alarak prensese doğru yaklaşmıştı.

“Kırgın olduğunu biliyorum Emily. Bende çok kırgınım, doğduğum gün topraklarımdan, aileden sürüldüm. Hiç bilmedikleri topraklara beni gönderdiler. Belki kraliçe Elizabeth beni koruması altına aldı ancak hayatım kolay olmadı. Güçlerimi kullanmam yasaktı. Buna rağmen kraliçe tarafından yıllarca eğitildim. Ne için olduğunu bilmeden sürekli zorlu eğitimlere sokuldum. Samira ve Kriss kraliçenin emriyle beni çocuğu olarak kabul etti. Annem bana savaşmayı öğretirken ne için olduğunu bile bilmiyordum. Tek istediğim şifacı olup hastaları iyileştirmekti.

“Gücün bu mu?” Emily kuzeni için üzülse de hala kendisine güvenmedikleri için kırgındı. Gwen başını sallarken prenses derin bir iç çekti.

“Birde yeni elde ettiğim güçler var.” Emily gözlerini kısarak genç kıza bakmıştı. Gwen sıkıntıyla elini açıp avucundaki ateşi genç kıza göstermişti. Söndürmek istediğindeyse başarılı olamayınca Gwen dayanamayarak ağlamaya başlamıştı. Emily kıza yaklaşmak istediğinde Gwen ona zarar vermemek için geri çekilmişti.

“Gwen ne oluyor?”

“Henüz nasıl kontrol edeceğimi bilmiyorum. Kraliçe Elizabeth bu yüzden beni ülkeme gönderdi. Ama yine yabancıyım. Benim kim olduğum bilinmiyor.” Gwen gözündeki yaşla kıza bakarken Emily dayanamayarak hızla odadan çıkmıştı. Birkaç kişiye kralı sorduktan sonra aldığı cevapla hızla kralın bulunduğu odaya gitmişti. Drew telaşlı kızın peşine takılarak onun odasına geçerken kızını ağlarken bulunca hızla ona doğru ilerlemişti. Onları koridorda gören James’te peşlerine takılmıştı. Kardeşini elinde ateşle ağlarken bulunca dayanamayarak ona yaklaşıp elini ateşin üzerine koymuştu. Ateş sönerken hızla Gwen’i kollarının arasına çekti.

“Korkma, ben yanındayım.” James kıza sarılırken Emily uzaktan onları izlemeye başlamıştı. Drew yeğenine tedirgin bir şekilde bakarken onun gerçeği öğrendiğini bilmediği için durumu nasıl açıklayacağını düşündü. Dayısının kendisine olan bakışlarını yakalayan Emily bir şey söylemeden odadan çıkıp gitmişti. Sarayı bilmiyordu ancak tanıdık gelen koridorlar Emily’i korkutmuyordu.

Duvarlardan gelen tıslama sesiyle Emily derin nefes alarak başını kaldırıp tavanda asılı duran çift başlı yılana bakmıştı. Yılan öyle büyük ve korkutucu görünüyordu ki Emily biran yutkunmadan edememişti. Yılanın başında sanki taç vardı. Annesinin anlattığı anıları hatırlayınca onun annesinin koruması olabileceği düşüncesi aklına gelmiş ancak yılanın bunca yıl hayatta kalmış olmasına imkan yoktu.

“Dost musun düşman mı?” yılana bakarak sorduğu soruyla yılan kıvrılarak tavandan inerek önüne set olmuştu. Yukarıya dikilerek başını iki tarafa doğru yatırırken Emily derin bir iç çekti. Hayvanla göz göze gelmek Emily’i gerse de korkusunu belli etmemeye çalışıyordu.

“Cesaretini halamdan almış olmalısın, yoksa onu ilk görenler korkuda düşüp bayılıyor.” Emily kendisine doğru yaklaşan Falcon’u görünce gözlerini kısmıştı. Ona cevap vermeye niyetli değildi. Yılanın yanından geçerek koridorda ilerlerken hedefi kalbini kırdığını düşündüğü Nadia’nın odasıydı.

“Prenses küsmüş!” Falcon’un alaycı sözleri karşısında kısa bir an duraksasa da ona istediğin vermemek için dönüp bakmamıştı. Emily arkasında bıraktığı adama karşı içinden savaşını çoktan başlatmıştı.

***

Sizce Emily ve Falcon’dan çift olur mu? Savaş çanları çalmaya başladı. Emily savaşa girer mi? Sonraki bölümde görüşmek üzere. Yorumlarınızı bekliyorum.

33900cookie-checkAsil Kan II – 13. Bölüm

6 yorum

  1. Falcon ve Emily güzel olur bence♥️ Savaş başladı yazarım kimseye bir şey olmasın lütfen 🙁 savaş anlaşılan Gorion kralliginda olacak:/

  2. Canım eline emeğine yüreğine sağlık güzel bir bölüm olmuş severek okudum umarım bilgisayarın biran önce tamir edilir çok güzel yazıyorsun.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir